Paylaş
Tüm Sayılar      2022      Sayı 200 - Şubat 2022      Pantolon

Pantolon

Yayınlanma Tarihi: 04 Şubat 2022  /  Son Güncellenme: 13 Mart 2022

Geniş bir salon. Krem rengi duvar kağıdı kaplı duvarlar, şatafatsız kartonpiyerli alçıpan beyaz tavan. Salonun tavanından ortada bulunan vişne çürüğü mermer oval sehpaya sarkan kristal taşlı büyükçe pirinç avize, etrafında açık kahve karkasları ahşap oymalı koltuklar. Üçlü koltuğun hemen arkasında ahşap bir masa, etrafında ağır sandalyeler.  Tavandan tabana bembeyaz, tiril tiril tül perdeler. Masanın başında bir kadın, yanlarında biri diğerine saç rengi dışında ikiz kadar benzeyen, kıyafetleri tıpatıp aynı dört beş yaşlarında iki çocuk.

Kadının başında oyalı yazma, kenarlarından sarkan dalgalı siyah saçlar, mor çiçekli markizet bir entarinin üstünde el işi badem yeşili bir yelek, ayağında dolgu topuk siyah deri terlik. Açık tenli, Türkan Şoray gözlü bir kadın. Masanın baş köşesinde oturuyor. Cildi tazeliğini kaybedeli epey olmuş ama hâlâ güzel. Lakin insanın içini buza kesen bir güzellik bu. Çocukların annesi olmalı. Çatık kaşlarını yumuşatacak, öfke dolu yüz ifadesini yok edecek hiçbir an olmadı mı, diye düşündürüyor insanı. Bir tarafım acırken bu yüze, kaçmak kurtulmak, bir daha bırakın görmeyi, bir zamanlar var olmuş olduğunu bile unutmak istiyor diğer yarım.

Temiz pak yüzlü, masum çocuklar. Biri açık kumral diğeri siyah saçlı. Gözler pırıl pırıl. Kanaviçe işi beyaz masa örtüsünün dört köşesine Isparta gülleri, yeşil narin dalları, yaprakları ve mor menekşeler demet demet özenle işlenmiş. Çok eskilerde kalan, pek özlenen bir evin bahçesinde terk edilmiş ne varsa, örtüye zarif bir elle nakşedilmiş. Çocuklar, siyah rugan ayakkabı ve pantolon, beyaz gömlek ve bordo papyonları ile masada karşılıklı, her birinin önüne birer gül-menekşe demeti gelecek şekilde oturuyorlar. Yemek, büyük bir ciddiyetle yeniyor bir yandan. Sadece çatal bıçak sesleri çınlıyor odada. Annenin bir gözü tabağında, diğeri, umulmadık bir şey, ani bir saldırı olacakmış gibi tül perdeleri uçuşan pencereler ile açık duran kapı arasında gidip geliyor.

Tüm bunları yoğun bir sis tabakasının içindeymişcesine izlerken birdenbire o salonda buluyorum kendimi. Dikkatli bakınca tanıyorum onu. ‘’İşte bu O! Her gece rüyalarıma girip, beni, bir yerlerden hatırladığım ancak neresi olduğunu bir türlü çıkaramadığım o evin bahçesine kadar kovalayan, ardımdan bin bir türlü beddualar, tehditler savuran, veremediği sevginin, şefkatin hesabını soran, ne hayatla ne de kimseyle kuramadığı samimiyetin, yakınlığın suçunu hep başkalarında bulan kadın!’’, diyorum içimden.

Aniden gayriihtiyari bir şekilde oturduğu sandalyeye doğru atılıyorum. Onu tutup pencereden atmak niyetindeyim. Bunu beklermiş gibi, kendini yüzükoyun yere atıyor hiç ummadığım bir çeviklikle. Sımsıkı yapışırken yere, bir yandan da masanın ayaklarına tutunuyor. Çırpınışlarına aldırmadan, zor da olsa kucağıma alıp pencereye doğru yöneliyorum. Attığım her adımda çölleri, yalçın dağları aşmış kadar yorgun ve bitkin hissediyorum. Kan ter içinde nefes almaya çalışıyorum. Ellerimi pencerenin dışına doğru uzatıp, onu aşağıya bırakıveriyorum. O’ndan kurtulabildim mi diye, pencereden uzanıp sokağa, aşağıya bakıyorum. Sokak lambalarının zayıf sarı ışığında, hiç de acelesi olmadan yürüyen tek tük insan… Ağaçların yapraklarından süzülen ışık, yolun sağındaki dolmuş durağında yolcu bekleyen birkaç taksiyi aydınlatıyor. Tam aşağıda kaldırımda da bir şey görünmüyor. Ürperiyorum birden. ‘’Bu kadın ölmediyse bir daha da peşimi bırakmaz! Bana da uyku muyku haram zıkkım olur artık!’’ diye söyleniyorum.

‘’O’’! Karabasan olup, tekrar tekrar rüyalarıma giren. Rüyalarımda, ansızın taş çerçeveli karanlık bir aynadan fırlayıp yolumu kesen, beni bağrış çağrış taşlayarak, Runik dağının eteklerindeki terk edilmiş o evin bahçesine kadar kovalar. Yabangülü, böğürtlen bahçe çeperini geçip de Isparta gülleri karıklarının içine girip saklandığım an, yerinde çakılıp öylece kalır. ‘’Onu durduran şey her neyse tam da orada, o çeperinin bir yerinde’’, diye geçiririm içimden. Tepinir, bağırır durur olduğu yerde. Başındaki oyalı yazmayı çıkarıp, başının etrafına doladığı siyah beliklerini yedi başlı bir kamçı gibi bana doğru savurmaya başlar. Her savuruşu fırtına, boran olur, şimşekler çaktırır Runik dağında. Ta ki nefesim kesilip, kan, ter, korku içinde uyanıncaya kadar. Bazen de tam o kovalamaca sırasında bir gökkuzgun belirir tam tepemde. Turkuaz, mor, yeşil, turuncu, kızıl/gri renkleri. Bahar, gökkuşağı, umut gibi pırıl pırıl. Kesik kesik, haşin sesi, peşinde koşarken yolumu kaybetmemem için verdiği işaretler gibidir. ‘’Beni takip et, sakın ha peşimi bırakma!’’, der gibi… Olur da duraksarsam törpü sesine döndürür ötüşünü, ‘’Hadisene! Geride kalma sakın’’, der gibi. Onu takip edersem bu karabasan bitecek diye düşerim peşine. Beni alır Bermaz ovasına, Hazar gölüne, şehrin otobüs terminaline, tren istasyonuna götürür. İşte o an anlarım ki kurtuluş terk etmektir, gitmektir. Dönüp arkaya bakmamaktır.

Beni korkutup boğmaya çalışan, bana azap çektiren bu rüyayı sık sık görsem de, uyandığımda unutmaya çalıştığımı, ağzımda bıraktığı pas tadını bütün gün söküp atamadığımı şimdi şimdi ayrımsıyorum.

Çalışma odama dönmeliyim! Şu anda duyumsadıklarımı karalamalıyım bir kenara. Unutmamalıyım…

Sinirden tıkanmış bir kadının değil ağzından, gırtlağından çıktığı besbelli inişli çıkışlı fısıltılar duyuyorum… Dicle’yi doğuran, dut, erik, kavak, ceviz, çam ve söğüt ağaçlarıyla boydan boya kaplı derelerinden birine, kuzey yamacından bakan, belki de birkaç yüz yıllık taş ve kerpiç duvarlı yıkık dökük evin açık kapı, pencerelerinden. Tam da fısıltılar oradan geliyor olmalı derken ‘’O süpündü gızımın peşine düşmüş he! Densüze bah sen hele! O kim biz kim diye sormaz mı gendi gendine!’’ diye söylendiğini açıkça duyuyorum. Gelin bu! Yarım asır önce, kasabının en güzeli, uğruna nice türkülerin yakıldığı yaşlı kayınvalidesini yiyip bitirmiş Aksak Gelin. Kimse bir tas su dahi isteyemez olmuş. ‘’Oğul bunun gendi gibi sıfatı da ekşidir. At gitsin babasının gardaşının evine! dedim de dinletemedim oğluma. Bahın hele bahın gomşular! Hemi sabi torunlarımı da gopardı benden. Ben ahan da böyle naçar galmışam…’’, der dolanır kapı kapı.

Pencereyi kapatıp çocuklara döndüm. Pembe çiçeklerle bezeli gümüş bordürlü servis tabaklarındakileri yemeği yemeye devam ediyorlardı. Az önceki hercümerci görmemiş gibiler. Yüz ifadeleri, tavırları, oturuşları farklı bir zaman ve mekanda yaşadıklarına dair kuvvetli bir şüphe uyandırıyor bende. Tüm bunlar olup biterken çocuklarda ne bir ses ne bir kıpırtı. Yemek yerken endişe dolu ürkek bakışları annelerindeydi bir yandan da. Yersiz, gereksiz bir şey söylemekten, yapmaktan korkar gibiydiler.

Bir türlü göz göze gelmemeleri neden? Her biri, bir diğerinin varlığından habersiz mi? Yoksa birbirlerini görmüyorlar mı?

Salon kapısının arkasındaki dilsiz uşakta temiz pak ama eski zamanlara ait olduğu da belli, biraz da tanıdık bir pantolon. Bir zamanlar böyle bir pantolonum olmuş muydu?… Babaannemin vefatından hemen sonraydı sanki. Evindeki eşyalarını toparlarken bulmuştu annem. Bana doğru uzatırken de ‘’ O yerin dibine batasica emmin yoh mu! Öğretmen mektebindeyken, kendine devletin verdiği pantolonların tekidir bu! Memur oldu da beğenmez oldu çıhtığı ağırı. İtle alamete, gurtla kıyamete galır inşallah! Hele al şunu da sokakta neyin giyersin!’’ demişti. Amcamın öğretmen okulunu bitirmesinin üstünden on beş yıl geçmesine rağmen, babaannem kıyıp atamamış demek. Kim bilir nasıl bir anısı vardı onun için.  Amcamın bir zamanlar o pantolonu giymiş olması bir tılsım olmuştu benim için. Abimden kalan pantolonlar; eprimiş diz kapakları, lime lime paçaları, eksilmiş kemer kulpları, bozulmuş fermuar yerine her biri diğerinden farklı düğmelerle dikilmiş birer giyittiler işte! Her yıl okulların açılmasında önce benim için alınanlar da dahil, o kadar güzel bir pantolonum hiç olmamıştı. Düğmeli arka cepleri, pilileri, ön sağ tarafta kemerin hemen altında da şık bir bozuk para cebi vardı.  Giydiğimde, belimde durmamış, bacaklarım fır dönmüştü içinde. Kemer yerine kınnap takıp, paçalarını da birkaç kat katlayınca sorun kalmamıştı neyse ki!

Acı verse de bir kutsala dokunurcasına saygıyla, biraz da korkarak aldım pantolonu. Masadaki boş sandalyelerden birine çöküverdim.

‘’Güneş doğmazsa içimi nasıl ısıtırım ki! Aklım ne kadar kalabilir ki bu şehirde. Gidince unutulur geride kalan, yeniden başlarım. Her yerde yıkıntılar. Herkes derin üzüntüde. Gidersem kurtulurum’’, diye serzenişlerin…  Tanrım! Kurulu bir saat gibi durmaksızın çalışıyor kafam! Susturamıyorum onu! Neden biri susturmuyor onu? Ellerim, ayaklarıma çiviler çakılıyor. Bedenimi kontrol edemiyorum.

‘’Gitmek miydi? Hayır! Kaçtın sen! Korktun mu yüzleşmekten?’’ Neden bu kadar çok soru var kafamda! Hayır! Kaçmadım! Sığınacak bir kapı, yeşerecek bir yer kalmamıştı orada! Orada yaşayamazdım anlamıyor musun? Ayrılmak zorundaydım! Gitmek zorundaydım! Sus diyorum sana sus artık!

Yıllardan bu yana ağlayamayan ben neden durduk yere göz yaşlarıma engel olamıyordum. Düşüncelerimle anılarım arasında bir bağ kurmak istemediğimden mi?  Ama bak işte kontrolü kaybettim! Sadece yaşanılan anda kalmalıydım. Ne bir saniye geri ne de ileri. O andan çıkmaktan nasıl da sakınmışım. Kara bulutlarla kaplı bir belirsizlik ve durgunluk içinde hatırlamaktan, gelecekten, bir cevap bulamamaktan korkmuşum. Önümde duruyor şimdi, bana ne var ne yok bırakıp gitmeyi öğütleyen, umudu aşılayan geçmişimin tılsımı. Beni ateşleyen bir şey vardı onda. Onu giyince derslerimi daha iyi anlayacağımı, hep başarılı olacağımı ve bir gün tıpkı amcam gibi oralardan çekip gideceğimi hayal ederdim. Her başarı, bir sonraki hedefe bilenme için bir neden ve daha da uzağa kaçmaya çabalamaktan başka bir şey değilmiş. Bunları hatırlamak neden bu kadar acı? Geçmiş, yaşadığın her şeyle bir bütün olmasaydı, seni üzen, yaralayan tarafları atlayabilseydik ya da kırpıp atabilseydik keşke. Unutamıyor, silemiyorsun bak işte!

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Yavaş yavaş toparlanıp kafamı kaldırdığımda masada oturan kumral saçlı çocukla göz göze geldim. Yüzündeki endişenin yerini utangaç bir gülümseme almıştı. İkizi nereye gitti diye odanın sağına soluna bakınmaya başladım. Tam da karşısında oturuyordu oysa! Allah Allah! Yok, yok işte! Hayal mi gördüm ben?

Doğan günün ilk ışıkları ile korna sesleri, ‘’Beşiktaş, vapur iskelesi, Beşiktaş! Son bir kişi hemen kalkıyor!’’ bağrışları, simitçi sesleri, işlerine yetişmeye çalışan insanların uğultusu salonu doldurmaya başlamıştı. Ayağa kalktığımı gören çocuk yanıma geldi. Göz göze geldiğimizde hep kaçmaya çalıştığım çocukluğumun masumiyetinin karşısında bulmuştum kendimi. Her geriye dönüp baktığımda tüm olumsuzlukların yegâne sebebi, nerede ve nasıl durmasını gerektiğini bilmeyen, yerini bir türlü bulamamış bir taş, ‘’olmasa da olurdu ya!’’ olarak görülen. Oysa karşımda duran çocuk içimde şefkat ve merhamet uyandırıyordu. Bir an tereddüt etsem de bir cesaretle bıraktım pantolonu masaya. Yanıma doğru olanı, masumiyeti almalıydım bundan sonrası için. Yeterince sırtımda taşımıştım çaresizliği, bir şeylere muhtaç olmayı. Bugüne kadar elde ettiğim şeylerin hiçbiri huzura kavuşturmamıştı beni. Masumiyet! Tüm olup bitenlere ben neden değilmişim! El ele kapıya doğru yürümeye başladık.

Rüyalarımda sığındığım evde, bahçesinde, gül karıklarında, kaybettiğim, kim bilir belki de saklanan zamanı bulabilir miydik beraber? Evimizin arkasındaki beyaz kayanın yanındaki badem ve kırmızı dut ağaçları hâlâ yerlerinde midir?


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.