
Rubi Asa Yüksek Mimar
Erol Baytaş ve Ailesi
Büyükada Rum Yetimhanesi, İstanbul Prens Adaları’nın içinde en büyük yüzölçümüne ve yerleşime sahip adalarından olan Büyükada’nın Manastır Tepesi’ndedir. Bu tepenin ismi, eski adıyla Yunanca İsa anlamına gelen Hristos Tepesi’dir.
Bina 1896 -1899 yılları arasında bir Fransız şirketi tarafından otel kullanımına yönelik olacak şekilde inşa edilmiştir. Binanın mimarı, dönemin ünlü mimarlarından Alexandre Vallaury’dir.
Yapı günümüzde ne yazık yarı harabe kalmış durumdadır. Bina halen Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin mülkiyeti ve koruması altında bulunmaktadır. Dünya’nın en büyük ikinci ahşap konstrüksiyon binası olduğu bilinmektedir. Boyut ve hacim yoğunluğu olarak Dolmabahçe Sarayı ile kıyaslandığında eşdeğer ölçülere yakındır aynı zamanda dünyanın ilk çok katlı ahşap yapısıdır. Döneminde modernleşme ile milli kimlik arasındaki bağın genel olarak reddedilmiş olmasına rağmen Mimar Alexandre Vallaury ahşap yapı geleneğine ve kültürümüze saygı göstermiş, İstanbul’daki diğer eserleri gibi bu yapıda da geleneksel mimari unsurları ve özgün yapı malzememiz olan ahşabı kullanmıştır.

Büyükada Prinkipo Ada-i Kebir Akillas Millas
Bu olağanüstü büyük ve coğrafi niteliklerle çelişiyor gibi görünen yapı “Prinkipo Palas” adı altında otel olarak işletilmek üzere tasarlanır ve inşa edilir. Fakat sonrası devrin yönetiminden gerekli iznin alınamaması üzerine, dönemin oldukça meşhur Zarifi ailesinden Eleni Zarifi adlı bir Rum hayırsever tarafından satın alınır. Çağın çalkantılı savaş yılları süresince Rum Yetimhanesi o tarihe kadar Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi’nde işlevini sürdürmektedir. Yetimhane 1902 yılında bu dev ahşap binaya, Büyükada’ya taşınır.
Yapının kullanım amacı zaman içinde olaylar ve gereksinimlere karşı değişse de binaya Kırım Harbi’nde Ruslar, I. Dünya Savaşı yıllarında Kuleli Askeri Mektebi yerleşir, yetim çocuklar ise farklı manastır mekteplerine taşınır, daha sonra ise işgal kuvvetleri tarafından adaya yollanan Rum göçmenlerini barındırır. Yetimhane olarak da uzun yıllar kullanıldıktan sonra 1960’lı yıllarda kapatılır. O tarihte boşaltılan bina günümüzde hala boş durmaktadır. Doğa koşullarının etkileri ve Rum nüfusun 1955’te 6-7 Eylül olayları, Varlık vergisi ve 74 Kıbrıs ve diğer gelişen muhtelif siyasal ve toplumsal olaylar sonrası gerek adadan gerek İstanbul’dan ayrılmaları dolayısıyla nüfus tamamen azalır ve mülkiyeti Patrikhane’de olsa da işlevsizliği binanın gitgide çürümesine sebep olur.1903 yılından 1964 e kadar altmış bir yıl boyunca beş bin sekiz yüz yetim ve öksüz çocuklar burada yetişip hayata hazırlanmış, içlerinden çoğu yıllar sonra bile gelip yetimhaneyi ziyaret etmiş, hatıralarını canlandırmışlardır.

Büyükada Prinkipo Ada-i Kebir Akillas Millas
İsa Tepesinde bulunan ikinci çok önemli yapı da Mikhail I Comnenus döneminin 1158 tarihli bir kaydında rastlanan Hristos Manastırı’dır. Hristos Manastırı’nın Bizans’taki varlığı, kuruluş yıllarından bilinse de 1809 yıllarından başlayıp birçok Patriğin burada yaşadığı ve burada gömüldüğü mezarlık kayıtlarından bilinmektedir. Büyükada’da halen yazlık konağı olan adı bugün Taş Mektep olarak anılan yapı Patrik Sophronius’un Kadıyoran yokuşunda 1866-70 seneleri arasında yaşadığı mekân olarak bilinir. Onun çabaları sonucu manastır yenilenir ve bugünkü hali mimar Vasilis Dimitriou’nun planlarına uygun olarak 1869 yılında tamamlanır.
Yıllardır İsa Tepesi’nin yapıları doğası diğer canlıları ve gündelik yaşamıyla bütünleşen Erol Baytaş’ın Büyükada Rum Yetimhanesi ile ilişkisi neredeyse bir ömürdür sürüyor. Baytaş ailesi 1965’te, Yetimhane’nin kapanmasından bir yıl sonra araziye gelmiş,1966’da burada doğmuş; çocukluğunu Yetimhane’nin bahçesinde ve şimdi artık kullanılmayan binasının içinde geçirmiş, babasının 1985’teki ölümünden sonra, yaklaşık otuz yıl boyunca yapının bakımı ve korunmasını üstlendiğini kendisinden öğreniyoruz.
Onun anlatısında Yetimhane artık yalnızca korunması gerekli bir tarihî yapı değil, geçmişten günümüze taşınan kültürel mirasın hafızası niteliğindedir. Orası sadece bir yetimhane “ev” değil, nice yetim çocuğun, askerin, yoksulun yuvasızın geleceğine kucak açmış bir ortak mekandır.
İşte bu uğurda binanın korumasını bir görevden çok adeta kendi evini ve ailesini koruma anlamı taşıdığını hissederek yapıyı bu duyguyla kucakladığını anlatmıştır.
Erol’un duygu ve düşüncelerini, kendi ifadelerini aktararak bu keyifli söyleşiyi paylaşmak istiyorum.
“Yağmur yağdığında binaya girip tüm katlarını, çatısını, bodrumunu, odalarını teker teker dolaşıp oluşan hasarları kontrol ederdim; akan suları binanın gözyaşları olarak niteler bir an önce onarılmasını sağlamaya çalışırdım. Sanki binanın yaşlanmaya hakkı yokmuş, gelecek nesillere anlatacak hikayeleri çokmuşçasına hafızasını diri tutmak isterdim.

Büyükada Prinkipo Ada-i Kebir Akillas Millas
Baytaş’ın tanıklığı özellikle binanın 1990lar’da çürüme sürecinin başlamasını anlamak açısından değerlidir. Çatının yıllar içinde bozulduğunu, yağmur suyunun yapının içine girmeye başladığını ve durumun giderek hızlandığını anlatmıştır.
“Binayı her haliyle her kaybıyla hatta dönüşümüyle çocukluğumdan bu yana hatırlarım. Hatta binanın üstündeki cephe boyalarının kırmızı rengini bile hatırlayabiliyorum, işte bozulmaya ve artık kendine bakımı kabul edemeyene kadar sanırım 90lar’dan sonra çatılar rüzgârla yağmurla hatta hafif ufak tefek depremlerle kiremitlerin kaymasıyla su almaya başlamıştı. İşte o zaman sonun başlangıcı aşamasındaydı.”
Erol Baytaş durumu Patrikhane’ye bildirdiyse de çeşitli nedenlerle müdahalede çok geç kalınmıştı. 1990lar’da önce çatılar oluklar su giderleri sonra cephe doğramaları hasar görünce çürüme hızlandı; artık orada yaşamak Erol ve ailesi için zorluklarla sürmekteydi.
“Orada annem babam halam ve ablamlarla birlikte ailece yaşamaktaydık. Ablamlar evlendiler ve o yıllarda Yetimhane arazisindeki evimizden ayrıldılar , hatta bu dönemde benim askerlik durumum da gelmişti, babam vefat etmişti. Ben oradan kopmak istemiyordum çünkü alışmıştım oradaki yaşantıya. Ablamın kayınpederi ve kaynanasından rica ettim, emekliydiler, eve geldiler yerleştiler, beni bir buçuk sene askerlik süremce idare ettiler. Dönüşüm sonrası neredeyse o zamana kadar tüm yaşantımın geçtiği yeri ve alışkanlığı bozmak istemiyordum, halam yaşlı, annem var ki o da sağlığı çok normal değildi, bu süreçte ben onları sırtıma alıp da bir başka yerde bir maceraya atılamazdım. O şekilde devam ettik.”
Peki oradaki hayat senin ve ailen için nasıl sürdü?
Tabii ki oradaki yaşantı çok kolay sürdürülebilir değildi. Ama bir kez alışmıştık, dev bir ahşap yapı içinde sorumluluğum çok ağırdı, çok büyük bir yapı ve Allah korusun herhangi bir yangınında bütün adanın yanması demek olabilirdi. Bırakıp bu sorumluluktan kurtulmak da kolay değildi. Bir yandan çocukluğumun geçtiği ailemle birlikte beslediğimiz sevgi ve maneviyat, bir yandan şehrin kaotik gelişiminden uzak doğanın bir parçası olmak vardı. O sebepten de görevim yetimhane arazisinde yaşamam bana bir yük olarak gelmiyordu.
Burayı seviyordum, bundan sonra da macera aramam diye düşünüyordum çünkü diyorum ya, burada işte bu ağacın, rüzgârın sesi, kuşların cıvıltısı toprağın kokusu, kokuyu aldıktan sonra elbette bırakamazdım, benim hayatım değişmeyecekti. Fakat bir yandan da aile olmam gerekiyordu, dünyanın kuralı bu, çoluk çocuğa karışman ve zamanı geçirmemen gerekiyordu. Her şey kendi zamanında mümkün, her şey bir kısmet gönül işi, önem verdiğin birisi oluyor hayatımı birleştirebilirim diyorsun, bakıyorsun burası ona göre değil, seçici oluyor elbette, o yıllar dediğim gibi halam var yaşlı doksan yaşında, annem var, ufak bir ev ve arkasında orman koskoca hayalet bir bina var. Buraya kimi getirebilirsin kime teklif edebilirsin burada birlikte yaşamayı. Mümkün değil burayı seven ancak adalı hatta adanın da kırsalında yaşaması gerekiyor, yoksa çarşı içinde bile değil.
Erol ve ailesi daha sonra o yıllarda artık arazinin ve iyice hasar görmüş binanın içinde bulunmanın güvensizliği ve olası risklerine karşı Yetimhane’deki görevinden ayrılmış, fakat yaşantısının büyük bölümünün geçtiği Büyükada’dan hatta İsa Tepesinden uzaklaşmamıştır. Ailesiyle birlikte günümüze kadar yaşantısını doğa ile barışık tepenin en güzel çam ağaçlarına ev sahipliği yaptığı geçmişin ve tarihin gözetiminde Hristos Manastırı’nda geçirmektedir. Bu kez de korunması yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması gerekli bu Kültür Mirası’nın varlığının savunuculuğu göreviyle yaşantısını sürdürmektedir.
Fakat yıllar geçtikçe yapı kendini bırakıp çevresi ve güvenliğiyle risk de taşıdıkça yaşam oldukça zorlaşmıştı. Yaşım elli beşe geldiğinde ayrılık vakti geldiğini düşünüp görevimden ayrılmak istediğimi belirttim. Fakat bir yandan da gönlüm bu tepeden ayrılmak istemiyordu. Hiçbir şey sonsuza kadar gitmez tabii ki, ama çok da uzaklaşmadık gördüğünüz gibi. İnsan yaşadığı uzun yıllar bulunduğu mekâna ve coğrafyaya kök salıyor ister istemez. Ben de öyle yaptım ve elli beş yıl yaşadığım yerden en fazla dört yüz metre uzaklaşabildim. Bugün yine aynı tepede Hristos Manastırı’nda ailemle yaşamaya devam ediyorum. Fakat kısmet oldu: eşim adalı, gönül birliği ile hem Yetimhane’de yaşadı çocuklarımızı büyüttük, hem de bugün Manastır’da yaşıyoruz.
Manastır görevimde de yapının ve arazinin ihtiyaçlarını karşılıyor ailemle burada ikamet ediyoruz. Buraya geçtiğimde yapı oldukça eskimiş ve depremlerden de hasar görmüş durumdaydı. Burasının benden sonra da yaşantısına devam edebilmesi için içeride hasar alanların duvarların sıva tamirleri, binanın güçlendirilmesi hatta ikonaların, mobilyaların restorasyonuna kadar bir dizi bakım yapılmış oldu.

Stefan Moisyadi 1959-61
Yetimhane’nin ve İsa Tepesi Manastırı’nın yok olmasındansa dönüştürülüp ömürlerini sürdürebilmesi ancak bir şeyler yapılması ve hayata geçmesi ile mümkün, çünkü gelecek nesillere kalsın ve bu kültürel hafıza yaşasın istiyorsak emek vermeliyiz.
Doğru. Hatta eksik ne varsa benden sonrakiler devam etsin isterim, zira bu yapıtlar ancak nesillerin fedakarlıklarıyla hayatta kalabilirler. İnsanlar gelip geçici, burası bin yıldır ev olan bir yer, biz buranın ufacık bir parçasıyız, elimizden geldiğince buraya sahip ve destek olmaya çalışıyoruz ki gelecek nesillere aktarabilelim. Bu tepe benim için çok özel, kendimi bildiğim, ailemi kurduğum yaşantımı yaşadığım bir alanda seviyorum, seviliyorum ve onun için burada yaşıyorum. Altmış sene yaşadım; devamı sonrası burada öleceğiz galiba.
Kadıyoran, Yeniyol, Karadağ sokakları Manastır’a çıkan ve sahili tepeye bağlayan en eski üç yol, adanın bu yolları tepedeki yaşamı kısaca Yetimhane, Aya Yorgi ve Hristos Manastırları ile İsa Tepesi’ni nasıl etkiliyor?
Yüzlerce yıl bu üç yoldan sadece Kadıyoran Yokuşu Manastır’a sahilden bağlanan tek ulaşım yoluydu. Bizans zamanının bu Hac Yolu önce Hristos Manastırı’na ardından Aya Yorgi Manastırı ve bağlarına çıkardı.
18. yüzyıl sonlarına gelindiğinde Karadağ çıkışı eklendi. Tepeköy’de nüfusun artmasıyla da ulaşım yolları çoğalarak Aya Nikola’dan ve Şemsi Molla üstünden yollar eklendi. Elbette bu semavi mekanlar son yıllarda daha fazla dikkati çekerek yerli yabancı turistlerin tepeye akın etmelerine sebep oldu.
İsa Tepesi’nde Manastır’ın hemen yakınında çocukluk yıllarından hatırladığım Ligor’un Kır Gazinosu vardı. Bu tepe benim çocukluğumda çok canlıydı. Adalılar ve misafirleri faytonlarla gelir Ligor onlara “kuzu çevirme akşamları” düzenlerdi. O çevirmenin kokusu tüm İsa Tepesi ormanını kaplardı. Rumlar’ın adada yaşadığı yıllarda Manastır çok ziyaretçi alır, ayinlerde ve günlerinde dolup taşardı.6 Ağustos Üzüm Bayramı’nda özellikle ikramlarda bulunulur cemaat bir arada bayramlaşırken adalı nüfus o günleri bayram günleri kabul eder birlikte eğlenirlerdi.

Erol Baytaş ve Eşi
Sanırım bu yoğunluk zaman zaman orman risklerini, flora çeşitliliğini ve hayvan popülasyonunu etkilemektedir.
Buradaki yaşam hakkında eklemek istediğin duygu ve düşüncelerini paylaşır mısın?
Ne güzel bir şey biliyor musun böyle bir yerde mutlu olmak… Burada hepimiz karşılıklı saygı ve sevgiyle, kardeşçe yaşadık. Dil, din, ırk ayırt etmeden zorlukları da güzellikleri de birlikte paylaştık; sevincimizde kederimizde hep birlikteydik. Dünya birçok insanlık suçuyla savaşırken bizler burada çok şeyi yaşamadık, buradaki sevgi ve tolerans hep var olmuştur.
Politikalar bile bu kardeşlik bağını bozamamıştır.
Ben kişisel olarak macerayı sevmiyorum, yapım sakin, ilişkilerim hep dostanedir, insanın birbirine olduğu kadar doğaya da ihtiyacı var; kuş cıvıltısı, ağaçların hışırtısı, rüzgârın sesi, toprağın kokusu… bunu hiçbir yerde alamazsın. Bütün canlıların bakir ve temiz doğaya ihtiyacı var, biz şanslıyız bu doğada yaşıyoruz. Sabah güneşin doğuşunu akşam batışını görmek, mevsimlerin geçişleri hissetmek, bitkilerin mevsimlere göre renk ve biçim değiştirmelerini gözlemlemek bambaşka duygular. Herkes bunu yaşayamıyor, bunun farkında değil; herkes dört duvar arasında koşturma içinde, her şey para zannediyorlar, asla para değil. Bu bir yaşam biçimi. İsteyerek severek hatta belki de fedakarlıklarla sürdürülebilen bir yaşam. Tabi ki parayla satın alamazsın hayatına sığdıramazsın, sevgiyi dostluğu, aşkı hiçbir şeyle parayla dahi alamazsın. Doğada yaşamak en güzel duygudur ama yalnızlığın da anlamı, paylaştığım hayatımın sebebi ayrıdır; bunu yaşayabilmek önemli ama sevmek daha da önemli Alıştıkça zorluklar da mutlu ediyor insanı; hiçbir şey kolay yıldırmaz beni, elimden de çok şey gelir; zamanla kimseye de muhtaç olmadan yaşayabiliyorsunuz. Benim yaşam biçimim burayla yoğrulmuş; başka yerde yaşamak bana zor gelir ve bu yaştan sonra da başka bir yerde yeni düzen kurmayı düşünemem bile. Babadan kalma İstanbul’da evlerimiz var ama ben gidip orada yaşayamam. Eskiden bile enişteme gider biraz gezer gelirdim ama Ada’da bile çarşıda yaşamak zor gelirdi bana, belki eşim çocuklar yaşayabilirlerdi, ama benim için zor.
Bütün bu anlatı ve duygularının paylaşımı için teşekkürler Sevgili Erol.
Ayrıca bu güzel sohbete olanak sağlayıp eşinle ve harika kurabiyeleriyle buluşmak benim için daha da anlamlı oldu.
İşte tam da bu nedenle İsa Tepesi, Büyükada’nın yalnızca bir gezi, seyir durağı, piknik alanı değil, İstanbul’un Rum-Ortodoks geçmişinin, ada kültürünün, inançların, geleneklerin ve doğal peyzajının birbirine karıştığı, halen yaşayan bir hafıza mekânıdır.
Bunu böyle bilip yaşamak ve yaşatmak da sorumluluğumuz olmalı.
Yayınlanma Tarihi: 06 Kasım 2026 / Son Güncellenme: 06 Kasım 2026
Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.
Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.