
Büyükada iskelede annem, ben, Fahrelnisa teyze, babam, Bob amca ve Ömer
Ahmet Erner 1958 doğumlu ve Şakir Paşa’nın kızı Ayşe Hanım’ın torunu. Çocukluğunu yazları adada, Şakir Paşa köşkü terk edildikten sonra satın aldıkları Kumsal’daki ahşap bir yalıda babaannesi ve tüm aile fertleriyle beraber geçirdi. Babaannesi Ayşe hanım, babası eski Viyana Büyükelçisi Erdem Erner, annesi son Hatay başbakanı Dr. Abdurrahman Melek’in kızı Gökçen Melek Erner’dir. Yalılarına zaman zaman Şakir Paşa ailesinin diğer fertleri de ziyarete gelmişlerdir. Şimdi çocukluktan başlayarak bu ailenin yaşamını, köşk içindeki yaşam ortamıyla- o dönemde köşk sakinlerinin adadaki yaşamlarının nasıl olduğunu öğrenmeye çalışacağım.
Ahmet Erner benim adadan çocukluk arkadaşım; zaman zaman ben de evlerinde bulundum, aileyi yakından tanıma fırsatı buldum. O nedenle senli benli ve samimi ifadelerle bir röportaj yapacağız.
NB: İlk hatırladıklarınla —ada ile ev ve aile ile ilgili— başlayalım istersen.
AE: Biliyorsun rahmetli babamın Londra Büyükelçiliği’nde baş kâtip olduğu dönemde, 1958 yılında Londra’da doğmuşum. Biz adadaki evi 1964 veya 1965’te aldık hatırladığım kadarıyla; bizim Altınordu Caddesi sahilindeki evi. Ahmet dedem hayattaydı o zaman. Ayşe nineme (Şakir Paşa’nın kızı) hep “Ninası” diye hitap ederdim çocukken. Ayşe ninem, annem ve babam Büyükada’ya eve bakmaya geldiğimiz günü hatırlıyorum. Bir Rum madamdan almıştık o evi. Hatta evi aldığımız günün fotoğrafı var bende bir yerde; onu bulursam koyabiliriz.

Ayşe ninem ve Ahmet dedem Büyükada’da bizim eski evin çardak bölümünde. Bu fotoğrafı ben çekmiştim 1967 yazı. Aralarındaki aşkı görüyorsun..
NB: Peki, bu daha önce satılmış olan köşk ile 65’te aldığınız ev arasındaki dönemde aile adada mıydı?
AE: Ev satın alınmadan önce yazları Anadolu Kulübü’nde kalırdık. Biliyorsun, Şakir Paşa Köşkü’nün arazisi o zamanlar varisler tarafından Lunapark olarak kiraya verilmişti; Haldun abi ile Ferit abi işletiyorlardı. Şehbal Sokak üzerindeki eski Şakir Paşa Köşkü içinde de birçok farklı kiracı vardı. Varis sayısı çok fazla olunca kimse bir şey paylaşamamıştı ve nihayetinde orası satıldı. Çocukken, çok küçükken babaannemle o köşke bir kere gittiğimizi hatırlarım; yani çok bulanık bir hafızam var. Belki dört-beş yaşındaydım, içini gezmiştim, o merdivenleri falan. Bayağı bakımsız bir haldeydi.
Sen bizim sahildeki evi hatırlıyorsun; eski hali, yıkılmadan önce —yani yıkılıp yeniden yapılmadan önce.

Büyükada’da saat meydanında emektar kutu fotoğrafcının çektiği resim 1976
NB: Evet, tabii ki.
AE: Orada eve bakılmıştı, ev beğenilmişti, satın alınmaya karar verilmişti. O yazdan sonra biz her yaz adaya giderdik, 65’ten sonra. Alt katta biz otururduk; babaannem, Ahmet dedem orada yazı geçirirlerdi. Babam o sırada Hamburg’da başkonsolostu. Almanya’dan geldiğimizde bütün yazı adada geçirirdik, yani üç ay falan adada kalırdık.. Babam ise sadece üç-dört hafta izin kullanırdı.

Kadıköy’de Ahmet dedem, Ayşe ninem ben ve Ömer
NB: Senin ismini Ahmet dedenden “kopyala-yapıştır” yapmışlar galiba.
AE: Evet, onun adı Ahmet Faik Erner, ben de Ahmet Faik Erner’im. Ama bir de babaannem, rahmetli Ayşe ninemin Salihat-ı-Nisvan ile ilgisi varmış ve orada Şeyh Yusuf Efendi diye biri varmış. Oradan, Şeyh Yusuf Efendi’ye büyük hayranlığından dolayı babaannem tutturmuş, “Ahmet’e Yusuf ismini verelim” diye. Benim nüfustaki ismim onun ismiyle, “Yusuf Ahmet Faik Erner” diye geçer.

Dedem Ahmet Erner’in Hayat Tarih Mecmuasındaki röportajı
NB: Resmen öyle miydi?
AE: Resmen nüfusta “Yusuf Ahmet Faik Erner” diye kayıtlıydı. Bir de Fahrünnisa teyze demiş ki: “Bu çocuğa bir Mürit ismi koyalım.” Ama Mürit ismi nüfusta kayıtlı değil, “Yusuf Ahmet Faik” kayıtlı. Neyse, babaannemle her yaz adaya giderdik; Ahmet dedem de hayattaydı.
NB: Biraz babaannenle Ahmet dedeyi konuşalım o zaman.
AE: Ahmet dedemle babaannemin büyük bir aşkları vardı, sonuna kadar. El ele tutuşurlardı; “canım, ciğerim”… Hakikaten aşkları görünürdü. Ahmet dedem otoriter bir adamdı. Atatürk’ün sınıf arkadaşıydı, Harbiye’den. Türkiye’nin ilk polis teşkilatını kuran polis müdürü. Ahmet dedem aslen Bursalı’ydı. Soyadı kanunu çıktığında bizim soyadımız önce galiba Oduncu olacakmış, ancak Ahmet dedem bunu pek içine sindirememiş ve sonra iki çocuğunun isimlerinin ilk hecesini alarak birleştirmiş, yani babam Erdem’in “Er” kısmını ve halam Nermidil’in “Ner” kısmını alarak birleştirmiş ve böylece Erner soyadımız ortaya çıkmış. Üstelik bu soyadı İngilizce, Almanca gibi birçok dile de yatkın olduğundan dolayı bayağı evrensel sayılır. O zaman —hatırlarsan— Hayat Tarih Mecmuası vardı; orada Ahmet dedemin büyük bir röportajı vardır. Ahmet dedem 67’de rahmetli oldu; işte 65-66-67 yazlarını beraber geçirdik.
Ahmet dedemle ilgili en büyük hatıralarımdan biri de şu: Adapazarı depremi hangi seneydi, 66 ya da 67 yazı mıydı? Büyük bir deprem olmuştu, o depremi Büyükada’da bayağı hissetmiştik, yerden bir gümbürtü koptu, garip sesler gelmeye başladı. O sırada evdeydik ve Ahmet dedem beni kaparak kapı eşiğinin altına koydu, anladı deprem olduğunu. Ben çocuktum, ne olduğunu pek anlamamıştım. Ahmet dedem 67 kışında rahmetli olduğunda babam Hamburg’da başkonsolostu. Seksen sekiz-seksen dokuz yaşındaydı. Ondan sonra babaannem her yazı adada geçirdi. Babaannem ise 78’de rahmetli oldu. Sen babaannemi hatırlar mısın?

Babaannem Ayşe ile Pakistan’da babam büyükelçiyken
NB: Tabii canım, Ayşegül bile hatırlıyor.
AE: Babaannem kışları Kadıköy’de otururdu; Nail Bey Sokak’ta bizim Erner Apartmanı vardı. Dedemindi; Moda Caddesi ile Nail Bey Sokak’ın köşesi. Nail Bey, Kadıköy Şifa Yurdu’nun olduğu, Caferağa’daki sokaktır. Nail Bey Sokak’la Moda Caddesi’nin köşesi —bütün o köşe— arkada büyük bir otopark vardı, Murat Otopark; o arazi dedeme aitti. Ahmet dedem her torunu doğduğunda bir ağaç dikmişti araziye. Benim de bir ağacım vardı, şimdi ne oldu bilmiyorum ama oradaysa hala artık yıllanmış bir ağaç olmuştur! Ön tarafta, Moda Caddesi üzerinde Şükran Apartmanı vardı; Nail Bey Sokak tarafında da Erner Apartmanı vardı. Babaannem, Erner Apartmanı’nın birinci katındaki dairede otururdu, kışları orada geçirirdi.

Babaannem Ayşe ile bizim ev sahilinde
NB: Babaannenin diğer kardeşleriyle görüşmesi nasıldı? Onlar adaya gelir miydi?
AE: Her yaz —hatırlarsan— Aliye teyze gelirdi, adada bizde kalırdı. Aliye teyzenin çok renkli bir kişiliği vardı; dizideki gibi, yerinde duramazdı. Aliye teyzeye en çok benzeyen kişi… hani konumlandırmak gerekirse, vaktiyle Nisa Serezli’nin “Tatlı Kaçık” diye bir piyesi vardı, tiyatro. O Nisa Serezli’nin canlandırdığı “Tatlı Kaçık”ı ben Aliye teyzeyle birebir özdeşleştiririm. Aynı o tipte bir kişiliği vardı Aliye teyzenin, hatırlarsın. Adaya gelişi bile ilginç olurdu. O zamanlar vapurdan inince memurlar çıkışta bilet toplardı hatırlarsan. Memur bileti istediğinde Aliye teyze el çantasını boşaltmaya başlar içinden neler neler çıkmaz…. fırçalar, rujlar, parfümler, eşarplar, cüzdan, şeker, çikolata vs. vs. Ama ortada hala bilet yok! Bu arada Aliye teyze memuru bezdirene kadar hayat hikayesini de anlatır ve en sonunda çantanın en dibinde bileti bulurdu. Bunu seyretmek bile tiyatro gibiydi. Aliye teyzenin kışlık evi Tünel’deydi, Beyoğlu’nda. Evin içinde her türlü gravür vardı. Benim bu evde de şu anda Aliye teyzenin gravürleri var; iki tane göstereyim sana, şurada.
NB: Güzelmiş. Neyse, röportajda bunu nasıl olsa gösteremeyeceğiz ama o resimleri yollarsan belki o şekilde paylaşılabilir.
AE: Aliye teyze her yaz gelir, adada kalırdı. Babaannemle tam iki kız kardeş, aralarında kâh şakalaşır kâh atışırlardı. Babaannem ablası olarak onu hep şarlardı, aynen dizideki gibi çünkü Aliye teyze o yaşına rağmen hala yaramaz bir çocuk gibi davranırdı. En önemli şeylerden biri: bizlerden gizli bir şey konuşacakları zaman bir anda Rumca konuşurlardı aralarında. Fransızca da konuşurlardı ama hemen Rumca’ya dönerlerdi – çocuklar anlamasın diye. Mesela babaannem Fransızca, Rumca, İngilizce konuşurdu, su gibi. Aliye teyze de aynı şekilde. Fahrünnisa teyze o sırada Ürdün’de prensesti; o da yazları gelirdi. Hatırlar mısın bilmem, bizim evin girişinden iki eve girilirdi: sağda bizim ev, solda öbür ev vardı. O evi bir yaz Fahrünnisa teyze kiralamıştı, bütün yazı orada geçirmişti. Ürdün’den gelirdi. Şunu da hatırlarsın: Fahrünnisa teyze çok bonkör biriydi. Mesela “Ahmet, canım dondurma çekti” der, ben çarşıdan dondurma getirirdim, şak diye bana 100 dolar verirdi. “Ahmet, bana şunu getir, bunu getir” der, bir şey getirdiğimde hemen şak diye 50 lira, 100 lira verirdi. Ben o sıralarda adada, iskelenin yanındaki köşede Yapı Kredi’de bir hesap açmıştım. Fahrünnisa teyze her para verdiğinde gidip hesaba yatırırdım. O sırada İngiltere’de Sheffield Üniversite’sinde öğrencisiydim; ilk müzik setimi Fahrünnisa teyzenin verdiği paraları biriktirerek satın almıştım. Fahrünnisa teyze dediğim gibi, çok bonkördü. Kendisi Ürdün’de prenses olduğu için tacı vardı ve bu tacından pırlantalar koparır koparır anneme ve Nermidil halama verirdi. Eli açık, çok bonkör biriydi. Bir de Aliye teyzeyi babaanneme şikâyet ederlerdi, “yaramazlık yapıyor” diye, yaramaz çocuk gibi: “Aliye, yapma şunu, yapma bunu”. Bak, bir de Fahrünnisa teyzeyi söyleyeyim: İtalya’da, Ischia diye bir yerde kendine bir yazlık almıştı. Ona “Burayı niye aldın?” diye sorduğumda, “Burası bana Büyükada’yı hatırlatıyordu, onun için aldım” demişti.
Babaannem yazın adada, arada bir poker grubuyla otururdu. Arkadaşları gelir, deniz kenarındaki odada poker oynarlardı. Yalnız babaannenin bir alışkanlığı vardı. Poker masasında hep denize bakan sandalyeye oturur ancak arkasındaki duvarda kocaman bir ayna vardı ve diğer oyuncular onun elindeki oyun kâğıtlarını görürdü. “Babaanne, senin elini görüyorlar” derdik, gülerdi. Bizim evin emektarını hatırlar mısın? Yüz elli kilo ağırlığında, sürekli mutfakta oturup çok güzel yemekler yapardı; babaannemin emektarıydı, asıl ismi Seher’di ama biz ona “Habu” derdik. Bir de Şemsettin vardı; iki emektarımız vardı. Mutfağa girdiğimde bir bakardım Habu doğradığı salatalık kabuğunu alnına yapıştırmış şekilde otururdu. “Habu neden bunu alnına yapıştırıyorsun?” diye sorduğumda bana “Bu insanı güzelleştirir” derdi, ama gördüğüm kadarıyla ona bunun pek faydası olmamıştı! O zamanlar mutfakta büyük bir küpümüz vardı ve suyu küpten alıp içerdik. Üst katı önceleri ninem kiraya verirdi. Rahmetli Çelik ve Ateş’in babaları rahmetli Adnan amca ilk kiracımızdı. Daha sonraki yıllarda ise Nermidil halam, Hikmet eniştem ve kuzenlerim Murat ile Mete kalırdı üst katta yazları. Hikmet eniştemin Ark isimli bir teknesi vardı ve eniştem, Mete ve Murat ile birlikte tekneyle çapariye çıkmak çok keyifli olurdu.
Biliyorsun ben ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji’nde okudum. Rahmetli babam yurtdışında olmadığı zamanlar Ankara’da Dışişleri Bakanlığında görevli olurdu. Ankara’da bulunduğumuz dönemde her sömestr tatilinde babam beni Boğaziçi Ekspresi’ne bindirirdi; tek başıma Ankara’dan trenle Ayşe ninemin yanına gelirdim. Bu tren yolculukları çok hoşuma giderdi. Beni Haydarpaşa’da ninem Şemsettin ile birlikte karşılardı. Ankara’dan gelip Haydarpaşa’da inip İstanbul’un deniz havasını içime çekmek benim için büyük mutluluktu. Bütün sömestr tatillerini babaannemin yanında geçirirdim. Ninemin Kadıköy’deki evinin tam karşısında As Sineması vardı ve ninem beni neredeyse her gün sinemaya götürürdü. O zaman televizyon yok, eğlence diye kovboy filmleri – 1970’lerin tüm Clint Eastwood filmlerini orada izlemiştim “İyi, Kötü ve Çirkin” gibi.
Sonra babamın 1957 model bir Ford marka bir arabası vardı. Babam Chicago’da konsolosken onu satın almış ve Türkiye’ye döndüğünde o 1957 model Ford’u babaanneme vermişti. Babaannemin şoförü de vardı, Okan’la babaannem İstanbul’da nereye giderse o arabayla giderdi. O zamanlar Boğaz Köprüsü yoktu, araba vapuru kuyruğuyla karşıya geçerdik. Okan bana ilk araba kullanmayı öğretenlerden biridir.
Ayşe ninem her yere gecikmeden vakitlice gitmeyi severdi. Örneğin Büyükada’dan Kadıköy’e ineceği zamanlar iskeleye çok önceden giderdi. Diyelim ki saat 12 vapuru ile şehre inecek, ninem saat 9.30da iskelede olurdu 12 vapurunu kaçırmamak için. Bu arada 10 ve 11 vapurları kalkar ama onlara binmezdi ve 12 vapurunu beklerdi!
NB: Biraz babaannenin kardeşlerini anlatır mısın?
AE: Babamın Viyana’ya büyükelçi olduğu dönemde Fahrünnisa teyze Viyana’ya kalmaya gelmişti. Ben de İngiltere’den Noel tatiline Viyana’ya gelmiştim. Fahrünnisa teyze bir gün bana “Ahmet, bana şöyle dönen renkli ışıklar getir” dedi. “Allah Allah, nereden bulayım?” dedim. Gittim Viyana’da diskotek malzemesi satan bir dükkândan o dönen renkli ışıklardan aldım, getirdim; çok mutlu olmuştu. Büyükelçilikteki odasında rengarenk ışıklar yanıp sönüyordu. “Işıkları gördükçe ruhum açılıyor” falan derdi.

Ben, annem ve Fahrelnisa teyze Büyükada’da
NB: Peki ya diğer kardeşler?
AE: Elmadağ’da, Cumhuriyet Caddesi’nin hemen arkasında Füreya Hala otururdu ve ben Taksim’de Hollanda Bankası’nda çalışırken arada bir yürüyerek gider onu ziyaret ederdim. İnanılmaz güzel çay demlerdi; simsiyah, katran gibi olmuş bir çaydanlığı vardı ama o çayın tadını hiç unutamam. Her gün o çay demlenirdi. Füreya Hala, biliyorsun, bir seramik fırını vardı; büyük seramik fırını. Evin duvarları inanılmazdı. O zamanlar Fahrünnisa teyze ve Aliye teyze belki bugünkü kadar Türkiye’de, dünyada meşhur değillerdi ama Füreya halanın evinin tüm duvarlarında Fahrünnisa teyzenin tabloları ile Aliye teyzenin gravürleri vardı.

Aliye teyzenin gravürü.

1977 de Fahrelnisa teyzenin yaptığı Ahmet Erner portresi
NB: Aliye Hanım’ın ölümüyle ilgili hatırladıkların var mı?
AE: Aliye teyze Büyükada’da bizim evde kalırken aniden vefat etti. Şimdi, bizim evin bir ek odası vardı; girince tam karşıda, deniz tarafında, sol tarafta. Aliye teyzeyi orada yatırmıştık. Balıkçılardan büyük buzlar aldık, iki tarafına koyduk – yaz sıcağında bedenini korumak için. Ada Camii’ndeki cenazesinde ilk defa böyle, kocaman pembe bir şeye sarılı bir tabut… pembe, püsküllü bir örtü gibi bir şeydi, hatırlıyorum. Kendisi pembelere sarılarak gömülmek istediğini vasiyet etmişti. Aliye teyzenin cenazesi öyle olmuştu.
NB: Halikarnas Balıkçısı -Cevat Şakir- ile hatıran var mı?
AE: Babaanneme hep şunu sorardım: “Cevat dayı ile ilgili olay nedir?” diye. Babaannem “Bizim ailede bu tabudur, bu konu konuşulmaz” derdi. Hiçbir zaman o konuyla ilgili konuşulmazdı; aralarında da konuşmadıkları için ben de cevabını öğrenemedim. Bir keresinde Büyükada’ya yıllar sonra Fahrünnisa teyzenin oğlu Nejat gelmişti. Fahrünnisa teyze ile Nejat arasında kim daha büyük ressam diye bir rekabet vardı ve Fahrünnisa teyze ile görüşmüyorlardı. Polonya’da oturuyordu; Polonyalı bir eşi vardı. Türkiye’de askerlik yapmamış, Türkiye dışındaydı. Ailede gene herkes birbirine küstü ama babamla görüşürlerdi. Babam biraz —hani diplomat olduğu için— arayı bulurdu, çünkü çok tatlı bir insandı; hakikaten çok pozitif, hep muhteşem andığımız bir insandı. Rahmetliyi çok özlüyorum. Bak burada, evimde: babam burada rahmetli, bunlar da annemle olan resimler. Babamı her gün anıyoruz. Babamın “Davulun Sesi” kitabını okumuş muydun?
NB: Tabii canım, orada zaten bazı anılar var. O anılar daha çok kendi diplomat anılarıyla ilgili ama… Peki, şimdi biraz da annenin tarafına bakalım. Yani sonuçta son Hatay Devleti başbakanı Abdurrahman Melek’in kızı; biraz da onu dinleyelim…

Abdurrahman Melek
AE: Sana göstereyim, bu dedemin kitabı, görüyor musun? “Doktor Abdurrahman Melek.” Bunu, annesiyle ilgili kitabı yazan İsmet Melek —aile akrabası. Burada dedemin Hatay ile ilgili neler yapıp yapmadığı, mücadelesi, kurtuluşu… Dedem çok otoriter bir adamdı; kurallara çok bağlıydı. Ben, babam Pakistan’a tayin olduğunda Ankara’da dedem ve teyzemin yanında kaldım; yani ortaokul-liseye giderken dedemle, teyzemle yaşadım. Teyzem, Erdem Melek bana ve kardeşim Ömer’e annelik yaptı. Kendisi hiç evlenmemişti ve bizler onu evlatlarıydık. Liseyi bitirdiğim 1974 senesinde ODTÜ Elektronik Bölümünü kazanmıştım. ODTÜ’ye gitmeye başlamıştım ama o dönemdeki öğrenci olayları nedeniyle ODTÜ kapanmıştı ve ne zaman tekrar açılacağı belli değildi. Rahmetli babam “Görünüşe göre burada okuyamayacaksın seni üniversite için İngiltere’ye yollayalım” dedi; İngiltere’ye gitmem öyle gerçekleşti. Abdurrahman dedem bana çok alışmıştı ve İngiltere’ye gitmemi hiç istememişti. Bana döndü “Oğlum, gitme İngiltere’lere gel, sana şurada bir çorapçı dükkânı açayım, Ankara’da yaşa” dedi. Hatay Devleti Türkiye’ye ilhak olduktan sonra CHP milletvekilliği yapmıştı. Anadolu Kulübü’nün de yönetim kurulu üyesiydi. Büyükada’da Anadolu Kulübü’nün içinde, duvardaki resimlerde dedemin de resmini görürsün.

Hatay Devleti başbakanı dedem Abdurrahman Melek ile ben
NB: Daha ziyade adayla ilişkilerini merak ediyorum.
AE: Bizim ailenin oluşması, benim doğmam, Büyükada’dan kaynaklanıyor – şöyle söyleyeyim: Abdurrahman dedem her yaz gelip Anadolu Kulübü’nde kalırdı, oğlu Faik dayımı da adaya getirirdi. Faik dayım – yani annemin abisi – ve babam, seninle benim tanışmamız gibi, adada tenis kortlarında tanışıyorlar. Babam da tenis oynuyor, Faik dayım da tenis oynuyor; Anadolu Kulübü’nde tenisle tanışıyorlar, iyi arkadaş oluyorlar. Babam o zamanlar lisede, Saint Joseph’te; ikisi de Galatasaraylı. Babam diyor ki: “Ben mezun olunca Ankara’ya Mülkiye’ye gideceğim, diplomat olacağım; sen de gel, ol.” Öyle oluyorlar. Sonra babam en iyi arkadaşının kız kardeşiyle evleniyor; yani annemle. İşte Abdurrahman dedem Anadolu Kulübü sayesinde hep adaya geliyor; babam da dayım da orada tanışıyor. Ailelerin oluşması hep Büyükada sayesinde olmuştur yani.
Büyükada’da bizim Şakir Paşa ailesinden tek kalan babaannemdir. Aliye teyze gelip bizde kalırdı; Fahrünnisa teyze Ürdün’den gelip bizde kalırdı —prensesti ama otelde kalmazdı, o da gelir bizde kalırdı. Bak, bizim Şakir Paşa ailesindeki en ilginç karakterlerden biri de Füreya’nın kardeşi olan Şakir Koral amcadır. Şakir amcayı hatırlar mısın? Şakir amca hasta Galatasaraylıydı, bak. Şakir amcanın renkli kişiliğinden birkaç örnek vereyim sana. Şakir amca mesela adaya geldiği zaman iskelede bütün dükkânlara girer, politikacı gibi herkesin elini sıkmaya başlardı. Herkes de “Ne haber, ne haber, ne haber” – sanki önemli bir adam geldi. Herkesle böyle el sıkışır, öperdi. Beni ilk Galatasaray maçına götüren de Şakir amcadır: Şakir amcanın bir huyu vardı: bilet falan almazdı. Direkt ceketini, kravatını giyer, şeref tribününe gider, “Ne haber?” diye adamın elini sıkar, içeri girerdi. “Kim bu adam?” falan demeden. Kaç kere öyle oldu. Öbür huyu da şu: Şakir amca Güzelbahçe Sokak’ta otururdu, Amerikan Hastanesi’nin sokağında. Her cumartesi veya pazar ceketini, kravatını, böyle papyonlu-mapyonlu giyer, Hilton’a ya da başka bir yere giderdi. “Orada birisinin düğünü var nasıl olsa” der, düğüne misafirmiş gibi girer, herkesin elini sıkardı. Gelin tarafı damat tarafı zanneder, damat tarafı gelin tarafı zanneder… “Kim bu adam?” diye kimse bir şey demez. Her hafta bir düğüne giderdi. Öyle bir huyu vardı Şakir amcanın; tipik “Şakir Paşalığını” gösterirdi orada.
NB: Bayağı enteresanmış o da.
AE: Bir de bak, Raad amca çok enteresan —Ürdün Prensi Raad amca, Fahrünnisa teyzenin oğlu. Sen Raad amcayla tanışmış mıydın?
NB: Yok, ben tanışmadım.
AE: Hiç öyle kraliyet ailesi falan gibi değildi; çok mütevazı, çok sempatik, çok cana yakın. Hâlâ yaşıyor Raad amca, şu anda 96 yaşında, Ürdün’de, maşallah. Çok sempatik bir adamdır. Raad amca da yazları Büyükada’ya gelir kalırdı. O zaman Ürdün’de spor bakanıydı kendisi. Bana dedi ki: “Adada kalırken bir maç varsa gidelim.” O zamanlar sezon başında Spor Yazarları turnuvası olurdu. Onu Galatasaray–Fenerbahçe maçına götürmeye karar verdim. Vapura bindik, Kadıköy’de indik, oradan dolmuş motoruna bindik Dolmabahçe’ye geçtik. Dolmuş motorunda tezahürat yapan taraftarlar ile Raad amca çok eğlendi! O tezahüratlar, bilmem neler… “Harika!” falan dedi.
Raad amcanın büyük oğlu Zeidi zaten neredeyse Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri oluyordu, o seçimi kaybetti. İki aday vardı, biri oydu; aynı zamanda Amerika’nın büyükelçisiydi. Onlar bir yaz adada kaldılar, hep beraberdik. Sarışın üç oğlu vardı; anneleri Mejde yenge İsveçliydi. Adada onlarla da çok güzel bir zaman geçirmiştik. Ürdün’de ona büyük bir doğum günü partisi vermişlerdi. Ürdün Kralı Abdullah da geliyor, ona büyük pasta getiriyorlar.
NB: Dizi için ne düşünüyorsun?
AE: Renklendirmek ve dramatik hale getirmek için diziye ekledikleri var. Aslında Şakir Paşa’nın öldürülme hikâyesi hâlâ belirsizdir. Babaanneme sorduğumda söylemezdi ama büyük ihtimalle bu para-borç meselesi yüzündendir. Sonra para meselesi, büyük ihtimalle bu Afyon’daki çiftlik ve para meselesinden dolayı. Ailenin asıl kökeni Afyon’dan kaynaklanıyor mesela.
Siyah-beyaz televizyon çıktığında bizde adada bir televizyon vardı; deniz kenarında anteni sağa sola çevirip Çamlıca’ya doğru düzeltmeye çalışırdık. Tek kanallı zamanlar ve 1974 Dünya Kupasını maçlarını seyredebilmek için. Babaannem maçları kaçırmazdı, Dünya Kupası maçlarını mutlaka seyrederdi; son zamanlarda futbola merak sarmıştı. En çok hatırladığım şey de şu: Kadıköy’de bir piyano vardı; babaannem Tchaikovsky’nin iki numaralı piyano konçertosunu büyük bir enerjiyle çalardı; her geldiğinde çalışını hiç unutamam. Hatırlarsan, yaşamının son senesinde felç geçirmiş, sağ elini kullanamıyordu; piyanoya oturup sol eliyle çalar, sağ elini kaldıramazdı. İngilizlerin “frustration” dediği —tam Türkçe karşılığı yok, “hayal kırıklığı” diyeceğim ama tam değil— o duyguyla sinirlenirdi, “çalamıyorum” diye. Hatırlarsın sen.
NB: Gençlik dönemin sana ne ifade ediyor? Bir “ada âşığı” olarak adada radyo yayını yapmıştın.
AE: Sana şunu gerçekten söyleyeyim: Dünyada en mutlu olduğum yer… rüyalarımdan bahsediyorum. Büyükada’ya her gittiğimde hep mutlu oldum. Hatta babaannem evi Eylül’de kapatırdı; ben adada kalmak isterdim ve Çelik ile Ateş’lerde kalırdım, bir-iki hafta daha kalabilmek için. Adada geçirdiğim günler sabah kalkar, denize girer, balığa çıkar, minyatür kale topu oynar, tenis oynardık; arkadaş ortamımız çok iyiydi. Sen de, Çelik de, Aydın da… O bizim grubumuz çok güzeldi. Akşamları büyük tur, küçük tur yapardık bisikletle. Resul’de tost ve limonata! En havalı bisiklet Çelik’te olurdu.
NB: Doğru, evet.
AE: Gece karanlıkta büyük tur, minyatür kale top oynardık; gece 11-12 falan oynardık, hatırlarsan. Bir keresinde topu attık, bir camı kırmıştık. Adanın benim için ayrı bir anlamı var. Zaten aile mezarlığımız Büyükada’da sonunda oraya gideceğiz.
NB: Adadaki diğer hatıraların?
AE: Adada sabah uyanıp çarşıya gider, fırından sıcak ekmek alırdım; babaannem yollardı, eve gelene kadar yolda ekmeği yer bitirirdim. Anadolu Kulübü’nde kaldığımız zamanlar da kahvaltıdaki beyaz peynire bayılırdım. Anadolu Kulübü’nün kapısında Ömer Efendi ile her gün şakalaşmak… Rahmetli Ömer Efendi’nin dedemden dolayı bize büyük saygısı vardı, çünkü dedem eskiden yönetim kurulundaydı. Her geldiğimizde —ben üye bile değildim— Ömer Efendi, “geç” derdi. Bir keresinde eski binada yangın çıkmıştı ve bunu takiben üye çocuklarını indirimli üye yaptılar Böylece üye olmuştum.
Sevdiğim şeylerden biri de şuydu: Büyükada’daki Museviler, Rumlar, Ermeniler… bak, o, adanın kültürünü oluşturuyorlardı. O çok değişti şimdi. Tamamıyla farklı bir kültür adaya hâkim artık. Eski ada romantizmini özlüyorum.
NB: Ekleyeceğin bir şeyler var mı?
AE: Fahrünnisa teyzenin kızı Şirin teyzeden hiç bahsetmedim henüz. Kendisi diziye ilham olan “Şakir Paşa Ailesi – Harika Çılgınlar” kitabının yazarıdır. Şirin teyze tiyatro sanatçısıydı ve çok renkli bir kişiliğe sahipti. Bir gün sinemaya Jack Nicholson’un The Wolf isimli filmini izlemeye gitmiştim. Bir baktım Şirin teyze bu filmde! Aileden birinin bir Hollywood filminde oynuyor olması bayağı heyecanlandırmıştı beni. Şirin teyze bir odaya girdiğinde tüm dikkatleri üzerine çekerdi. Onun bulunduğu ortamlarda başkalarına konuşma fırsatı pek düşmezdi ve biz onun anlattığı hikayeleri ilgiyle dinlerdik. ABD’de Princeton’da otururdu ve orada üniversitede tiyatro dersleri verirdi. Türkiye’yi her ziyaretinde mutlaka Büyükada’ya gelirdi. 1988 yılında ABD’ye gittiğimde Princeton’da onu ziyaret etmiştim. Eşi Bob amca ile birlikte beni çok güzel ağırlamışlardı. Şirin teyze o dönemde kitabı henüz yeni yazıyordu. Orijinalini İngilizce olarak yazmıştı ve taslak halindeki bazı kısımlarını okuma fırsatım olmuştu. Dürüst olmam gerekirse o dönemde bizim aile hikayesinin bu kadar ilgi çekeceğini ve bir TV dizisine dönüşecek olduğunu hiç düşünmemiştim.

Bu Büyükada’da (arkadaki Nadi’nin köşkü) Şirin, babam, annem ve ben
Babaannemim diğer kardeşi Suat dayı da Side balıkçısı olarak bilinirdi. 1971 yılında Alanya’ya tatile gittiğimizde kendisini Side’de ziyaret etmiştik. O dönemde eşi Mizu yenge ile birlikte Side’de bir pansiyon işletiyorlardı. Bize harika bir balık ziyafeti çekmişlerdi. O yemeğin tadı hala damağımdadır. Onun da çok renkli bir kişiliği vardı ve II. Dünya savaşı sırasındaki ajanlık hikayelerini ilgiyle dinlerdik.
NB: Çok teşekkürler Ahmet’ciğim, sizin ailenin zaman zaman ev ortamında bulunmama rağmen bilmediğim birçok anını öğrendim. Çok farklı özellikleri olan renkli aileni ve seni tanımış olmaktan dolayı çok mutluyum.
Yayınlanma Tarihi: 08 Ağustos 2026 / Son Güncellenme: 08 Ağustos 2026
Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.
Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.