Paylaş
Tüm Sayılar      2022      Sayı 201 – Mart 2022      Salih Bolat’la Karşılaşmalar

Salih Bolat’la Karşılaşmalar

Yayınlanma Tarihi: 05 Mart 2022  /  Son Güncellenme: 05 Mart 2022

13 Şubat günü geldi haber: 1956 Adana doğumlu şair, yazar ve akademisyen Salih Bolat Koronavirüs nedeniyle tedavi gördüğü hastanede vefat etmişti. PEN Yazarlar Derneği bu kaybı, “Günler kısaldı. Bir bir azalmakta Ankara’nın gençleri. Salih Bolat da şiirini bilgelikle buluşturup göç eyledi,” diye duyururken, Türkiye Yazarlar Sendikası “Bir ‘zan’ olmalı günün ortasına düşen bu haber!” ifadesine yer veriyordu açıklamasında.

15 Şubat günü Yeldeğirmeni Sanat Merkezi’nde düzenlenen törenin ardından Büyükada’ya getirilen Bolat, burada toprağa verildi. “İki saatlik ömrün kaldı deseler ne yaparsın?” diye sorulduğunda “ağaçlara koşarım,” yanıtını veren şair, çok sevdiği ağaçlarla, çam kokularıyla birlikte Büyükada’da artık.

İzleyen günlerde pek çok metin kaleme alındı Bolat için. Dostları, yakınları, okurları sayısız yazı ve fotoğraf paylaştılar sosyal medyada; uzak yakın anılar canlandı, kendi haline bırakılmış, sessizce bekleyen şiirleri dile geldi. En çok da “bir gün ölürüm ben” şiiri, yaşamaya ve ölmeye dair dizeleri:

bir gün ölürüm ben

milâd benim adımla başlar
alnımda at koşturur kanlı çocuklar
bilemem nereye yağar
sokak ortasında bıraktığım yağmur
hangi hayatı savurur içimde büyüttüğüm fırtına
yüzümden bir kuş sürüsü havalanır
birden bir şarkıyı susar
kitaplarımda altını çizdiğim yerler.

bir gün ölürüm ben
belki bir gece treninin camına düşer başım
dışarda bir telgraf teli çizip gider karanlığı
içerde yolcular uyuduğumu sanır
bir kız düşürdüğüm gülücükten anlar öldüğümü
yakama bir gözyaşı iliştirir.

bir gün ölürüm ben
belki yığılıp kalırım bir dostun kollarında
güz vurgunu bir çınar gibi dökülüp kalırım
her yaprağım kendi rüzgârından sorumlu tutulur
ta ki bir uzak kışlada toplanma borusu çalınır
tüfeğini yitirmiş bir asker suçluluğuyla giderim
derin, sessiz, ışıklı bir göl gibi
kendi kıyametimi beklerim.

Şiirler zor zamanlar için yazılmamış mıydı zaten? Acılarla baş edebilmek, hoyrat rüzgârlardan biraz olsun korunmak şiirlere sığınarak mümkün olabiliyordu ancak –bir şairi sonsuzluğa uğurlarken, sonsuzluğa bıraktığı dizeleri hatırlayarak.

Şiirlerle birlikte anılar sökün etti. Art arda dizilip kendilerini hatırlatarak. Sıralı sırasız, “Önce ben!” “Hayır, ben!” diye seslerini duyurmaya çalışarak. Böylece gün yüzüne çıkıyordu kimi anılar ve ayrıntılar. Şiirler, öyküler ise kitaplarda, okurlara emanet.

Salih Bolat’la ortak anılarım yok ne yazık ki, karşılaşmalarımız var sadece. Zaman tanrısı izin verseydi, bu karşılaşmalar anılara dönüşecekti belki, olmadı. Şiirlerini, yazılarını ilgiyle okuduğum, kendimi yakın hissettiğim bir edebiyatçıydı. Necatigil Şiir Ödülü törenlerinden birinde -2006 yılında, ödül Mehmet Taner’e verildiğinde- tanışmış olmalıyız. Sonrasında da –belki öncesi de vardı- birkaç kez katıldı törenlere, küçük İskender’in ödül aldığı 2017 yılında mesela. Yazmasaydı hatırlar mıydım? Sanmıyorum. Hatırlamak için bir işaret fişeği, bir kıvılcım gerekiyor çoğu zaman. Yazmıştı: “Birileri kötülük kampanyalarını sürdürürken, hayatın insanî yanı da sürüyor. küçük İskender’in annesiyle Necatigil ödül töreninde buluştuk. Benim annem mi? Ah o çoktan gitti beni bırakıp…”

“Küçük İskender” değil de, “küçük İskender” diye yazmıştı elbette. Bir sosyal medya paylaşımında bile özenle, İskender’in istediği gibi, küçük harfle.

Bu kısacık paylaşım, ne çok çağrışıma açılıyordu! Salih Bolat’ın kurduğu cümledeki kötülük sözcüğü, tam karşıtını, iyiliği getiriyordu beraberinde. Tanımadığım halde “iyi” bir insan olduğuna dair sezgimi en başta. Bolat’ın tüm yazdıkları iyilikler çağırıyor gibiydi. Yalnızca yazdıkları değil, sakin görünüşü, güleryüzü, bilge tavrı da… Huzurlu, kendisiyle barışık duygusunu verirdi çevresine. Dünyayla bir meselesi vardı da kendisiyle yoktu sanki. Dünyayla olan meselesini de öfkeyle, hırçınlıkla değil, görmüş geçirmiş, nice yollardan geçmiş bir bilge edasıyla kaleme getirerek…

“Benim annem mi? Ah o çoktan gitti beni bırakıp…” sözü ise Adana’ya doğru bir yolculuğa göz kırpıyor şimdi. Özgeçmişindeki kısacık birkaç cümlenin -Adana’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Adana’da tamamladı. Gazi Üniversitesi İktisadî ve Ticarî İlimler Fakültesi Sosyal Politika Bölümünden 1980’de mezun oldu- ardında saklananlara ulaşmak, iç burkmasına rağmen bir yanıyla ışıklı, hatta umutlu çocukluk ve gençlik yıllarının izini sürmeyi gerektiriyor. Evet, Salih Bolat’la ortak anılarım yok ama karşılaşmaların sürüp gitmesi için yazdıklarını okuma imkânım var. İyi ki…

Orhan Kemal’den okuduğu ilk kitap olan Baba Evi için, “Bu romanın ilginç biçimde bizim ailenin yaşamına benzemesi, roman okumaya büyük bir sempatiyle başlamama neden oldu,” diyor Bolat ve hemen ardından çok etkilendiği Arkadaş Islıkları’ndan söz ediyor; liseyi bitirdikten sonra üniversitede okumak için başkente gitmek üzere trene bindiğinde, onu yolcu etmeye son anda yetişen bir başka yoksul ailenin çocuğuna, komşu oğlu Mahmut’a ve Adana’da bıraktığı arkadaşlarına bir selam göndererek. Ortaokuldan sonra okuyamamış, geçici işlerle hayatını kazanmaya çalışan Mahmut, “İçerken beni hatırlarsın,” diyerek bir sigara paketi hediye eder ona. Pakette sigara olmadığını ama içine rulo yapılmış bir para konduğunu yolculuk sırasında görür Bolat: “İçimde bir sızı ile alnım cama dayalı, öylece kaldığımı hatırlıyorum.”

Uzak geçmişte kalan bu anı gibi, niceleri de onun yanı sıra gidecektir Ankara’ya…

Sekiz yaşlarındayken yaz tatilinde okul harçlığını çıkarmak için çakmaklara taş ve benzin satmaya başladığı ilk gün hırsızların hışmına uğrayan, “müthiş bir mutluluğu ve müthiş bir acıyı aynı gün yaşayan” esmer çocuk, kötülükle ilk kez mi karşılaşmıştır o gün, çok daha küçükken mi öğrenmiştir bu kavramı, kim bilir…

Yedi çocuklu ailenin bir dağ bitkisinden yapılan ve hiç sevmedikleri çay, köy ekmeğine katık edilen kişi başı üç tane “insafsız” zeytinden ibaret sabah kahvaltıları da gider Ankara’ya, yıllar sonra yerleşeceği İstanbul’a. Zeytinler insafsızdır, çünkü “kedi gibi minik ısırıklarla” yenmesine rağmen bitiverirler hemen. Ama Bolat, bu anısındaki gölgeleri koyultmak yerine ortalığı aydınlatmayı tercih eder. “Yani demem o ki, müthiş yoksulduk ama bizi mutlu eden bir şey de vardı…” diye ekleyiverir hemen. “Yıllar geçti, fırtınalar dindi, güz yaprakları gibi savrulduk. Annem, babam, birkaç kardeşim gideli epey oldu. O şey hâlâ oralarda mı acaba?”

“O şey” hâlâ oralarda olmayabilir artık. Salih Bolat’la beraber yer değiştirmiş, gittiği her yerde ona eşlik etmiştir. Çocukluk kentinde kalan arkadaşı Mahmut gibi, tüm yaşadıkları gibi…

Bir başka yazısında annesinden söz eder. Doğum günlerinde ve anneler gününde kendini yalnız hissedişinden, “kimsesizlik” duygusundan. Bağ evlerinin avlusunda yetişen fulya, ortanca ve kasımpat gibi çiçekleri, annesinin deyişiyle puştoğlan, çirkinhanım, çingenekızı, küçükorospu gibi isimlerle tanıyan Bolat, yıllar sonra bu çiçeklerin gerçek isimlerini öğrendiğinde annesi yoktur artık, neden bu isimleri koyduğunu öğrenemeyecektir bu yüzden. Ama kimi yaşantılar sürüp gidecektir içeride, su çekilen kuyu, kuyuya sallandırılan karpuz, dut ağacının dalları arasında kuruyup kalmış bir cırcırböceği –çocuk bakışıyla, hayal gücüyle her biri farklı yerlere götürecektir onu. Şiirlere, hikâyelere evrilecek yol, ilkin böyle açılmıştır belki de. Yağmurdan sırılsıklam olarak eve geldiğinde onu kurutan annenin verdiği güven duygusu, sobanın yanında bekleyen ıspanaklı sac böreklerinin lezzeti –ikisi de bir daha bulunamayacak, çocukluğunda annesi evde olmadığı zamanlarda beliren algı, “kocaman, karanlık bir oyuk olan ev”, “koruyan, bağışlayan ve anlamaya çalışan” annenin ölümünden sonra dönüşecek, “kimsesizlik” olarak kalacaktır yaşam boyu.

“Evet, bu ülkede başımızın çaresine bakarak, o günden bugüne kırk beş yıl geçirdik. Askeri darbeler, işsizlik, toplumsal çalkantılar derken, bugüne geldik. Çatışma, gerilim, ötekileştirme, nefret sisi basmış sokaklarımızı ve dağılmıyor,” dediği, bir hak arayışını ve isyanı dile getirdiği “O günden bugüne…” başlıklı yazısına şöyle devam eder:

“Gerçek demokrasi, yani çok yönlü (etnik, sınıfsal, cinsiyet eşitliğine dayanan) demokrasi, mutlak barış ortamı, bazı toplumsal ve siyasal varlıkların zehridir. Bu nedenle onu istemezler. Çünkü bu varlıklar nefret, kin, mutsuzluk gibi travmalardan beslenirken, bize yaşamayı değil, ölümü önerirler. Kendilerini mutlak kabul edip, bizi geçici görürler. Oysa yeryüzünde her şey ‘kötü insan’ olarak ayrışan bu travmatik varlıklara göre biçimlenmemiştir. Tersine, mesela güneş daha çok ‘doğru dürüst insan’ların penceresine, bahçesine konuk olur. Ölümden yana olanlardan korkar, onları kendi karanlığında bırakır ve oradan kaçar. Işıkla boğulan ormanlardan çıkıp gelen sularla elimizi yıkamamız bundandır. Biz hep yüzümüzü ışığa döneriz. Bu nedenle aydınlık içindeyiz ve bizi herkes, her zaman tanır. Karanlıkta kalan bir yanımız yoktur. Başkaları ısınmak için bize sokulurlar. Çünkü mutlaka bir parça güneş vardır bizde.”

Söz ettiği güneş, onu her gördüğümde kendini hissettiren yaşam sevinci olmalıdır.  Bazen yitirdiğimi düşündüğüm, eksikliğini duyduğum bu kavram, yazının sonunda gitgide somutlaşarak elle tutulur hale gelir:

“O günden bugüne geçen zamanın sonunda, işte buradayım. Bu ‘meşum’ günlerde, kendime şunları söylüyorum: Eğer kendini yenilmiş ve çaresiz hissediyorsan, gündelik yaşamı sürdürmek, yani markete ya da fırına gidip ekmek almak, parktaki ağaçların altında dökülmüş yapraklara basarak yürümek, yürürken bir şarkıyı ıslıkla çalmak ya da mırıldanmak, akşamüstüyse iş ya da okul dönüşü manavın önünden geçerken güz yemişlerini şöyle bir seyretmek, eski bir arkadaşla sohbet etmek, televizyonda haberleri izlemek, gazete ve kitap okumak, evde tek başınayken güzel bir yemek hazırlayıp sevgiline ya da kendine sürpriz yapmak, çoktandır gitmediğin hatta hiç gitmediğin bir semte yolunu düşürmek, deniz kıyısındaysan balık tutanlara bakmak hatta balık tutmak, tutulmuş balıklardan birini suya salıvermek, sabah mutfak penceresinde seni bekleyen kumrulara buğday vermek, yağmurlu havada şemsiyesiz yürümek, resim sergisine falan gitmek, çok sevdiğin ama epey zamandır okumadığın bir şiiri bulup yeniden okumak, ülke ve dünya olaylarından çok etkilendiğini evdekilere pek belli etmemek, bir-iki saksı çiçek ekmek, çiçek satın alırken çiçekçiyle uzun bir çiçek muhabbeti yapmak, düşünmek, hayal kurmak, elbise ütülemek, yazmak ve gülmek de bir mücadele biçimidir. Yani yaşamak!”

Söz ettiği tüm edimler gibi çiçekçiden alınan nergisler de yaşamanın, bu mücadelenin bir parçasıdır. Nergis, sadece nergis değildir elbette, çocukluğunun kenti Adana’dır, “taşların dibinden, makiliklerin arasından, çardakların gölgesinden fışkıran yabanıl bitkilerdir”. Kokularıyla gelerek “Nergis”i yazdırırlar Bolat’a: “(…) nergis: unutulmuş bir şeyin anımsanması. içtenliğin manifestosu. yalınlığın şarkısı. masum suç. kır kahvelerinde gülümseyen ahşap masaların sevgilisi. belki de çiçek satan çingene kızın güzelliğinden toplanıp getirilmiş bir demet günışığı. (…)” Nergisle birlikte mücadelede bir adım daha atılır, her adım bir sonrakini tetikler, hepsinin toplamı yüzü güneşe dönük bir yaşam olur.

Yolda karşısına çıkan bir dut ağacı için, “Çok sonbahar gördüm ama bunun gibi çılgın bir sarı görmedim. Sararmış yapraklar değil, sarının kendisi…” diye yazarken, “Yapraklar” şiirini anımsar: “bu sonbahar ne çok yaprak yaşadık / kapı altlarından içeri girdi yapraklar, odaları bastı, / sabahları yastıklarımızda / yapraklarla uyandık. / bir dostumuzun öldüğünü / haber veren küçük kızın saçları yaprak içindeydi. / tıkabasa yaprak doluydu mutfaktaki bardaklar.  / oysa içeceğimiz bir bardak suydu.”

Üniversite öğrencisi olarak gittiği Ankara’nın soğuğunu, kalacak yurt bulamamasını, dört duvardan ibaret bir gecekonduya sığınmalarını, ısınmayan odayı, hileli kömürü, soğuktan hasar gören böbreklerini ve çektiği sancıları, Ahmed Arif’in “Karanfil Sokağı” şiiri eşliğinde hatırlar: “Tekmil ufuklar kışladı / Dört yön, on altı rüzgâr / Ve yedi iklim beş kıta / Kar altındadır.”

Bir başka gün II. Mahmut Türbesi’ndeki tarihi mezarlığa gittiğinde, naaşı buraya nakledilen Şeyh Bedreddin’i, Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’yla anar: “Yağmur çiseliyor, / Serezin esnaf çarşısında, / bir bakırcı dükkânının karşısında / Bedreddinim bir ağaca asılı. / (…) /Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü. / Yağmur çiseliyor…”

Tüm şiirlere açık bir dünyadır Bolat’ınki. Yorgos Seferis’ten Anna Ahmatova’ya, Enver Gökçe’den Gülten Akın’a, Rıfat Ilgaz’dan Oktay Rifat’a tüm şairlere yer vardır bu dünyada.

Yarım asırdan fazla Beşiktaş’ta yaşadıktan sonra Kadıköy tarafına, Moda’ya taşınmamızın ardından Salih Bolat’la çok sık karşılaşır olmuştuk. Önceleri selamlaşıp geçerken, ayaküstü sohbetler başladı gitgide. Kimi zaman sahilde, tek başına, kimbilir hangi dizenin peşinde, belki bir martının kanadında süzülerek gökyüzüne doğru: Şair şiiriyle meşgul demek ki… Bu görüntü uzaklaşmayı, kısa sohbetleri başka bir sefere ertelemeyi gerektirirdi -öyle sanırdım. Yürürken karşılaşmak farklıydı oysa. O yine bir dizenin peşindeydi belki ama yürüdüğüne göre selamlaşıp ayaküstü konuşabilirdim -öyle düşünürdüm.

Kiminde de can yoldaşı, sevgilisi, hayat arkadaşı ve “hemşerisi” Berken Döner olurdu yanında. Doktorasını “Azınlıkların Gündelik Yaşamında Kültürel Süreçler: İstanbul Örneği (Moda, Tatavla, Samatya, Burgazada)” konulu tezle tamamlayan, İstanbul’un çokkültürlü dokusunu, özellikle Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatlerini odağa aldığı yazı ve söyleşileriyle tarihe not düşen sevgili Berken –yıllar önce Şalom dergisi için yaptığımız bir söyleşi vesilesiyle tanıştığım, yazılarını ilgiyle, sevinçle izlediğim. Pesah ve Paskalya’yı kutlarken, Müslümanların dinî bayramlarını da kutlamayı –Kurban bayramlarının “kurban” kısmını dışarıda tutarak- asla ihmal etmeyen, yılbaşı öncesinde Tatavlalı kuyriglerine, tantiklerine “Topikler, midye dolmaları, anuşaburlar ne durumda? Marketlerde soğan kalmamış!” diyerek takılan, Madam Katia’nın geçmiş zamanlardan çıkagelmiş şapkalarıyla, dantel yakalarıyla, çokkültürlülüğü anlatma ve koruma çabalarıyla yaşamı güzelleştirirken kendisi de kat be kat güzelleşen Berken yanında olduğunda Salih Bolat’ın gözleri daha parlak, gülüşü daha mı içten olurdu, hatta kocaman bir gülümsemeden mi ibaret olurdu, bana mı öyle gelirdi? Bir sokağın başında durup az ilerideki bir apartmanı, çiçeklerle bezeli bir balkonu gösterip içtenlikle “İlk fırsatta kahvaltıya bekliyoruz sizi!” diyenler Salih ve Berken, “Bizim evimiz de şuracıkta, gizli bir arka bahçemiz var, biz de bekleriz!” diyen Hüseyin ve ben miydik, yoksa uzaktan izlediğim kadarıyla onlara biçtiğim rollerde böyle mi hayal etmiştim?

Hayal ya da gerçek, önemli değil gerçi, benim gözümde iki yaşam sevincinin birleşerek tüm çevreyi kuşatmasıydı onların ilişkisi. Onları yan yana, el ele gördüğümde, işte aşk bu, diye düşünürdüm; gökyüzüyle yeryüzü birleşirdi sanki onların birlikteliğinde.

Moda sokaklarının eksik, sahildeki martıların ve şiirlerin suskun olduğu şu günlerde güzelim şiirleri arasından şu dizeler düşüyor önüme, belki canı cananı Berken Döner’e de bir ışık olur diye…
dinle, yaşamamız gerektiğini söylüyor
kışın karanlığına kapanmış ev
çıkıp gelen konuğun verdiği beklenmedik haber
yaşamamız gerektiğini söylüyor
bir cenazeyi defnetmiş insanların
mezarlık dönüşündeki sessizliği.
Ayşe Sarısayın

26 Şubat 2022, Heybeliada

 


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.