Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 257 – Kasım 2026      Burgazadası Bir Zamanlar “Almanlar Adası” mıydı?

Burgazadası Bir Zamanlar “Almanlar Adası” mıydı?


Kardinal Roncallı'nin (soldan dördüncü) 1943 yılındaki bir Burgazada ziyareti – St.Georg Kilisesi’nin izniyle

>>Bu yazı, güncellenerek Ağustos 2023 tarihli İST Dergisi’nden aktarılmıştır.<<

Antigoni, Panormos veya Burgazada, Antik Helen Çağı’ndan başlamak üzere, Bizans’ın yanı sıra Osmanlı Dönemi’nde bile, tarih boyunca bir “Rum adası” olarak bilindi… 1641 yılındaki ziyareti üzerine Evliya Çelebi, Seyahatname’sine düştüğü notlarında burası için “Halkı Rumdur. Mamur kiliseleri vardır…” demiş, keza mübadele döneminde İstanbul’a gelmiş olan Selanikliler bile, bu adada neredeyse sadece Rumca konuşulduğu için, Burgaz’a severek yerleşmişlerdi!

Ne var ki 1920’lerden başlamak üzere, uzun bir süre boyunca bu küçük kara parçasına “Almanlar adası” da dendiğini biliyoruz… Bunun nedeni ise, Burgazadası’nın sırasıyla İstanbul’a yerleşik Avusturyalılar, ana dilleri Yiddiş[2] ile Almanca olan Aşkenaz Yahudileri ve Alman asıllı ailelerin de sevdiği bir yazlık yeri olmasıydı…

AVUSTURYALI “MERHAMETLİ HEMŞİRELER” VE “LAZARİST” PAPAZLAR…

(Bu bölüm için, Adalı Dergisi’nin Ekim 2026 sayısında yayımlanan “Marabetler de gidiyor! – Avusturyalı. Rahibeler, Burgazada’nın tepesindeki asırlık köşklerine ve Ada’ya veda ediyor…” yazısına bakmanız önerilir; orada yer alan bilgileri tamamlamak üzere ise, aşağıdaki dört paragraf eklenmiştir…) 

1895 yılında Avusturyalı papaz, rahip, rahibe, hekim ve öğretmenlerin yazlık ihtiyacını karşılamak üzere Burgazadası’nda bir ev kiralanır. Avusturyalılar bu yazlık yaşamı pek beğendiklerinden, bu kez bir Osmanlı vakfından satın aldıkları tepeye yakın ormanlık bir arazide, bugün de kullanılan büyük yazlık evlerinin inşasına girişir. Rahiplerin arasında duvarcılık, dülgerlik ve marangozluk gibi zanaatlar oldukça yaygın olduğundan, tüm inşaat işlerine bizzat kendileri koyulur. Aralarında 1891 yılında Avusturya’dan İstanbul’a gönderilmiş bulunan Rahip Anton Drofenik öne çıkmıştı. Galata’daki okulun tüm mobilyalarını kendisi yaptığı gibi 1900 yılında Ada’daki inşaat başladığında, binanın bütün ahşap donanımlarını kendisi ve ekibi üstlenecekti… Uzun beyaz sakalı ve cana yakın tavırlarıyla “Papa Antuan” olarak Burgaz halkının da sevip saydığı Drofenik, 1962’de doksan dokuz yaşında öldüğünde, Ada’nın tepesindeki Rum Ortodoks mezarlığında toprağa verilir.

1934-1944 yılları arasında Vatikan’ın temsilcisi olarak Türkiye’de bulunan, daha sonraları Papa XXIII. Yuhanna olarak bilinen Kardinal Guiseppe Roncalli Burgazada’daki Lazaristler Evi’ni sık sık ziyaret etmekten büyük keyif alırmış – dahası, Mea Vita in Oriente başlıklı anılarında bu ziyaretlere geniş yer vermiş…

Rahibelerin ahşap binasında bulunan küçük kilisedeki pazar duaları, Ada’da oturan birçok yazlıkçıyı bir araya getirmekteydi. Bu gelenek, bugün de hâlen sürmektedir; ayinlere yazlıkçılardan Katolik Rum, Ermeni, Keldani, Süryani, Alman ve Avusturyalıların dışında, o sıralarda Burgaz’da bulunan turistlerin, zaman zaman meraklı Müslümanların da katıldığı, dua sonrası birlikte içilen sabah çayında hoş sohbetlerin geliştiği görülmektedir. (Ne yazıktır ki, “St.Jorj” Avusturya Hastanesi’nin bu yılın başlarında kapanmasıyla, Ada halkı tarafından “Marabetler” olarak bilinen Avusturyalı Rahibeler, Burgazada’dan ayrılmışlardır.)

Bu papaz ve rahibelerin yanı sıra, büyük olasılıkla onlardan esinlenerek 1940’lı yıllarda Burgazadası’na yazlıkçı olarak yerleşmiş olan Bendiç (Benditsch), Brukner (Bruckner) ve Leitner ile daha sonraları gelen Kenda ile Mühlbauer ailelerinin[3] sadece ikisinin bazı bireyleri hâlen Ada’da yaşamaktadır. Vapur iskelesi, deniz kulüpleriyle lokantalarda eskiden daha sık duyulan, Avusturya vurgulu Almancanın da böylece pek izi kalmadı!

“BOĞAZİÇİ GERMENLERİ”

Bazıları yaz aylarını hâlen Burgazadası’nda geçiren İstanbul’un en eski Alman asıllılarının Dersaadet’e ilk topluca gelişleri, 19. yüzyılın ortalarına rastlar. Şöyle ki geç Osmanlı Dönemi’nde önce Dolmabahçe ve ardından Çırağan saraylarının inşa edilmesi, keza su şebekeleri ve daha nice altyapı işlemleri birçok alanda uzman usta ve kalfa gerektirdi – ve bu projeler için yüzlerce zanaatkâr Almanya’dan getirtilip değerli katkılarda bulundular. İşte bu isimsiz inşaat ve tesisat ustaları, 20. yüzyılın “Boğaziçi Germenleri” olarak bilinen Alman asıllılarının atalarıdır. Yıllar ilerledikçe, Bağdat Demiryolu hattı Prusya İmparatorluğu’nun gayretleriyle kurulmaya başlanırken bu amaçla çok sayıda Alman mühendis ve teknisyen çalışmak üzere Dersaadet’e gelmiş, dahası Anadolu’ya da yerleşmişlerdi. Almanların Osmanlı’nın başkentine akın etmeleri, kültürel ve sosyal gereksinimleri de ortaya çıkaracaktı. İşte bu nedenle 19. yüzyılın son çeyreğinde bir Alman okulu ve hastanesi, önce Protestan ve daha sonra Katolik kiliseleri, Almanların sosyalleşmeleri için Teutonia adıyla anılan bir de kulüp kurulmuştu.

Bu halk topluluğunun canlı bir tanığı olan seksen yedi (2026’da doksan oldu!) yaşındaki Erwin Köhle’nin büyük dedesi David Wilhelm 1846 yılında güney Almanya’daki Ulm şehrinden Dersaadet’e gelir. Kendisiyle görüşmelerimiz sırasında “O yıllarda özellikle Almanya’nın güney bölgesinde tarımdaki düşük hasat nedeniyle büyük bir fakirlik görülmüş, geniş halk kesimleri doğudaki ülkelere, bu arada Osmanlı’ya da göç etmiştir…” bilgisini veren Köhle, atalarının hep zanaatkâr olduğunu aktarıyor: “Ailemizdeki son el işçisi, tesisatçı dedemdi; ticarete ilk kez atılan ise, babam oldu!” O dönemlerde görülen Türk-Alman dostluğu ve hele I. Dünya Savaşı sırasındaki “silah arkadaşlığı” sayesinde saygı görmelerine karşın Köhle’ler yenilgi sonrası kendilerini İngilizler tarafından sınır dışı edilen aileler arasında bulurlar. Almanya’ya dönüp dedelerinin geldiği Ulm kentine yerleşmeye çalışırlar ancak orada ailenin hiçbir izine rastlamazlar. Almanya’daki savaş sonrası olumsuz yaşam şartları, onları yeniden, bu kez genç Türkiye Cumhuriyeti’ne geri dönmeye itecektir…

Erwin Köhle’nin ifadesine göre dedesinin ailesi ilk kez 1920’li yıllarda Burgaz’a yazlığa gelmiş ve belki de bu Ada’ya ilk yerleşen Alman kökenli aile. Babası o zaman on dokuz yaşındadır ve 1932 yılında evlendiğinde, o da eşiyle ebeveynini izler. Ağabeyi Horst 1933 doğumludur, kendisi ise 1936 yılının Ağustos ayında doğduktan bir hafta sonra Ada’ya getirilir. Ömrünün ilk sekiz yazını orada geçirir. Arkadaşları çoğunlukla Rum ve Alman çocuklarıdır ancak gerek oturdukları Beyoğlu’nda gerekse Burgaz’da Türkçe de öğrenir.

1942 Yılında Köhle Ailesi Molos’ta; sağdan İkinci Çocuk Erwin (Yaman Alkan Arşivi’nden, izniyle)

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Türkiye Cumhuriyeti, Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesmiş ve Nisan 1945’te vatandaşlarına ya Yozgat ve Kırşehir gibi İç Anadolu kentlerine sürgüne gitmek ya da memleketlerine dönmek gibi seçenekler sunmuştu. Köhle ailesi, atalarının geldiği ülkeye dönmeyi yeğleyip İsveç bandıralı bir gemiyle uzun bir yolculuk sonrasında Lübeck üzerinden yıkık Almanya’ya “sürgüne” gider ancak 1951 yılında tekrar İstanbul’a döner! İşte bu durumu, Erwin Köhle’nin sık sık dile getirdiği “benim ana yurdum burasıdır” tutumuna bağlayabiliriz.

Köhle ailesi, Ağabey Horst, Erwin ve daha genç olan ikiz kız kardeşleriyle bundan bir yıl sonraki yaz ayında tekrar “Burgazlıdır” ve artık buluğ çağına geçmekte olan Erwin, “cennet”ine yeniden kavuşmuştur. En yakın arkadaşı, Türkiye’ye gelmiş olan Alman Prof. Hans Wibrandt’ın oğlu Rupert’dir. Onun küçük yelkenlisiyle adaları dolaşırlar, balık tutarlar, denizin tadını çıkarırlar. Sekiz yıl içinde unutmaya başladığı Türkçe ve Rumcayı hemen yeniden anımsar, böylece Ada’daki Rum ve Türk çocuklarıyla da arkadaşlığını tazeler.

Yıllar geçer ve baba mesleği olan Alman fabrikalarının Türkiye temsilciliğini sürdüren Erwin Köhle, yine Burgazlı yazlıkçı Avusturyalı Brukner ailesinin kızı Christa ile evlenir, bir kızı ve iki oğlu olur. Oğullarından biri, kendisi gibi bir “Burgaz çocuğu” olan Polonya asıllı bir genç kızla evlenir…

Ada vapurunda Almanca konuştukları duyulan Köhle’leri turist sananlar, daha sonra çantalarından birer Türkçe gazete çıkarıp okumaya başladıklarını gördüklerinde bir hayli şaşıracaktır kuşkusuz! Ne var ki geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında benzer özelliklere sahip olan Alman Glaser, Koch, Meyer, Pauw, Raymund, Wegerhoff, Widmann, Willbrandt ve İsviçreli Gujer ile Haenny ailelerinin[4] bir bölümü Türkiye’den ayrılmıştır, geriye kalanlar ise Burgazadası’na yaz aylarında gelmiyorlar…

…VE AŞKENAZLAR

Burgazada’sının diğer Almanca konuşan halk topluluğu, günümüz İstanbulu’nda ancak birkaç aile kalmış olan Aşkenazlar’dı. Bilindiği gibi bu toplum, (Türk Yahudileri’nin neredeyse tümünü oluşturan, İspanya ve kısmen Portekiz asıllı olup 1492’de Osmanlı’ya sığınan Sefaradlar’ın yanı sıra) Almanya ve Doğu Avrupa üzerinden Rusya topraklarına kadar uzanan bölgeden, 15. yüzyıldan başlamak üzere çok daha az sayıda Osmanlı’ya göç etmiş olan Yahudiler’dir…[5]

Avrupa’daki antisemitist dışlamalarla Çarlık Rusya’daki pogromlar (etnik nedenlerle bir gruba karşı yapılan şiddet eylemleri) ve 1917 Devrimi üzerine Türkiye’ye yerleşmeyi yeğlemiş olan Aşkenazlar’ın tümü aslen Yiddiş, daha entelektüel çevreleri ise Almanca konuşmaktaydı. 20. yüzyılın başlarında ağırlıklı olarak Galata ve Beyoğlu yörelerinde oturmakta ve birçoğu yaz aylarında günübirlik olarak adalara, özellikle Burgazadası’na gitmekteydiler… Yıllar ilerledikçe ve ekonomik durumları düzeldiğinde aralarında birçok aile orada yazlık kiralamaya başlamış, kimileri daha sonraları birer daire edinebilmiş, en varlıklı olanları ise kıyıda müstakil evler yaptırabilmişti. Bunların arasında Adler kardeşleri (iki aile), Bornştayn, Çerniyak, Goldenberg kardeşleri (iki aile), Grünberg kardeşleri (iki aile), Hornfeld, İnzelberg, Katz, Kornfilt kardeşleri (iki aile), Sigalla, Şönman ve Zilbergleit aileleri sıralanabilir (neredeyse tamamı T.C. vatandaşı olduklarından, Almanca kökenli isimlerinin yazılışını Türkçe imla kurallarına göre kaydettirmişlerdi). Yanı sıra, Sefarad kökenlilerle evlenen bazı Aşkenazlar, eşlerinin yaşam tarzına uymaya başlayarak kimi gelenekleriyle ana dillerini kısmen de olsa geride bıraktılar.

Bu türden birer örnek oluşturan Burgazadalı Benbanaste kardeşlerinden Jaymi Bey ile görüşürken 1884 Rostov doğumlu büyükbabaları Vladimir Flack’ın 1917 Bolşevik Devrimi’nden kaçtığını, nehirleri yüzerek geçtiğini ve bir çöp kamyonuna gizlenmiş olarak Osmanlı topraklarına geldiğini öğreniyoruz… Dersaadet’e yerleştiğinde dişçilik mesleğini sürdürmeye başlamış olan genç Vladimir, onun gibi Aşkenaz bir genç kız olan Henriette Pardovitz ile evlenir. Eşinin Avusturya/Ukrayna kökenli ailesiyse 1900 yılından başlamak üzere Burgazadası’nda yazlıkçıydı… 1926 yılında “Vladi”sini kaybettikten sonra Henriette, üç aylık kızı Oliçka ile anne babasının yanına, kendi çocukluğunu geçirmiş olduğu Ada’ya gelmeyi sürdürür. Pardovitz’lerin o yıllarda Sait Faik Abasıyanık’ın anne babası ile arkadaşlık bağları varmış ve kendilerini “katıksız” Burgazlı olarak görüyormuşlar. Ne var ki yıllar içinde zorlaşan yaşam şartları nedeniyle artık yazlığa gidemezler… Kızları Olga ise ancak varsıl Sefarad Tüccar Albert Benbanaste ile evlendikten sonra Jaymi’nin doğduğu 1959’da yeniden “Burgazlı” olmuş.

S.Faik’in Anne ve Babası; Henriette ve “Oliçka” Flak, 1930’lar Ortası (Jaymi Benbanaste’nin izniyle)

Yukarıdaki kısa soyağacı incelemesinden anlaşıldığı kadarıyla, “dördüncü kuşak” Burgazadalı sayılan Jaymi Benbanaste’nin anne tarafından dede ve anneannesi Pardovitz’ler, geçtiğimiz yüzyılın hemen başında Ada’ya ilk yerleşen Aşkenaz ailelerinden olup yetişkin kızları ise beşinci kuşak Burgazlı’dır. Bu bağlamda Avusturyalı, Aşkenaz Yahudisi ve Alman asıllı ailelerin 1895, 1900 ve 1924 yıllarında Burgazadası’na peyderpey yerleşerek bu küçük toprak parçasını ana dilleri aracılığıyla birkaç kuşak süresince göreceli olarak “Almanlaştırmış” olduklarını saptayabiliyoruz – ancak ne yazıktır ki bu tarihî çeşnilerin izleri, gittikçe çam iğnesi ve kozalakların, dalgalarla kumların altında kaybolup gidiyor…


 

[2] Yiddiş, Orta Çağ Almancası, İbranice ve Rusça/Lehçeye bağlı bazı yerel sözcüklerin karışımından oluşmuş, günümüzde de bazı Yahudi çevrelerinde kullanılagelen bir dildir.

[3] Bu aileler ve Avusturya kökenli dinî kurumlar hakkında daha geniş bilgi için bkz. R. Schild Canlı Bir Etnografik Müze – Burgazadası, İstanbul: Adalı Yayınları; 2. basım, 2023.

[4] Bu aileler ve genel olarak “Boğaziçi Almanları” konusu için ilk dipnotumuzda belirtilmiş olan çalışmanın yanı sıra, Anne Dietrich’in Deutschsein in Istanbul; Leske & Budrich, Opladen, 1998 kitabına başvurulabilir.

[5] Dünya ve Türk Aşkenazlar’ı için ayrıntılı bilgiler için bkz. a) R.Schild (Savunmanın Son Çaresi: Gülmek, Mozaik Yayınları, İst. 2014; b) E.Frayman  / M.Grosman / R.Schild; Yüksekkaldırım’da 100 Yıllık Bir Sinagog – Aşkenazlar; Tiryaki Yayınları, İst.2000


Yayınlanma Tarihi: 06 Kasım 2026  /  Son Güncellenme: 07 Kasım 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.