İÇİNDEKİLER | Sayı 203 – Mayıs 2022


Paylaş
Tüm Sayılar      2022      Sayı 203 – Mayıs 2022      Adalı Olmak Üzerine Yazı Dizisi-II – Taş Evin Prensesi

Adalı Olmak Üzerine Yazı Dizisi-II – Taş Evin Prensesi


Bana Adalı olmayı hediye eden dedem A. Zübeyir Şeyhuna minnetle

Nisan 2022 sayısında başladığımız “Adalı Olmak Üzerine” yazı dizisinin sunuş makalesiniAdalı Olmak Adalar’da yaşamayı seçmektir, kendi yaşam öyküsünü kurgularken bunu adanınkiyle harmanlamak, yaşam biçimini bununla şekillendirmektir diyorum ben de,” sözleriyle bitirmiştim. Bu sayıda daha kişisel bir ‘Adalı Olma’ durumundan bahsetmek istedim, kendi hatıralarım ve gündeliklerimle şekillenen.

Babamın dedesi Şamlı Selim Bey 1920ler’de yerleşmiş Büyükada’ya. Demir parmaklıklı giriş kapısında, büyük olasılıkla bahçesindeki çam ağaçlarından ismini alan “The Firs” yazan evi satın almakla işe başlamış. Dedemin, kardeşlerinin, babam, amcam ve halamın aksine ben o evde büyümedim. Ben doğduğumda dedem bugün de halen oturmakta olduğumuz evi yaptıralı dört yıl geçmişti. Annemin -belki de bir hafıza oyunu ile- anlattıklarından kendime romantik bir hikâye çıkardım ama: Annem bana adada hamile kalmıştı ve yatak odasının hemen önündeki ağaçtan esinlenmişti ismimi seçerken. İlk tohumun atılışını buraya yerleştireyim o halde, zamanla nasıl filizlendiğine gelmeden önce.

Evin bir kısmı taştı; zamanın ünlü bir Türk mimarı tasarlamış ama Adalar’da, özellikle bir döneme damgasını vurmuş “eskimeyen modernleri” gibi bu ev de gerçekte Rum ustaların, kalfaların elinden çıkmıştı. Rahmetli Zübeyir Dedem “taş evin prensesi” derdi bana küçükken. Ben dokuz yaşındayken aramızdan ayrılan ve gerçek bir ada aşığı olan dedeme dair hafızamda kalan en değerli anılardan biriydi bu kuşkusuz.

Korkak ve temkinli bir çocuktum; ağaca tırmanmaktan, tırmalarlar diye kedileri mıncıklamaktan, aynı evde birlikte büyüdüğüm kuzenlerimin aksine denizanalarını tersten elime alıp fırlatmaktan ödüm kopardı. Hayvan sevgisini dedemde, halamda gördüm büyürken. Şehirde oturduğumuz daireye evcil hayvan alma iznim yoktu; bu arzumu bahçeden hiç eksik olmayan köpeklerimizle tatmin edebildim adadaki nice yazlar boyunca. İlk gençlik aşkımla adada tanıştım, ilk defa diskoteğe adada gittim, ilk midye tavayı adada tattım, yılanı ilk kez adada gördüm, çam kozalaklarından parmaklarım kapkara oluncaya kadar fıstık toplamayı, kurumuş çam iğnelerine, koparmadan dalından düşmüş yaseminleri takıp buket yapmayı, papatyalardan taç örmeyi, yüzmeyi, bisiklete binmeyi, balık tutmayı, gecenin karanlığında göğe bakıp yıldız kümelerini saymayı, toprakla haşır-neşir olmayı, çocuklukta kurulan koşulsuz dostlukları elli yıla yayabilmeyi adada öğrendim. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin adası şehirdeki ürkek apartman çocuğunun korkularından zamanla sıyrıldığı özgürlük alanıydı.

Ben büyüdükçe adaya olan sevgim ve düşkünlüğüm de büyüdü, farklı anlamlar kazandı. Zamanla nedense Adalar’a hiç yakıştıramadığım ve bir türlü söylemeye dilimin varmadığı “yazlıkçı” tanımından sıyırdım kendimi. Adada evlendim, kızım ilk defa adada ayakta durmayı öğrendi, Covid salgınının tamamını adada geçirdim, yaşam yarı-normalleşmeye başladığında bile ben bir türlü adadan dönemedim, dönmek istemedim; Memleket neresi? diye soranlara Büyükada der oldum zamanla. Resmi ikametim de uzun yıllardır ada; oyumu adada veriyorum, bir gün veda vakti geldiğinde burada gömülürüm diye umuyorum bana da yer kalırsa. Rahmetli babaannem, “Ölmekten korkmuyorum, Nizam Koyu’ndaki günbatımına nazır içkimi yudumlayamayacağım diye üzülüyorum” derdi, haklıymış…

Resim bu kadar romantik değil elbette; burada yaşadıkça adanın geneline yayılan dengelere, dinamiklere, kutuplaşmalara daha çok vâkıf oluyor insan. Hafızasında yaşattığı ve kendine bir “konfor alanı” olarak bellediği yörenin gerçeklerini daha yakından görüyor, daha çok içine sızıyor, suya-sabuna dokunmadan “taş evin prensesi” gibi yaşamak değil, dirseklerine kadar içine dalıp gönüllüsü, emekçisi, koruyucusu olmak istiyor. Geçmişi muhafaza ederken geleceği de güçlendirmek, çoluğuna-çocuğuna, eşine-dostuna deniziyle, yeşiliyle, kültürel değerleriyle, dostluklarıyla, hayvan sevgisiyle, mis gibi havasıyla, birbirini ötekileştirmeyi değil kucaklamayı öğrenecek insanlarıyla bulduğundan daha güzel bir ada bırakmak istiyor.

Sabahları Büyük Tur koşarken ilk defa görüyormuşçasına soluğumu kesen her manzarada, ciğerlerime çektiğim her ıhlamur, çam, mimoza, yasemin kokusunda, gözüme ilişen her kedide, köpekte, umarsızca sağa-sola fırlatılmış her pet şişede, plastik torbada, sigara izmaritinde, yanımdan son sürat geçen her akülü araçta, koşu bitiminde soluklanıp çift kaşarlı tost-çayla keyif yapmak üzere kayıkhaneye inip de yüreğimi parçalayan her deniz salyası birikintisini gördüğümde bunları düşünüyorum, bir yandan da muazzam bir keşmekeşin ortasında hâlâ (korunması mümkün) bir vahada yaşayacak kadar talihli olduğuma şükrederek.

Benim adam bu işte. Hafızamdaki anıları bugünün gerçekleriyle somutlaştırdığım, tohumdan kök saldığım, zamanı geldiğinde de toprağına, suyuna geri dönmek istediğim yer.

Melis Şeyhun


Yayınlanma Tarihi: 04 Mayıs 2022  /  Son Güncellenme: 05 Mayıs 2022


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.