Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 254 - Ağustos 2026      Adalar’ı Psikocoğrafya Pratiği ile Okumak

Adalar’ı Psikocoğrafya Pratiği ile Okumak

Yüksek Mimar


İnsanın yaşadığı fiziki çevre her ne olursa ister büyük kent, ister tarihi doku, ister bir köy veya kasaba, ister bir sahil şeridi, kısaca doğanın herhangi bir köşesi yaşamın politik ve dogmatik niteliğinden çok, mekanı deneyimleme ve bu deneyimi duyu ve duygularla kavradığımız bir aktarma biçimi olarak kullanılır.

Her deneyim “ Kendine Ait Bir Yol” dur.

Bu iki sayı sürmesini düşündüğüm yazı dizisi, özellikle bireysel bir varoluş ve kavrayış deneyimini, yaşadığımız kültürel çevrenin ve coğrafyanın etkisiyle kavrayabilme ve anlaşılabilir kılma amacını taşımaktadır.

Bu ilk kısımda daha çok felsefesi kavramlarına değinecek olsam da, ikinci yazıda bize bireysel bir farkındalık ve keşif yolculuğu pratikleri sunacak; yaşadığımız çevreyi daha etkin algılayarak kendimize ait yola farkındalıkla bakabileceğiz.

Şimdi şu yerleşik terimle başlayabiliriz, Psikocoğrafya !

Psikocoğrafya, ile ilk kez kapsam olarak daha çok Dada etkisinde yapılmış olan sanat eserleri yıkıcılıklarını barındıran Letterist Enternasyonal’in sözcülüğünü yapan Potlatch dergisinin ilk sayısında karşılaşıyoruz. Daha sonraki sayısında da bu kavram Psikocoğrafya Egzersizi olarak karşımıza çıkar.

Psikocoğrafya, şehirlerin, sokakların, mekânların kısaca coğrafi çevrelerin bireylerin duygu, düşünce ve davranışları üzerindeki etkilerini inceleyen bir disiplindir. Bu kavram ilk kez Guy Debord tarafıdan 1957 yılında ortaya atılmış olup hareket Situasyonist Enternasyonal’de netlik kazanmaya başlamıştır. Bu da coğrafi çevrenin, bilinçli olarak düzenlenmiş olsun ya da olmasın, bireylerin duygu ve davranışları üzerindeki etkilerini incelenme amacı olarak tanımlanır.

Kıasaca Psikocoğrafya, kentin fiziksel yapısının insanlar üzerindeki duygusal, zihinsel ve davranışsal etkilerini inceleyen ve sonuçlar çıkartmaya yönelik bir yaklaşımdır.

Sanayi devriminden önce güzelliğin ve çirkinliğin tasvirini doğada ve/yada tanrısal anlatımlarda arayan sanatçı, bunu modern kent yaşamının içinde aramaya başladığında, flanörle karşılaşıyoruz. Bu da dönemin oldukça yaygın bir eylem türü ve benimsenmiş bir tercihiydi.

Bu yaklaşımla kent sokaklarında amaçsızca ve savrulmuş kişinin gezinerek şehrin ruhunu ve bireyin kentle kurduğu ilişkiyi keşfetmeyi amaçlaması flanör teriminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Dönemi yaşayan birçok düşünür yazar ve sanatçı gibi Charles Baudelaire de flanörü, kalabalık şehrin içinde kaybolurken aynı zamanda her şeyi gözlemleyen “modern hayatın ressamı” ve kentin ruhunu okuyabilen kişi olarak tanımlarken, Walter Benjamin flanörü, kapitalist modernliğin gözlemci ve tavır alıcı eleştirmeni olarak yorumlar. Benjamin’e göre Paris pasajlarında dolaşan flanör aslında, vitrinleri, insanları ve tüketim kültürünü sessizce gözlemlerken modern yaşama ayna olur.

19. yüzyıl Paris’i, insanı sürekli tüketmeye çağıran yeni bir dünyadır. Ve bu dünyada birçok sanat akımı yeni manifestolarla gelecek yüzyıla insan doğasının özgürlüğünü ve sürekliliğini ortaya koyma çabasını benimser. Flanör ise bu dünyanın içinde yürür, gözlemler, tercihlerini duyu ve düşünceleriyle besler ama ona teslim olmaz.

W.Benjamin bu eylem biçiminden şöyle bir sonuç çıkartır;

“Flanör, metayı seyreden ama ona sahip olma telaşına kapılmayan kişidir.”

Bu nedenle flanör, modern hayatın hızına karşı yavaşlığın kullanıcısı algının ve duygunun temsilcisidir.

Flanör için yürümek, bir yerden bir yere ulaşmak değil düşünmenin kendini toplum değer ve farkındalıklarıyla ilişkilendirmenin ve sorgulamanın kendisidir. Her sokak, her yüz, her bina flanör için yeni bir anlam taşır. Bu yüzden flanör, günlük hayatın içinde geçmişten günümüze üretilen ve yaşamda karşılaşılabilecek detaylarda çoğu insanın fark etmediği ayrıntılarını keşfeder. Dolayısıyla kültürel hafızanın da takipçisi ve aktarıcısıdır.

Yürüyerek kazanılan bilgi, sadece yol atlasından ibaret olmayıp, aynı zamanda salt görmeyle kazanılan bilgiden de farklıdır. Çünkü yürüyen, doğayı peyzajı yüzeyi hisseder, sabah ışığında yaprakların nasıl göründüğünü, yağmurdan sonra toprağın nasıl koktuğunu, insanların o merdiveni neden kullandığını, yaşlı bir sarmaşığın veya bahçesindeki ağacın yapıyla nasıl konuştuğunu fark eder, gördükleriyle deneyimler duyumsar ve keşfeder.

Günümüzde ise psikocoğrafya halen ilgi ile deneyimlenmekte, politik ve dogmatik niteliğinden çok, kentsel mekanı kavrama ve duyguyu aktarma olarak kullanılmaktadır.

Her deneyim “ Kendine Ait Bir Yol”dur.

Her birimizin yaşadığı çevrede ve gündelik yaşamında kendine ait yolları yolculukları ve kavrayışları vardır. Benimde kendimce deneyimlediğim yaşam çevrem Büyükada’nın, kendime ait yolların kesiştiği ve varoluşumu anlamlandırdığım tercihlerin sebebi olduğuna kaniyim.

Örneğin Büyükada’da yürürken bir flanör yalnızca ahşap köşkleri, sokakları görmez; Rum ustaların ahşap işçiliğini, denizden gelen rüzgârın cepheleri nasıl aşındırdığını, verandaların komşuluk kültürünü nasıl şekillendirdiğini de düşünür. Mekanı çevresiyle ve bir yaşam bütünü olarak duyumsar.

Bir mimar için flanör olmak, yalnızca binalara bakmak değil, onların yaşattığı hafızayı, sokakların ritmini ve insanların mekânla kurduğu ilişkiyi de beraberinde okumaktır.

Bunu sadece yaşadığınız şehirde değil olası her mekanda deneyimeyebiliriz.

Walter Benjamin’in deyişiyle “Şehir, flanör için adeta yaşayan bir kitaptır.”

Bu kavramla birlikte birçok düşünür ortaya koydukları fikirlerle benzer sonuçlara, ama farklı amaç ve deneyimlerle yaklaşır.

Martin Heidegger  flanör kavramını kullanmasa da, “dünyada ikamet etmek” anlamını taşıyan (dwelling) düşüncesiyle ona yaklaşır.

Situasyonistlerin ortaya attıkları psikocoğrafyanın alan çalışması olan (derive) “sürüklenme” flanörün yerini alsa da, misyonu, belirli bir mekan ve zaman içinde sınırlamaya karşı direnerek geçmişle günümüz arasında sıkı bir bağ kurabilie. Bu da “kültürel hafızanın” kaynaklarına ulaşılabilmesi sürdürülebilmesi ve aktarılabilmesini sağlamaktadır.

Mimarlık açısından neden önemli sorusuna gelince…

Mimarlıkla ilgilenen biri için Debord’un düşüncesi özellikle ilgi çekicidir. Bir yapının ya da kentsel mekânın başarısı yalnızca estetik ya da işlevsellikle ölçülmez. İnsanlarda uyandırdığı hisler, hareket biçimleri ve sosyal ilişkiler de en az bunlar kadar önemlidir. Psikocoğrafya, bu nedenle kent tasarımını kullanıcı deneyimi üzerinden okumaya davet eder.

Bu konuda özellikle mimarlar ve şehirciler için Debord’u Walter Benjamin’i, Michel de Certeau’u Jane Jacobs ile birlikte okumak oldukça zengin bir perspektif sunacaktır. Her biri, kentin yalnızca tasarlanan bir olgu değil, aynı zamanda yaşayanlar tarafından her gün yeniden üretilen bir mekân olduğunu farklı yönleriyle ele alır.

İnsan sadece yaşadığı yerde bulunmaz, o yerle birlikte var olur.

Bulunduğumuz bu çevre, etrafı deniz küçücük bir kara parçası olsa bile, burada varoluşumuza anlam kazandığımız bizler için ne kadar da değerli bir duygu değil mi?


Yayınlanma Tarihi: 08 Ağustos 2026  /  Son Güncellenme: 08 Ağustos 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.