Paylaş
Tüm Sayılar      2022      Sayı 202 – Nisan 2022      “ADALI” Olmak Üzerine…

“ADALI” Olmak Üzerine…

Yayınlanma Tarihi: 01 Nisan 2022  /  Son Güncellenme: 02 Nisan 2022

Nizam Koyu Heybeli arasında yelken keyfi, 2017. Fotoğraf:Sinan Sümer

“Adalı olmak ne demektir?” sorusu, yıllardır üzerinde konuşulan, kendini “adalı” diye tanımlayanlarca dillendirilen bir konu. “Adalılığı” nasıl tarif ediyoruz, kim “gerçek” adalı, kim eski, kim yeni? Hangi noktada -tıpkı daha geçtiğimiz ay varlığını kutladığımız mimoza örneğinde olduğu gibi- bitkibilim dilinde yerli olmayan, dıştan gelen (ekzotik) yöreye özgü hâle (endemik) dönüşüyor? Adalı olmak, bir yaşam biçimini seçmek ve onu sürdürmeye kendini adamak mı, bunu sahip olunan yaşam tarzı/değerleri ile değiştirmeye çalışmak mı, aile geçmişinden gelen bir geleneği benimseyip -salt görünürde olsa bile- devam ettirmek mi?[1]

Büyükada’daki aile geçmişi 90 yıla yaklaşan, kendini “eski adalı” sayan biri olarak bütün bunlara cevap ararken, karşıma ilginç bir makale çıktı. Landscape, Memory and History adlı kitapta yer alan, “Ada İnşacıları: Solomon Adaları’ndaki Langalangalar Açısından Peyzaj ve Tarihsellik” başlıklı yazı, bir ada oluşumunun tarihsel ve fiziksel özelliklerinin, o adada yaşayanların kültürel imleri olarak tarihsel belleklerini ve bugünde varoluşlarını nasıl belirlediğini, bunun da ötesinde, kendini tanımlama biçimlerini nasıl şekillendirdiklerini irdeliyordu.[2] Kendi adalılık deneyimimden yola çıkarak okudum bu makaleyi; adalılık belleğinin inşasında mekânın, zamansallığın, mekânın zamansal algısının, farklı anlamda göçlerin ve çok renkliliğin, sahiplenmenin ama daha da önemlisi adada yaşarken adayı “teğet geçmenin” anlamını sorgulayarak. Başka bir gerçeği de göz ardı edemedim bu sorgulamada: Hatırladıklarımızın çoğu okuduğumuz, dinlediğimiz öyküler, karşılaştığımız görseller ve kanıksadığımız “ikinci el” malzemelerle besleniyor. Kendi aidiyet hikayemizi yazarken, aslında tüm bu öğrenilmişlikleri, yanımızda getirdiklerimizi ve geleceğe dair (yeniden) kurgulamak istediklerimizi de bu hikâyenin içine katarak belirliyoruz ait olduğumuzu varsaydığımız yerle ilişkimizi.[3]

Dedem Zübeyir Şeyhun, halen Nizam'da oturduğumuz evin inşaatı sırasında, 1968

Dedem Zübeyir Şeyhun, halen Nizam’da oturduğumuz evin inşaatı sırasında, 1968

Konuyu biraz daha somutlaştırayım o halde, kendi ada hikayemden bir örnekle: Bundan on küsur yıl önce sıcak bir yaz günü, karnım burnumda at arabası kuyruğunda beklerken, dolup taşmış çöp kutusuna isabet ettiremediği plastik su şişesini yere fırlatan bir “adalıyı” uyardığımda, “Sana ne, sen yazlıkçısın, esas adalı biziz” sözlerini duyunca ilk tepkim çok sert oldu. Öyle ya, ben nesillerdir “adalı”ydım, menzilim İskele-Nizam arasında, üç-beş ev ve mekânla kısıtlı olsa bile. Ben ve benim gibi adalılar biliyorduk burası için neyin “doğru” olduğunu. “Azınlık” sayılsak bile artık, adaya yeni yerleşenlerden daha iyi öngörmüyor muyduk adanın ne “olması gerektiği”ni? Peki, benim gibi adayı geçmişten gelen öykülerle içselleştirmiş “adalı”ların ada tahayyülü, bugünün -ya da geleceğin- adalar ve adalı gerçeği ile ne kadar örtüşüyordu? Adayla nostaljiden kopup gündeliği sorgulamaya yönelen ilişkim tam da bu noktada başladı işte; çoktan yerlileştiğimi varsayarken dıştan geldiğimin (ekzotik) yüzüme vurulmasıyla.

Bu örnek ve pek çokları bana özgü değil, hatta saymakla bitmez: Kimileri “burası Santorini olmalı” sözleriyle Ada’nın özünü başka ülkelerin adalarında arayıp Adalar’a ait olmayan bir kimlik inşasına girişirken, kimileri sırça saraylarından çıkmadan, misal, Adalar Müzesi’nin varlığını bile bilmeden teğet geçiyor yaşadığı yeri. Kimileri ise denizle bağlantısı bile olmayan yörelerden getirdikleri alışkanlıkları sürdürerek, büyük şehirleşme, rant ve sosyoekonomik değişim beklentilerini ada üzerinden gerçekleştirmeyi umuyor. Oysa Adalar’ın başka yörelere öykünmeye ihtiyacı var mı? Zaten doğal, etnik, inançsal, toplumbilimsel ve en önemlisi de tarihsel anlamda Adalar “nev-i şahsına münhasır” bir küçük evren (mikrokozma); benzetilmesi değil, benzenilmesi gereken. Bu bağlamda da “adalı” şemsiyesi altına girenlerin birbirlerini ötekileştirmeden kaçınması en temel payda oluyor kanımca.

Yerleşim tarihi boyunca adaların nüfus yapısının (ve kaderinin) göç hareketleriyle belirlenmiş olduğunu biliyoruz. Bu göçler çeşitli dönemlerde etnik ve sosyoekonomik farklılık gösterse de, devinim devam ediyor. Kovid salgını öncesinde ve sırasında da bu göç devam etti Adalar’a—daha farklı bir kompozisyonu, sivil toplum hareket(ler)inin değişimini belirleyen, yeni-eski adalı kavramlarının sorgulanmasını büsbütün körükleyen.

Bunu nasıl okumamız, anlamamız, değerlendirmemiz gerekiyor o halde? Adalar’ın geleceği ile ilgili tahayyüllerin çeşitliliği, Adalar’ın sorunlarını ortaya koyup çözmek konusunda da müşterek bir zeminde uzlaşmayı zorlaştırıyor elbette. Farklı “adalı” varoluş biçimlerinin, ortaya çıkan farklı adalılık kimliklerinin doğru bir duygudaşlık ilişkisiyle beslenmesinin, uzlaşma ve çözüm alanlarında fayda sağlayacağını umuyorum.  Adalar’ı yaşamanın, yaşatmanın yolu biraz da buradan geçmiyor mu? Hele de yaşam alanının salt insan deneyiminin/eyleminin arka planı değil, aynı mekânı paylaşan insanlar arasındaki etkileşim ile tarihsel ve yerel koşulların bir sonucu olduğunu düşündüğümüzde[4]

Annem Gürsan Şeyhun ve ben, kuzenlerle Nizam_daki evin bahçesinde, 1977

Annem Gürsan Şeyhun ve ben, kuzenlerle Nizam_daki evin bahçesinde, 1977

İster eski ister yeni, kendini “adalı” addeden farklı kimliklerin kendi deneyimleri üzerinden adalılık kavramını irdeleyeceği bir yazı dizisine başlıyoruz bu sayıdan itibaren, geçmişten bugüne adalı olma deneyimini paylaşmayı seçenlerle. Bu dizi gündeme geldiğinde, ilk iş olarak derginin Adalı Dergisi’nin eski sayılarını taradım. 2003’de, derginin ilk sayılarından birinde Seval Bulutoğlu’nun kaleme aldığı nefis bir yazı çıktı karşıma; güncelliğini, ‘zamansızlığını’ bugün de koruyan. Onu alıntılamak yerine, bu sayıda yeniden yer vermek istedik dizinin ilk makalesi olarak. Sonra Mart 2010 sayısında, “Yine dedeme yazılmış çocukça bir mektupla başladı Adalı sevdası bende; Adalı olmak bir yaşam biçimidir…
Bir hayatın ta kendisidir Adalı olmak…” diye yazan Stefo Seyisoğlu[5]’na rastgeldim. “Adalar’ın ve Adalı olmanın ayrıcalığı var. Adalı olmak Ada’yı sahiplenmek demektir. Adalar’ı mücevher gibi saklamak, nadide bir çiçek gibi özenerek gelecek nesillere devretmek demektir. (…) Adalar’ın sorunlarını görüp giderebilmek için çalışan kaç tane ada gönüllüsü var? (…) Onları tanıyor musunuz? Bulun onları, seçin onları, dinleyin, izleyin onları. Lütfen yapın bunu çünkü Prens Adaları’nın onlara ihtiyacı var,” sözleriyle Kasım 2013 sayısında okurlara seslenen Sosi Cindoyan[6] da adalılık üzerine düşünmüş, yazmıştı…

Babamın dedesi Selim Şeyhun_un köşkü yaptıran İngiliz aileden satın aldığı W. Jones Köşkü, Nizam Caddesi no.33. Fotoğraf: Büke Uras Arşivi

Adalı olmak, Adalar’da yaşamayı seçmektir, kendi yaşam öyküsünü kurgularken bunu adanınkiyle harmanlamak, yaşam biçimini bununla şekillendirmektir diyorum ben de Nisan 2022’de. Ben, nesiller öncesinden gelen adalılığını son on senede yeniden tanımlayıp, bu tanımı öğrenilmişlikten deneyimlemeye geçişte içselleştiren bir “adalı” olarak görüyorum artık kendimi; teğet geçmeden, kolları sıvayıp adasını her yönüyle kucaklayan.

Siz hangi adalı”sınız? Gelin, birlikte keşfedelim.


[1] Yoksa Marc Augé’nin antropolojik anlamda “yer” olarak görülmesi için yeterince öneme sahip olmayan, insanı anonimleştiren bir yöreye/alana atıfta bulunmak için icad ettiği non-lieu tanımının tam aksi bir neolojizm mi, kişiyi ‘ayrıcalıklı’ kılan?  Marc Augé, Non-lieux: Introduction à une anthropologie de la surmodernité, La librairie du XXe siècle, Seuil, 1992.

[2] Landscape, Memory and History: Anthropological Perspectives, Eds. Pamela J. Stewart and Andrew Strathern, içinde “Island Builders: Landscape and Historicity among the Langalanga, Solomon Islands,” Pei-yo Guo, s. 189-209. Pluto Press, Virginia, 2003.

[3] Memory: Histories, Theories, Debates, Eds. Susannah Radstone ve Bill Schwarz içinde, “Telling Stories: Memory and Narrative,” Mark Freeman, s. 263. Fordham University Press, 2010.

[4]Archaeologies of Landscape: Contemporary Perspectives, W. Ashmore and B. Knapp (eds) içinde Van Dommelen. P., “Exploring Everyday Places and Cosmologies,” s. 277-85. Malden, MA, Blackwell Publishers, 1999.

[5] Adalı Dergisi, Stefo Seyisoğlu, “Adalı Olmak,” Mart 2010.  www.adalıderigisi.com

[6] Adalı Dergisi, Sosi Cindoyan, “Adalı Olmak, Adalar’da Olmak”, Kasım 2013. www.adalıderigisi.com


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.