Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 254 - Ağustos 2026      Adalar’da Belediye Başkanı Olmak Zor Zanaat

Adalar’da Belediye Başkanı Olmak Zor Zanaat


Çocukluğumdan bu yana Kınalıada’da kimi zaman yazlıkçı kimi zaman kışlıkçı olarak yaşamış olsam da, uzun bir süre Adalar’daki yerel siyasetin işleyişiyle pek ilgilenmemiştim. İlçe merkezi Büyükada’da olduğundan, “resmi” kurumların seçilmiş ya da atanmış yöneticileriyle karşılaşmam da mümkün değildi. Doğrusu onların da Kınalı’ya gelme ve bizlerle ilişki kurma niyetinde olduklarını zannetmiyorum. Gençlik günlerimden hatırladığım, seçim dönemlerinde Belediye Başkan adaylarının kışın sayıları azalan çarşı esnafına ya da kahvede oturan yaşlılara kendilerini göstermeleriydi. Genel olarak gündelik yaşamda adalı kışlıkçıların muhatabı muhtar, polis, postacı ya da itfaiyeci gibi görevliler olurdu.

Adalar ve Adalar’daki yerel siyasetin işleyişi konusunda doğrudan araştırma yapmamış olsam da, mesleğim nedeniyle, toplumsal değişme, göç ve yerel siyaset konularına ilgi duyduğumdan bazı konuları yorumlayabiliyorum. Aslında, Adalar Belediyesi’ne yapılan son operasyon beni bu yazıyı yazmaya sevk etti. Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’la hiç tanışmasam da Kınalı’da yaptıklarını izliyor ve sosyal medya kanalları sayesinde onun belediyecilik anlayışıyla ilgili bazı düşünceler geliştiriyordum. Çevreci ve kültürel korumacı aktivistlerin, faytonların kaldırılması için yapılan gibi, bazı protestolarından da, aynı çevrelerle az çok teması olan biri olduğumdan, ister istemez haberdardım.

Benim gözlemlediğim kadarıyla, adalı aydınların bir kesimi nostaljik/apolojik duygularla, Osmanlı’nın dinsel açıdan kozmopolit yapısını yansıtan kültürel değerlerin, bir kesimi ise daha güncel akımlara bağlı kalarak çevrenin ve doğal değerlerin korunması için çaba gösteriyorlar. Hemen her adanın birbirinden farklı geçmişe, farklı kimliğe farklı doğal ve kültürel değerlere sahip olduğunu biliyoruz.  Bu anlamda, Adalar’ın doğal ve kültürel sit alanı olarak yasalarla korunmuş olması ve bu duyarlılığın toplumda halen canlı olarak devam etmesi çok önemli.  Belki de bu sayede adalardaki bu eşsiz değerler günümüze kadar yaşayabildi.

Diğer taraftan, Adalar da, İstanbul’un tümü gibi, göç dinamiklerinin etkisinde kaldı ve sonuçta Adalar’ın kent içindeki göreli konumu ve anlamı hem kentliler hem de adalılar için değişmeye başladı. Son elli yıldır gerçekleşen toplumsal değişimi esas olarak köylülükten çıkış olarak tanımlayan sosyal bilimcilerin yaptığı araştırmalar kente yeni gelenlerin en önemli etkisinin iş ve konut piyasasındaki enformel ilişkileri yaygınlaştırması olduğunu gösterdi.  Aynı şekilde İstanbul’un yerel siyasetiyle ilgili araştırmalardan da kentte hemşerilik ağları, güvene dayalı ilişkilerin artmasıyla, siyasal partilerin kayırmacılık yapmayı oy devşirme amacıyla kullanmaya başladıklarını öğrendik.

Bu araştırmalardan ben, İstanbul’un da Adalar’ın da geçmişini yaşatabilmenin ancak bugününü anlamakla mümkün olabileceğini öğrendim. Bu noktada, Adalar’ın sadece geçmişinden ibaret olmadığını, oraları korumak için orada geçmişte yaşanmış olanlar kadar orada halen yaşayanların kim olduklarının bilmemiz gerektiğini bana düşündüren bazı geçmiş faaliyetlerden söz edeceğim. Marmara Üniversitesi’nde çalıştığım dönemde yazlarını Burgaz’da geçiren Halil Nadaroğlu ile tanışmıştım. Nadaroğlu Kınalıada’da yaşadığımı öğrenince kendisinin düzenlediği bazı faaliyetlere beni de dahil etmişti. Bu faaliyetlerden biri adada yaşayan ilkokul öğrencileri arasında düzenlenen “Adalarda Kışlık Yaşam” adlı bir kompozisyon yarışmasıydı. Benim de jüri üyesi olduğum bu yarışmada ilgimi çeken, çocukların yazdıkları kadar adalı jüri üyelerinin dikkatleri ve özenleriydi. Nadaroğlu’nun bir başka faaliyeti ise Adalar’ın sorunları hakkında yapılan bir toplantıydı. Bu toplantıda beni etkileyen hocam Mübeccel Kıray’ın Adalar’daki gecekondulaşmayı ve anlamını vurgulayan konuşması oldu.  Bu tür faaliyetler aslında Adalar’ın korunması için kışlıkçıların sorunlarının nasıl çözümlenmesi gerektiğinin de tartışılması gerektiğini gösteriyordu. Nitekim, ada yaşamına sonradan katılan gecekonduluların deneyimi adaların bugününü de geleceğini de etkileyecekti.

Gelelim günümüze… Son yirmi yıldır içinde yaşadığımız “inşaat ve istihraç” ekonomisinin sonuçlarını Kınalıada’da da gözlemlemiştim. Bu gözlemlerimi basitçe şöyle anlatabilirim: “Önce ada kıyısındaki çakıllar inşaat malzemesi olarak yağmalandı, bir süre sonra da denize atılan inşaat molozları sürtüne sürtüne yeni çakıllar haline dönüştü ve ada kıyısına sürüklendi…” Buna rağmen çoğumuz, Adalar’dan İstanbul’un Anadolu yakasına bakıp son halini gördüğümüzde Adalar’ın başına geleni belki de önemsemeyebiliriz. Özellikle, çılgın projelerin revaçta olduğu dönemde bütün adaları birbirine bağlayan köprülü otoyol projesi gibi fantastik projelerden kurtulmuş olmamıza da şükredebiliriz.

Esas olarak Adalar her zaman birbirinden farklı çevrelerin, farklı nedenlerle ilgi odağında oldu. Peki bugüne baktığımızda acaba Adalar’ın gerçek sahibi kim ya da böyle birileri var mı? Acaba adaların sahibi az sayıda kalan yerlisi mi? Sürekli el değiştiren ama yasalara uygun ya da yasalara uydurularak üretilmiş irili ufaklı evlerin mülk sahibi yazlıkçılar mı? Yoksa onların kiracıları olan yazlıkçılar mı? Yoksa birkaç nesildir burada yaşayıp artık kendilerini buralı hisseden gecekondu sakinlerinin kışlıkçı çocukları mı?  Yoksa İstanbul’un kargaşasından kaçıp buraya sonradan yerleşen yaşlı okuryazarlar mı? Yoksa adaya günübirlik gelip nefes alan İstanbullular mı? Bu sorunun cevabını içtenlikle “biz” diye verecek olan onlarca farklı gruptan söz edebiliriz. Buna bir de etnik/dinsel açıdan kökenleri ya da siyasal görüşleri farklı olanları, burada hiç yaşamamış olsalar da Trump’ın kızı Ivanka gibi Adalar’a uzaktan ya da uçaktan bakarak sahiplenmek isteyen inşaat sektörünün güçlü aktörlerini de ekleyecek olursak, durumun ne kadar karmaşık olduğunu anlatabiliriz. Bu durumda, mevcut formel kurallara göre yönetmeye çalışan seçilmişlerin özellikle Belediye Başkanı’nın işinin ne kadar zor olduğunu belki daha iyi anlayabiliriz.

Adalar’da Belediye Başkanı seçilmenin ilk koşulunun seçmenlerin yani kışlıkçıların onayını almak olduğunu biliyoruz. Normal koşullarda, seçimle gelen yöneticilerin önceliğinin adanın bütün sorunlarını tüm yıl boyunca yaşayan kışlıkçılar olması gerekir. Ancak, biliyoruz ki bütün tatil yerlerinde olduğu gibi kışlıkçıların yaşamı da dolaylı olarak yazlıkçıların konforuna bağlıdır. Seçilmişler her zaman bu iki farklı baskıyı yönetmek durumundadır. İstanbul Adaları’nın seçilmişlerine eklenen bir başka sorumluluk da her gün yığınlar halinde Adalar’a gelen günübirlikçilerin beklentilerini karşılamak ve bunu yaparken de adanın doğal ve kültürel varlığını korumayı ihmal etmemektir.

Yetersiz kaynak ve personelle gündelik işleri bile güçlükle yürüten seçilmiş yerel yöneticileri zorlayan önemli bir konunun da imar mevzuatı olduğunu söyleyebiliriz. Yapısal sorunları olduğu için toplumdaki herkesi zaten zor duruma düşürmüş olan imar mevzuatı Adalar’da daha da katı kurallara sahiptir. Belediye yöneticilerinin önemli bir işi her an bu katı kuralların yarattığı baskıyla adalı olan ya da olmayanların taleplerinin karşısında durabilmektir. İnşaat ve istihraç ekonomisinin egemen olduğu bugünün ortamında İstanbul adalarının “bakir olması” ya da inşaatçı diliyle “geliştirilme potansiyeline sahip olması (!)” dışardan gelen baskının gücünü daha da arttırmaktadır. Bu bağlamda, özellikle adada yaşayan duyarlı insanların ellerindeki bütün olanakları kullanarak doğal ve kültürel değerlerin korunması için mücadele etmeleri çok önemli. Ancak, Yassıada’yı bile betona dönüştürebilen bu inşaat baskısıyla mücadelenin ne kadar güç ve önlenemez olduğunu da maalesef yaşayarak gözlemledik. İnşaat lobisinin baskısına karşı çıkan yerel yöneticilerin ve kent plancılarının başlarına gelenleri de hepimiz izlemekteyiz.

Adalar Belediyesi’ne yapılan hukuksal operasyondan sonra adada geçmişte yaşanmış olan çok üzücü bir olayı tekrar hatırladım. Bilindiği üzere 1984 yılına kadar İstanbul Belediyesi’ne bağlı bir şube müdürlüğü olan Adalar ilçesi, 1984 yılında çıkartılan bir yasayla İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’ne bağlı bir ilçe belediyesi oldu. 1984 yılında yapılan yerel seçimlerde de yüzde elli civarında bir oyla ANAP’lı Recep Koç ilk seçilmiş Belediye Başkanı oldu. Recep Koç 1989 seçimlerini de ikinci kez kazandı ve uzaktan izlediğim kadarıyla sevilen bir başkan oldu. Recep Koç’un, Şubat 1994’te imar yasasına aykırı olması nedeniyle bir balkonu yıktırdığı için öldürülmesi büyük şaşkınlık yarattı. Recep Koç’un tanıdığı bir adalı tarafından öldürülmesiyle sonuçlanan bu olayı adalıların unutması mümkün değil. Genel olarak, enformel ilişkilerin ve kayırmacılığın yaygın olduğu ve takdir edildiği bu toplumda yaşayanların bu olayı nasıl yorumladığını anlamak çok zor.  Eminim bazıları bu olayı kişisel husumete, kimisi de cinayeti işleyenin psikolojik sorunlarına bağlayacaktır. Bu olayı kimsenin imar yasalarına uygun olup olmama açısından değerlendireceğini sanmıyorum. Eminim ada dışında yaşayan çoğu insan bu cinayet haberini ilk duyduğunda ya da basından okuduğunda, ne Recep Koç’un o balkonu niçin yıktırdığına, ne de balkonu yıkılanın hangi duygularla bu cinayeti işlediğine anlam verebilmiştir.

Geçmişteki bu olay, aslında adaya seçimle gelen yöneticilerin, beldenin sit alanı olması nedeniyle, yani imar mevzuatı açısından çok katı kurallara uyulması gereken bir belde olması nedeniyle, seçmenlerinden göreceği tepkinin hangi boyutlara ulaşabileceğini de göstermektedir.  Adadaki, özellikle göreli olarak yoksul ya da alt orta sınıf olan kışlıkçıların “masum” kabul edilebilecek taleplerini karşılamanın ya da karşılamamanın sonuçları her zaman övgü ya da şükran duygusu olmayabiliyor. İzole kışlık ada yaşamının güvene dayalı ilişkileri, diğer yerleşmelere göre çok fazla yoğunlaştırdığı açık. Bu nedenle de seçimlerde enformel ilişkilere alışık olan ve hatta bunu isteyen seçmenlerin, kurallara uyandansa zamana uygun ve güçlü kayırmacı siyasetçileri tercih ettiklerine şahit oluyoruz.

Adalar’daki gecekondulular, muhtemelen adadaki evlerini de tıpkı geride, köyde bıraktıkları evleri gibi sadece kullanım amacıyla, barınmak için inşa etmişlerdi. Gecekondulaşmanın “meşru” kabul edildiği dönemde inşa edilen bu konutların, bir süre sonra kent siyasetinin önemli bir konusu haline geldiğini de biliyoruz. Son dönemlerde inşaat sektörünün ekonominin temeli haline gelmesinden sonra hem gecekonduların hem de diğer imarlı konutların anlamı da değeri de değişti. Göç ve kentleşmenin yarattığı kentsel rantın önlenemez yükselişiyle “konut” kullanım için değil piyasa için üretilen bir mal haline geldi. Diğer taraftan, toplumun önemli bir kesimi için arsa ve konut üretiminin yasalara uyma zorunluluğu ise toplumda maalesef bir türlü alışkanlık haline gelmedi. Sürekli değişen imar kuralları, imar afları ve af beklentisi kuralsız ya da kural dışı konut üretimini yaygınlaştırdı ve yerel siyasete hakim olan kayırmacılığı sürekli canlı tuttu. Bir süre sonra   bu alışkanlık neredeyse toplumun tamamını kapsadı ve imar kurallarına uymamak neredeyse olağan görülmeye başlandı. Bu noktada T24 yazarı Tolga Şardan’ın Büyüteç köşesinde yazdığı “Diloavası Faciası Soruşturması” başlıklı yazısını okumanızı tavsiye ederim. Bu yazıda, Şardan, bir belediye yöneticisinin “ilçenin yüzde 95’i kaçak, camiler ruhsatsız, kamu binaları kaçak yapı statüsünde” demesi durumu belki bize anlatabilir[1]. Doğrusu bu konuda şehir plancılarının ve imar hukukçularının da araştırma yapmalarını dilerim. Tolga Şardan’a da bu haberi için teşekkür ederim.

Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’ın seçilmesinin akabinde yaptıklarını sosyal medyadan ve yaşayarak izlerken kendisinin Büyükada odaklı olmayışını ve doğal/ kültürel çevreyi korumaya duyarlı olduğunu düşündüm. Başkan’ın özellikle çevre temizliği, sokak hayvanları, kıyı işgalleri gibi konulardaki çabalarını da önemsedim. Hala da aynı şeyi düşünüyorum ve ona güveniyorum. Başkan’ın “sit” alanı kurallarına uymama ya da bunu yapan adalılara göz yumma gerekçesiyle gözaltına alınmasına çok şaşırdığımı söyleyebilirim. Diğer taraftan diğer operasyonları da düşündüğümde günümüzde imar mevzuatının yargının en önemli silahı haline gelmiş olduğunu ve imar mevzuatına aykırılığın bu toplumda istenen herkesin cezalandırılmasına da kayırılmasına da çok elverişli alan olduğunu bir kez daha düşündüm. Bu nedenle, Adalar’daki bu operasyona yargının ne bahane bulduğunu bilmesem de onların bu ortamda çok da zorlanmayacağını, öyle ya da böyle bir bahane bulabileceğini düşünüyorum. Ancak beni asıl üzen nokta Başkan’ın gözaltına alınmasının hemen sonrasında özellikle Kınalıada’da halka açılmaya çalışılan ya da bir düzen getirilmeye çalışılan kıyıların hızla tekrar işgal edilmesi oldu. Belki de artık, adalı aydınların adalı kışlıkçıların çocuklarını sadece yaz aylarında para kazanacakları iş kurma düşüncesinden vazgeçirecek yeni projeler geliştirilmesinin vakti gelmiştir.

[1] https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sardan-buyutec/dilovasi-faciasi-sorusturmasi-belediye-yoneticisi-ilcenin-yuzde-95i-kacak-camiler-ruhsatsiz-kamu-binalari-kacak-yapi-statusunde,55944?_t=1786088633933

Sema Erder

Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde, yüksek lisans eğitimlerini  Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü (Demografi), Stockholm Üniversitesi Uluslararası Mezuniyet Sonrası Eğitim Bölümü ve Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümlerinde yaptı,  doktora derecesini Marmara Üniversitesi’nden aldı. Akademik yaşamını Marmara Üniversitesi’nde sürdürdü ve emekli oldu. Uluslararası işçi göçü, gettolaşma, gecekondulaşma, çocuk göçü ve çıraklık, kentsel gerilim, yerel siyaset, düzensiz göç, göçmen kadın ticaret, iskan kurumu konularında alan araştırmaları yaptı, sonuçlarını kitap ve makale olarak yayınladı.

Kuvvet Lordoğlu ile birlikte, Geleneksel Çıraklıktan Çocuk Emeğine (Friedrich Ebert Vakfı); İstanbul’a Bir Kent Kondu: Ümraniye (İletişim: 1996); Kentsel Gerilim (Umag:1997); Selmin Kaşka ile birlikte, Düzensiz Göç ve Kadın Ticareti: Türkiye Örneği (IOM: 2003); Refah Toplumunda Getto (İstanbul Bilgi Üniversitesi: 2006); Nihal İncioğlu ile birlikte,  Türkiye’de Yerel Politikanın Yükselişi (İstanbul Bilgi Üniversitesi: 2008); İstanbul Bir Kervansaray (mı) (İstanbul Bilgi Üniversitesi; 2015); Zorla Yerleştirmeden Yerinden Etmeye (İletişim:2018) ve Yeni Nesil  Popülizm ve Kentsel Gerilim: Pendik Örneği (İletişim; 2023) araştırma kitapları yayınlanmıştır.


Yayınlanma Tarihi: 08 Ağustos 2026  /  Son Güncellenme: 08 Ağustos 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.