
Annem (soldaki) ve bir arkadaşı ile Kınalıada iskelesindeyiz.
“Adaya leylekler gibi gelip leylekler gibi gitmek adalı olmak değildir. Adanın oyununa katılmak, sorunlarına ortak olmak, çözüm üretmek gerekir.”
Kınalıada, Dayk Miricanyan için yalnızca yazların geçirildiği bir sayfiye yeri değil, çocukluğunun, ailesinin, dostluklarının ve kimliğinin ayrılmaz bir parçası. Mimoza kokularıyla müjdelenen yazlar, çam ağaçlarının gölgesinde geçen çocukluk günleri, iskelede karşılanan babalar, sokak oyunları, Vartavar kutlamaları ve yıllara meydan okuyan dostluklar…
Ailesinden devraldığı köklü bir lezzet geleneğini Jash ile yaşatan Miricanyan, bir yandan da Kınalıada’nın kültürel belleğini korumak için projeler üretiyor. Adanın geçmişini özlemle anarken bugünün sorunlarına da kayıtsız kalmıyor. Yerel yönetimlerin Kınalıada’yı yeterince önemsemediğini düşünüyor; turizmden kıyıların kullanımına, bisiklet yollarından kültürel mirasın korunmasına kadar pek çok konuda somut öneriler getiriyor.
Dayk Miricanyan ile Kınalıada’nın geçmişini, bugününü ve geleceğini, hepsinden önemlisi de adalı olmanın ne anlama geldiğini konuştuk.
“Mimoza koktuğunda bizim için yaz gelmiş demekti”
1965 doğumlusunuz. Kınalıada’daki çocukluğunuzdan başlayalım. Nerede büyüdünüz, nasıl bir ada vardı o yıllarda?
Dedemin evi, benim ilk büyüdüğüm evdi. Bugünkü Hırant Dink Parkı’nın arka tarafında, Çınaraltı’na doğru giderken üç katlı büyük bir ev vardı. O ev dedemindi, bahçesi de onun çay bahçesiydi. Sonra babam, yanılmıyorsam 1969 yılında, bugünkü sağlık ocağının solundaki binadan bir daire aldı. Yani ben hep aynı sokakta, biraz ilerisinde biraz gerisinde büyüdüm.
Çocukluğumuz sokaklarda geçti. Çivi, misket, topaç, saklambaç, yakar top oynardık. Ağaçlara tırmanır, kozalak ve çam fıstığı toplardık. Bugünün çocukları için belki hayal etmesi zor ama bizim dünyamız sokaklardı.
O yılları düşündüğünüzde hafızanızda ilk ne canlanıyor?
Önce kokular geliyor. Sokaklar çok daha fazla mimoza kokardı. Mimoza kokusunu duyduğumuzda “Tamam, yaz geliyor!” diye sevinirdik. Çünkü yaz demek arkadaşlarımızın adaya gelmesi, yeniden hep birlikte olmamız demekti.
Yaz boyunca da çam kokuları vardı. Evimizin önünde dört büyük çam ağacı bulunurdu. Pencereyi açtığımızda sanki çam ağaçları içeri girerdi. Maalesef şimdi hepsi kesildi.
Bir de kestane ağaçları vardı. Kestanelerin dikenli kabukları yere düşmeye başladığında anlardık ki kış geliyor, artık İstanbul’a dönme zamanı.
Benim hafızamda adanın mevsimlerini anlatan üç ağaç var: Mimoza yazın gelişini, çam yazın kendisini, kestane de yazın bitişini anlatır.

Sokak oyunlarının dışında neler yapardınız?
Çam fıstığı toplar, kırar, satardık. Kitap da satardım. Teksas, Tommiks gibi çizgi romanlarımız vardı. Sahildeki ikiz evlerin yolunun ortasında bir palmiye ağacı bulunurdu. Eski adalılar hatırlar. Çocuklar o ağacın altında buluşur, kitaplarını satarlardı.
Bir de “niyet” yapardık. Yuvarlak kâğıtlar hazırlar, altlarına numaralar koyar, üzerlerini sigara paketlerinden çıkan jelatinlerle kaplardık. Kazıyanlara küçük hediyeler çıkardı. Bir niyet bir lira, iki niyet iki lira… Bir çeşit şans oyunuydu ama ödüllerimiz kitaplar, oyuncaklardı.
Sonra bisiklet dönemi başladı. Bisikletlerle bütün adayı dolaşır, türlü yaramazlıklar yapardık. Ergenlikte havuz, yüzme, arkadaşlarla buluşmalar, ev partileri….
“Adadaki özgürlük başka bir şeydi”
Siz hem İstanbul’da hem de Kınalıada’da yaşıyordunuz. Büyük şehirde çocuk olmakla küçük bir adada çocuk olmak arasında nasıl bir fark vardı?
Adadaki özgürlük başka bir şeydi. Çocuk için çok önemli. Araba yoktu. Kum taşıyan eşekler, kiralanan eşekler vardı. Hatta benim bildiğim kadarıyla Kınalıada tarihinde yalnızca bir tane fayton oldu. O da tek atlıydı ve Akasya’nın başında dururdu. Birkaç yıl çalıştı, sonra ortadan kalktı. Yokuşlar çok dik olduğu için faytonla gidilebilecek yerler sınırlıydı. Ama eşekler günlük hayatın bir parçasıydı.
İstanbul’da ise sokakta oynama özgürlüğünüz sınırlıydı. Toprak zemin yoktu, her yer asfalt ya da taş döşemeydi. Adada oynadığımız oyunların çoğunu İstanbul’da oynayamazdık.
Eski adalılarla konuştuğunuzda hep bahsi geçer: vapurdan baba karşılama geleneği de ada hayatının önemli ritüellerinden biriydi, değil mi?
Tabii, adanın en önemli ritüellerinden biriydi. İskele meydanında sanki her kadının bir köşesi vardı. Saçlar yapılmış, güzel kıyafetler giyilmiş, çantalar kollarda… Herkes eşini karşılamaya gelirdi. Altı vapuru ayrı, yedi vapuru ayrı, sekiz vapuru ayrıydı. Çocuklar da anneleriyle birlikte iskeleye giderdi. Sonra herkes evine döner, ailece akşam yemeği yenirdi.
Biz haftada üç gün dışarıda yemek diye bir şey bilmezdik. Misafirler evlerde ağırlanır, birlikte sofralar kurulurdu. Ada hayatında evlerin, komşulukların, dostlukların çok önemli bir yeri vardı.
O çocukluk dostlukları bugün de devam ediyor mu?
Elbette. Ama zaman içinde büyük bir dağılma oldu. Arkadaşlarımızın önemli bir bölümü yurt dışına yerleşti. Kalanlardan bazıları da Bodrum’a, Çeşme’ye gitti ya da İstanbul’daki evlerinde daha fazla zaman geçirmeye başladı.
Yine de hâlâ görüştüğüm çok eski dostlarım var. O dostluklar çok yalındı. Çıkarsız, beklentisiz dostluklardı. Sadece günü, anı, keyfi paylaşmak üzerine kuruluydu. Böyle dostluklar uzun soluklu oluyor.
Bana hep “Eski ada ne güzeldi” diyorlar. Ben adanın her zaman güzel olduğu kanaatindeyim. Eskiden İstanbul bu kadar kalabalık değildi, tabii Adalar da öyle. Teknoloji hayatımızın merkezinde değildi, daha samimi günlerdi belki. Ben bugünün de güzel olduğunu düşünüyorum sadece daha farklı.
Kınalıada’nın çokkültürlü yaşamı
Kınalıada’nın özellikle Ermeni toplumu için ayrı bir yeri var ama burada da yine Rumlar, Museviler, Türkler bir arada yaşıyordu…
Kesin oranları bilmiyorum ama Kınalıada’nın Ermeniler için özel bir yeri vardı. Ermeni kilisesi, Ermeni mezarlığı ve yetimhane, adayı diğer adalara göre daha cazip kılıyordu. Ermeni nüfusun oranı da yüksekti.
Ama bizim arkadaş grubumuzda böyle bir ayrım yoktu. Otuz, otuz beş kişilik bir gruptuk ve yaklaşık yarısı Türk’tü. Çocukluğumuzda kimse bize “Türkler’le arkadaşlık yapma” ya da “Ermeniler’le arkadaşlık yapma” demedi. Hep birlikte büyüdük.
Bugün de çok sevdiğim, görüştüğüm dostlarım var. Arkadaşlıklarımızda kimlik üzerinden bir ayrım yaşamadık.
Ermeni gelenekleri ve bayramları ada yaşamına nasıl yansırdı?
Tabii ki… Yazın iki önemli bayramımız vardı. Biri Vartavar, yani su bayramı. Bereket için birbirimizi ıslatırdık. Babam bazen evin penceresinden aşağıya tasla su döker, geçenleri ıslatırdı. Çok eğlenceli günlerdi.
Diğeri de Üzüm Yortusu’ydu. Üzümün kutsanmasıyla ilgili bir gelenek. Bizim evde belirli bir tarihten önce üzüm yenmezdi. Ben bugün de o geleneği sürdürüyorum. Bu benim çok dindar olmamdan kaynaklanmıyor. Benim için bunlar kimliğimin ritüelleri. İnsan kimliğini oluşturan geleneklere saygı duymalı, onları yaşatmalı ve gelecek kuşaklara taşımalı.
İstanbul’daki yaşamınızda Ermeni kültürünün bir başka parçası olan folklorun da önemli bir yeri olmuş.
Evet. Harbiye’deki Bezazyan Okulu’nda okudum, ardından lise eğitimime devam ettim. On üç yaşında Maral folklor topluluğunda dans etmeye başladım. Askere gidene kadar devam ettim, çok sahneye çıktım. Askerden döndükten sonra da üç dört yıl eğitmenlik yaptım. İş hayatına yoğunlaşınca bırakmak zorunda kaldım. Yaklaşık on yıl boyunca Maral’ın içindeydim.
“Benim köyüm Kınalıada”
Adada büyümüş olmayı hayatınız boyunca bir ayrıcalık olarak gördünüz mü?
Şöyle söyleyeyim: Orası benim köyüm. Herkesin bir köyü vardır, benim köyüm de Kınalıada. İnsan köyünü sever, ben de seviyorum. Sevdiğim için de geri geldim, yatırım yaptım. Sevdiğim için hâlâ projeler üretmeye, adaya değer katmaya çalışıyorum.
Dükkânımda onlarca resim sergisi yaptım. Ara Güler, İlber Ortaylı, Aydın Boysan gibi isimleri adaya davet ettim. Şener Şen geldi, başka sanatçılar geldi. Benim derdim sadece adanın turizme açılması değil. Adada yaşayan insanların da yaşadıkları yerin değerini fark etmesini istiyorum.
Peki sizce adalı olmak ne demek? Bu büyük aidiyeti nasıl tarif edersiniz?
Adaya leylekler gibi gelip leylekler gibi gitmek adalı olmak değildir. Adanın oyununa katılmak lazım. Sorunlarına ortak olmak, çözüm üretmek, birlikte çalışmak lazım. Kapının önünü temiz tutmak, hayvanlara doğru bakmak, komşularla ilişki kurmak lazım.
Ben adadaki balıkçıdan iki istavrit almayı, köşedeki kahvede bir çay içmeyi, adanın kokusunu ve dokusunu dostlarımla paylaşmayı tercih ediyorum. İnsanlar adada çok güzel evler alıyor, büyük paralar harcıyor ama bazen adayı gerçekten yaşamıyorlar. Oysa adalı olmak yalnızca orada bir eve sahip olmak değildir. Yaşadığınız yere karşı sorumluluk hissetmektir.
Şirin Meze Evi’nden Jash’a uzanan yüz yıllık hikâye
Biraz da ailenizin mutfak geleneğinden söz edelim. Şirin Meze Evi’nin torunu olarak Jash’ı açmaya nasıl karar verdiniz?
Ben Şirin Meze Evi’nin torunuyum. Çocukluğum mezelerin, yemeklerin, sofraların içinde geçti ama aslında bu işi yapmıyordum.
Bir gün düşündüm: Herkes Ermeni topiğinden, Ermeni dolmasından, uskumru dolmasından söz ediyor. Peki neden bu yemekleri, bu geleneği daha geniş kitlelere ulaştırmak için kimse bir şey yapmıyor? Belki de bunu yapması gereken kişi benim, dedim. Böylece Jash’ı açtım.
Ama burada özellikle bir ayrım yapıyorum. Ben “Ermeni mutfağı” demiyorum, “Ermeni usulü” diyorum. Çünkü bence yemekler bir millete ait değildir. Yemekler coğrafyalarda doğar, malzemeler ortaktır, usuller farklılaşır. Biz dedelerimizden öğrendiğimiz tariflerle, bu coğrafyanın malzemelerini kullanan Ermeni usulü bir mutfağı temsil ediyoruz.
Şirin Meze Evi’nin geçmişi de oldukça eski. Bu aile hikâyesi nerede başlıyor?
Ailemizin gıda sektöründeki geçmişi 1900’lü yılların başına uzanıyor. Şirinoğlu ailesi, Samsun, Bafra, Vezirköprü ve Merzifon çevresinde geniş topraklara ve bir un fabrikasına sahipmiş.
1915’te ailenin hayatı altüst oluyor, sonrasında İstanbul’da yeniden bir hayat kuruluyor. 1920’li yıllarda Osmanbey ve Pangaltı çevresinde başlayan gıda ticareti, zamanla Şirin adıyla devam ediyor. Ailenin hazırladığı geleneksel mezeler ve yemekler, Şirin Meze Evi’nin temelini oluşturuyor.
1930 yılında anneleri Lusia’nın hazırladığı geleneksel lezzetleri Pangaltı’nda, eski Yordan Muhallebicisi’nin yanında Şirin Meze Evi adıyla satmaya başlıyorlar.
Talep artınca Ergenekon Caddesi’nde daha büyük bir yere taşınıyorlar. İşletmenin adı Şirin Erzak Pazarı oluyor. Ancak Varlık Vergisi döneminde devlete olan ödemeleri yapabilmek için dükkânı satmak zorunda kalıyorlar.
Daha sonra Feriköy Pasajı’nda Şirin Meze Evi olarak devam ediyorlar. Aileye Ardaşes Hüsümyan da katılıyor. Kınalıada’da ve Kurtuluş’ta Şirin Şarküteri adıyla iki dükkânda faaliyet gösteriyorlar. Topikler, dolmalar, taramalar… Noel, Paskalya, Ramazan, düğün ve vaftiz sofraları için hazırlanan lezzetler bunlar. Bu gelenek 2012 yılına kadar sürüyor.
Siz de bu mirası Jash ile yeni bir döneme taşımış oldunuz.
2010 yılında Cihangir’de Jash İstanbul’u açtım. Amacım ailemizin lezzetlerini daha geniş kitlelerle paylaşmaktı. Lusia Yaya’nın sofralarını yeni misafirlerle buluşturmak istedim.
Ardından Kınalıada’ya geldim. Çünkü burası benim memleketim. Dedem burada yaşamış, ben burada büyümüşüm. Neden burada da olmayayım?
Kınalıada’daki dükkânı açarken çok emek verdim. Dekorasyonu tamamen değiştirdim, ahşap zemin yaptırdım. Adaya yakışan bir mekân yaratmak istedim. Benim yaptığım değişikliklerden sonra başka esnafın da dükkânlarını yenilemeye başladığını gördüm. Bunun adanın görünümüne katkı sağladığını düşünüyorum.
Bir yandan da aile tarihimize ilişkin belgeleri araştırdık. Samsun, Bafra, Trabzon ve Sivas’taki kayıtlardan yararlanarak Şirin’in 1913’e uzanan geçmişini belgeledik. Şirin Meze Evi, Yüzyıllık Markalar Derneği’nin 47. üyesi oldu. Bu benim için çok değerli. Çünkü yalnızca bir işletmeyi değil, ailemin mirasını yaşatıyorum.
“Turist gelsin ama adayı da tanısın”
Bugün Adalar’ın en önemli sorunlarından biri yoğun ziyaretçi akını. Siz hem adalı hem esnaf olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence Kınalıada’ya gelen iki tür turist var. Birincisi, tur tekneleriyle gelenler. Günde yaklaşık iki bin kişi dükkânımın önünden geçiyor. Havuz tarafına çıkıyorlar, Akasya Koyu’ndan iniyorlar, fotoğraf çekiyorlar. Bir buçuk saat dolaşıp sonra Büyükada’ya götürülüyorlar.
Bu insanların Kınalıada esnafına ekonomik katkısı çok sınırlı. Belki mısırcıdan, dondurmacıdan alışveriş yapıyorlar ama genel olarak adaya pek bir şey bırakmıyorlar. Buna karşı değilim. Gelsinler, gezsinler. Ama adayı temiz bıraksınlar. Tur organizatörleri de getirdikleri insanların yarattığı sorunlarla ilgilensin.
İkinci grup ise gerçekten adayı merak edenler. Tarihini, kilisesini, sokaklarını görmek isteyenler. Ama bu insanlara da doğru dürüst bilgi veremiyoruz.
Siz nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?
Çok basit bir önerim var. İskeleye bir ada krokisi konulsun. Üzerinde kilise, cami, manastır, plajlar, yollar, tuvaletler, önemli yapılar gösterilsin. Mermer üzerine işlenmiş kalıcı bir harita olabilir. Bunun maliyeti çok yüksek değil. Hatta ben sponsor olmayı teklif ettim. Ama yıllardır bu kadar basit bir proje bile hayata geçirilemedi.
Adaya gelen insan nereye gideceğini bilmiyor. Sağa mı dönecek, sola mı dönecek? Kilise nerede, plaj nerede, tuvalet nerede? Önce bunları gösterelim. Bir yere gelen insandan kurallara uymasını bekliyorsak önce ona bilgi vermeliyiz.
Bisiklet kullanımı ve kıyıların işletmeler tarafından kullanılması da tartışma konusu. Bu konularda ne düşünüyorsunuz?
Kınalıada bir yürüyüş adasıdır. Arabaların olmadığı bir yerde insanlar doğal olarak yolda yürür. Ama bugün bisikletler yayaların arasında zikzak çizerek gidiyor.
Bisiklet yolları belirlenmeli, gidiş ve geliş alanları ayrılmalı. Kurallara uymayanlara da yaptırım uygulanmalı. Ben hatta Türkiye Bisiklet Federasyonu ile görüştüm. Adalar’daki bisiklet yollarının düzenlenmesine ilişkin bir proje hazırlayabilir miyiz diye sordum. Onlar da çok olumlu yaklaştılar. Şimdi böyle bir proje hazırlanıyor. İnanın pahalı işler değil bunlar sadece bakış açısı gerektiriyor.
Kıyılardaki şezlonglar konusunda da aynı şeyi düşünüyorum. Ben şezlonglara bütünüyle karşı değilim. Ama sayılarına ve kapladıkları alanlara sınır getirilmeli. Kıyının tamamı işletmeler tarafından kapatılmamalı. Adalıların ücretsiz denize girebilecekleri alanlar mutlaka korunmalı. Ben kendi işletmemin önüne ahşap şezlonglar koydum ama bunları kullananlardan ayrıca ücret istemedim.
Mesele her şeyi yasaklamak değil, doğru kuralları koymak ve uygulamak.

Dedem Agop Şirinoğlu’nun evi ve bahçesindeki kıraathanesi
“Kurallar herkese eşit uygulanmalı”
Bir esnaf olarak Kınalıada’da sizi en çok rahatsız eden sorunlar neler ve bunların çözümü için yerel yönetimlerden en önemli beklentiniz nedir?
Birincisi çifte standart. Eğer kurallar varsa herkese eşit uygulanmalı. Ben kendi dükkânımın önündeki alan için belediyeye işgaliye ödüyorum. Ama arka sokaklara baktığınızda kaldırımları tamamen kapatan işletmeler var. Bazı yerlerde yola kadar taşan masa ve sandalyeler görüyorsunuz. Bunların hepsi aynı kurallara tabi olmalı.
İkincisi çöp sorunu. Ben işletme olarak vergimi ödüyorum, atık bedelimi ödüyorum, atık yağlarımı toplatıyorum. Ama belediyenin bana yeterli çöp toplama hizmeti sağlamadığını düşünüyorum. Bir işletmeden sorumluluk bekliyorsanız siz de yerel yönetim olarak sorumluluğunuzu yerine getirmelisiniz.
Ben denetlenmeye karşı değilim. Hatta işletmemin gürültü düzeyi için özel ölçüm yaptırdım, elimde kapsamlı bir rapor var. Ama aynı denetim herkes için yapılmalı.
Kınalıada’nın diğer adalara göre ihmal edildiğini de düşünüyorsunuz. Neden?
Çünkü Kınalıada hep en son hatırlanan ada. Yerel yönetimler önce Büyükada’yı görüyor, sonra Heybeliada’yı, ardından Burgazada’yı… Kınalıada ise en sonda kalıyor.
Oysa bu adanın çok önemli bir kültürel geçmişi var. İhap Hulusi Görey’in anısını yaşatan heykel var ama üzerindeki yazılar yıpranmış. Can Yücel Kınalıadalı’ydı, dedemin dostuydu. Neden onun hikâyesini anlatan bir yer yok? Su Yücel burada büyüdü. Müşfik Kenter adalıydı. Ünlü Ermeni müzisyen Gomitas’ın ada ile bağı var. Yine Ermeni şair Zahrad’ın hikâyesi var. Bunlar Kınalıada’nın kültürel belleğinin parçaları. Neden bunları anlatmıyoruz? Neden gelen insanlara bu isimleri tanıtmıyoruz?
Adanın yalnızca plajlarıyla, restoranlarıyla değil, kültürel birikimiyle de tanınmasını istiyorum.
Kınalıada’ya bir hafıza müzesi
Bu düşünceden hareketle önemli bir projeniz var. Anlatır mısınız bu projeyi?
Küçük ama anlamlı bir müze yapmak istiyorum. Kınalıada vapurunun çanını buldum. Vapurun eski fotoğraflarını topladım. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerindeki görünümlerini yansıtan iki maket yaptırdım.
Bir yandan da adada iz bırakmış insanların fotoğraflarını topluyorum. Eski balıkçılar, esnaf, ada hayatının tanınmış simaları… Benim yaşadığım dönemin Kınalıadası’nı anlatacak bir hafıza oluşturmak istiyorum.
Aslında bunu bütün adalar için düşünüyorum. İskelelerin içinde küçük birer alan ayrılabilir. Beş metrekarelik bir köşe bile yeterli. Eski fotoğraflar, vapur maketleri, adanın hikâyesini anlatan Türkçe ve İngilizce panolar konulabilir. İnsanlar adaya ayak bastığında “Ben nereye geldim, buranın hikâyesi ne?” sorusunun yanıtını bulabilmeli.
Bir yeri tanıtmak için her zaman büyük bütçelere ihtiyaç yok. Bazen birkaç fotoğraf, iki pano ve iyi anlatılmış bir hikâye yeterli.
Proje ne aşamada?
Maketler hazır, vapur çanı hazır, fotoğrafları topluyorum. Ama uygun bir yer ve izinler gerekiyor. Yerel yönetimlerden ve ilgili kurumlardan destek bekliyorum. Aslında üç basit proje öneriyorum: İskelede küçük bir ada müzesi, iskele çıkışında bir bilgilendirme panosu ve düzenlenmiş bisiklet yolları.
Bunlar milyonlarca liralık projeler değil. Sponsorluklarla, yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle yapılabilir. Ben de sponsor olmaya hazırım. Ama tek başıma “Yaptım, oldu” demek istemiyorum. El ele yapalım istiyorum.
Bütün bu çalışmaların arkasındaki temel motivasyonunuz nedir?
Çok basit. Ben köyümü seviyorum. Kınalıada’da doğdum, burada büyüdüm. Dedemin, ailemin, arkadaşlarımın anıları burada. Bugün hâlâ burada yaşamaktan, burada üretmekten mutluyum. Elbette sorunlar var. Elbette geçmişten bugüne çok şey değişti. Ama ben sürekli “Eskiden her şey daha güzeldi” diyenlerden değilim.
Bugün de güzel şeyler yapılabilir. Ben şikâyet eden tarafta değil, yapan tarafta olmak istiyorum. Çünkü Kınalıada benim köyüm. Ve insan köyünü güzelleştirmek ister.
Yayınlanma Tarihi: 06 Kasım 2026 / Son Güncellenme: 06 Kasım 2026
Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.
Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.