Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 257 – Kasım 2026      Ada Selfie

Ada Selfie


Adaya gelen genç bir çocuk, kendi selfie’sini çeker her daim. Ben de bu anı bir eskiz olarak çizdim.

Adanın vapurunda tanıdım onu. Adaya geliş gidişlerin ücretsiz olduğu günlerden birinde bisikletine atlamış, gelmiş. Öyle acemi değil yani; adaya gelip bisiklet kiralayanlardan değil. Böyle atlar gidermiş şehrin sağına soluna tatil günleri, bir başına, pedal çevirerek.

Teknik Okul’da okuyormuş. Hiçbir adanın hiçbir bahçesinde oturmamış daha. Çünkü bahçe sahipleri bahçesizleri davet etmezler bahçelerine. Tıpkı arabası olanın ancak arabası olana kendi aracının anahtarını uzatacağı gibi. Bahçe sahipleri de bahçe sahiplerini bahçelerine davet ederler.

Büyükada’nın zengin konaklarının önünden bisikletiyle geçmiş gitmiş, seyrede seyrede… Seyretmekle nasıl bir tasavvur edinebilir insan? Kapı duvar, güvenlik kameraları…

Konak kapıları mimari olarak hep “Hoş geldin” der. Apartman ve gökdelen kapıları gibi değildirler. Yeni yapılan kentsel dönüşüm binalarının kapılarında gardiyanlar sorar mesela, kardeşinizi görmeye gittiğiniz hâlde: “Kimi göreceksiniz? Adınız, soyadınız? Bir dakika… Alooo, Seyhan Gemici sizi görmeye gelmiş,” der telefonla kız kardeşinize hiç tanımadığınız biri. “Tamam, geçebilirsiniz,” der hiç tanımadığınız bir başkası.

Velhasılıkelam, hiç “Hoş geldin” diyen yapılar değildir bütün bunlar. Belki de bu çocuk, mimarinin sadece sessizce söylediği “Hoş geldin” ifadesini duyumsuyordur. Sanki biri ona uzaktan seslenecek: “Oğlum, gel, bir limonata iç.” Sonra da “Kimsin bakayım sen, nereden geliyorsun?” diye soracaktır. Gerçi bu çağda bu soruyu sorandan da korkulur.

Ben çocuktum. Bir gün mutfak kapımız gümbür gümbür vuruldu. Yaz günleri, okul tatil olduğunda babaannemin yanına, Adacığa giderdim koşa koşa. Orada okuma odası vardı, buzdolabı odası bile vardı. Babaannem rahmetli beni deniz kıyısına götürür, gece yarıları da elinde kandille beni aramaya sahile gelirdi.

Kapının gümbürtüyle vurulmasından çok korkmuş, irkilmiştim. Babaannem tınmadı bile. Uzandığı yerden bana “Aç,” dedi. Emreder gibi.

Korkuyla gittim kapıya. O kadar kendinden emindi ki gidip gitmemekte bir an bile tereddüt etmedim ama yine de korkuyordum. Büyük ahşap kapı. Dili var, çekiyorsun. Mandalı var, kaldırıyorsun.

Kapı açılır açılmaz, benim kapıyı açma süremden daha kısa bir sürede, içeriye genç bir adam fışkırdı. Adım attı diyemeyeceğim; gerçekten fışkırdı, babaannemin dizlerinin önüne kondu. Ellerini aldı, göğsüne bastıra bastıra:

“Neneciğim, neneciğim, seni görmeden geçip gitmek istemedim,” diye ellerini öpüyor.

Benim korkuyla kapıyı açan ellerim hâlâ mandalda. Ben de hâlâ kapının arkasındayım o esnada. Seyrediyorum, yaşadığım şokla…

Babaannem başını okşuyor önünde eğilmiş delikanlının. “Ah evladım, yavrum,” diyor. “Teşekkür ederim. Eksik olma.”

Birkaç dakika sonra delikanlı izin isteyip kalktı, gitti. Ben kapıyı kapattım ardından ama bu sahne bende iz bıraktı. Ve burada ondan bahsediyorum. Çünkü ben en kötüyü beklerken karşımda ne şahane bir buluşma bulmuştum.

Ben şehirden geliyordum; korkudan, güvensizlikten. Kapı öyle güm güm hayra çalınmazdı.

Şimdi kimin kapısını hangi delikanlı böyle güm güm vurabilir? Ve kimin babaannesi “Aç,” diyebilir hiç istifini bozmadan?

Cep telefonlarının flaşıyla, korka korka kapının yanındaki küçük pencerelerden bakarlar: “Acaba kim bu saatte?” Babaannemin kapısının kenarlarında bu küçük gözetleme pencerelerinden yoktu.

İstanbul’a bir motor-kurye kadar faydası dokunmamış bahçe sahipleri… Eski günler güzellemeleri yaparlar, kadehler ellerde. “Ah bakalaryos, vah pavurya,” diye diye… “Kaldır bu böceği önümden,” demiş meyhaneciye müşterinin biri. Kabahat sende. Otur anlat.

Bu çocuk ne bakalaryos’un adını bilir ne de pavuryanın.

Hani Âdem’e bütün isimleri öğretmişti Tanrı? Tanrı bir zamanlar öğrettiyse bile, Tanrı’nın öğrettiklerini kendi tekellerine alıp millete zırnık koklatmayan bu bahçe sahiplerine, “Babam’ın evini pazar yerine çevirmeyin!”¹ diye yeri göğü inleten delikanlı İsa cevabını verdiyse de ne onun Hüdası² ne de ondan sonra gelenlerin Hüdalar’ı bu sağır kulaklara ulaştı. Bu yüzden yine İsa, “Kulağı olan işitsin,” demişti.

Bu çocuk ne bakalaryos’un adını bilir ne de pavuryanın.

Ben çocuğun vapurda fotoğrafını çektim. İşte bu resim.

Siz onun adını biliyor musunuz bakalım?

¹ İsa’nın tapınaktaki satıcılara seslenişinden: “Bunları buradan kaldırın, Babam’ın evini pazar yerine çevirmeyin!” (Yuhanna 2:16). Aynı konuya ilişkin Matta 21:13’te ise “ ‘Evime dua evi denecek’ diye yazılmıştır. Ama siz onu haydut inine çevirdiniz!” ifadesi yer alır. Metindeki alıntı, Kutsal Kitap’ın Yeni Çeviri metnine göre düzenlenmiştir.

² Hüda: Farsça kökenli, “Tanrı, Allah” anlamında sözcük. Burada “onun Hüdası”, “onun Tanrısı” anlamında kullanılmıştır.


Yayınlanma Tarihi: 06 Kasım 2026  /  Son Güncellenme: 06 Kasım 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.