Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 251 – Mayıs 2026      Herkül Millas’ın Gözünden Rum Kimliğinde Yazılan–Yaşanan Uçurumu

Herkül Millas’ın Gözünden Rum Kimliğinde Yazılan–Yaşanan Uçurumu

Burgazada Mahalle Meclisi Katılımcısı


Adalar’da Rum kimliği, sadece geçmişten kalan bir iz değil; gündelik hayatın, hafızanın ve mekânın içine işlemiş canlı bir kültürel damar. Balık isimlerinden mimariye, komşuluk ilişkilerinden denizle kurulan bağa kadar uzanan bu kimliğin kalıcılığında ise kuşkusuz Akillas Millas’ın tüm Adalar için hazırladığı dört ciltlik kapsamlı çalışmanın çok önemli bir olacak.  Bu eserler, yalnızca bir tarih anlatısı değil; aynı zamanda bir kültürün unutulmaması için yazılmış bir hafıza defteri gibi.

Birinci Akillas Millas Araştırma Ödülü süreci yürütülürken, başka bir önemli çalışmayı hatırlamak gerekiyor. Bu çalışma, Herkül Millas’a ait. Akillas Millas gibi millî atlet ve onun kuzeni olan Heybeliadalı Herkül Millas, doktora tezinde Türk edebiyatında Yunanlı’nın imajını incelemiş ve bunu Yunan edebiyatındaki Türk imgesiyle karşılaştırmıştı. Daha sonra kitap olarak da yayımlanan bu çalışma, benim de yüksek lisans derslerinde bir dönem boyunca öğrencilerle birlikte ayrıntılı biçimde ele aldığım bir metindi. Çünkü bu tez sadece edebiyatı değil, edebiyatın arkasındaki zihniyeti anlamak için güçlü bir anahtar sunuyor.

Millas’ın çalışmasının en çarpıcı yönlerinden biri, metodolojik titizliği. 1834 ile 1997 yılları arasında yayımlanmış yüz on yedi Türk ve kırk bir Yunan yazara ait toplam beş yüz sekiz eseri incelemek, başlı başına büyük bir emek. Ama asıl önemli olan, bu eserlerin nasıl okunduğu. Millas, metinleri yalnızca edebi ürünler olarak değil, ulusal kimliğin ve “öteki” algısının üretildiği alanlar olarak ele alıyor.

Bu geniş inceleme bize şunu gösteriyor: Türk edebiyatında Yunan ve Rum imgesi zaman içinde değişiyor. İlk dönemlerde, özellikle Osmanlıcı bakış açısının hâkim olduğu metinlerde Rumlar, çoğu zaman tarafsız bir biçimde, imparatorluğun yurttaşları olarak görülüyor. Ancak 1910’lardan itibaren milliyetçiliğin yükselişiyle birlikte bu tablo değişiyor. 1930’lara gelindiğinde “Yunan” ve “Rum” artık yalnızca bir komşu değil; çoğu zaman bir “düşman” ve hatta “aşağı” bir figür olarak kurgulanıyor.

Daha sonra, 1960’larla birlikte başka bir kırılma yaşanıyor. Bazı yazarlar, sol düşüncenin yaygınlaşmasıyla Yunan’ı “biz”e daha yakın bir yerde konumlandırıyor. Aynı dönemde Marksist ve insancıl yaklaşımlar da güçleniyor; “öteki” artık düşman değil, sınıfsal ve insani bir bağlamda değerlendirilen bir figüre dönüşüyor.

Yunan edebiyatında ise Türk imgesi daha homojen. “Türk” çoğunlukla tarihsel bir düşman olarak çiziliyor: sert, geri kalmış, acımasız. Ama ilginç bir şekilde, bu genel çerçevenin içinde hemen her romanda bir-iki “iyi Türk” karakter de yer alıyor. Yani metinler kendi içinde bir çelişki taşıyor. Bir yanda tarihsel düşmanlık, diğer yanda bireysel insani yakınlık.

İşte Millas’ın çalışmasını bu kadar değerli kılan da tam olarak bu noktaya ışık tutması. Metinlerdeki çelişkileri, suskunlukları, üstü örtülen detayları ortaya çıkararak, edebiyatın aslında bir “algı üretim alanı” olduğunu gösteriyor.

Derslerde özellikle üzerinde durduğum nokta ise şuydu: Algılanan gerçeklik ile yaşanan gerçeklik arasındaki fark. Çünkü bazı yazarlar romanlarında Rumlar’ı küçümseyen, olumsuzlayan bir dil kullanırken, anılarına baktığınızda aynı yazarların Rum komşularından, arkadaşlarından büyük bir sevgiyle bahsettiklerini görüyorsunuz.

Bu durumda şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Eğer gerçek hayatta bu kadar olumlu ilişkiler varsa, neden romanında bu insanları olumsuz şekilde anlatmıyorsun?

Cevap basit ama çarpıcı: Çünkü algı, çoğu zaman gerçekliğin önüne geçiyor. Yazar, yaşadığını değil, içinde bulunduğu ideolojik atmosferin ondan beklediğini yazıyor. Millas’ın yaptığı şey, bu mekanizmayı edebiyat üzerinden son derece güçlü bir metodolojiyle ortaya koymak.

Açıkçası, gördüğüm en etkileyici akademik yaklaşımlardan biri. Belki de bunun nedeni, onun bu kimliği çocukluğundan beri Rum olmanın kültürel zenginliğini ve bu kimliğin ülkede yarattığı gerilimleri derinden hissederek yaşamış olmasıdır. Kendi deneyimini, akademik ve edebiyat alanındaki birikimiyle birleştirmesi, çalışmasına ayrı bir derinlik kazandırıyor.

Elbette bu tartışmaların hepsi içinde bazı noktalarda katılmadığım yorumlar da var. Örneğin Millas’ın Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) için yaptığı sınıflandırmaya tam olarak katılmıyorum. Onu kısmen ulusalcı bir kategoriye yerleştirir. Oysa bana göre Balıkçı, “Mavi Anadoluculuk” yaklaşımıyla bambaşka bir yerde durur. Türk kimliğini etnik bir çerçeveye sıkıştırmak yerine, coğrafi ve kültürel bir süreklilik içinde ele alır. Anadolu’yu bir uygarlık havzası olarak görür ve kimliği bu geniş bağlam içinde tanımlar.

Sonuçta Adalar’a baktığımızda şunu görüyoruz: Burada gerçek hayat, çoğu zaman edebiyatın kurduğu keskin sınırları aşar. Komşuluk, birlikte yaşama ve gündelik hayatın doğal akışı, “öteki” kavramını yumuşatır. Ama edebiyat ve ideoloji, bu farkı yeniden üretiyor yahut silikleştiriyor.

Belki de bu yüzden Adalar, sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda bir aynadır. Hem kimliğin ‘nasıl yaşandığını,’ hem de ‘nasıl yansıtıldığını’ gösteriyor.

Herkül Millas’ın metodolojisinin ne denli sağlam olduğunu gösteren bir diğer önemli unsur, tez danışmanlığı ilişkisi üzerinden de okunabilir. Millas’ın doktora tezinin danışmanı, ulusalcı Kemalist kimliğiyle bilinen Sina Akşin’dir. Üstelik Akşin, yalnızca bu çalışmada değil, Millas’ın “1821 Yunan İhtilali Öncesinde Siyasal İdeolojiler” başlıklı yüksek lisans tezinde de danışmanlık yapmıştır. Bu tez de “Yunan Ulusunun Doğuşu” adıyla yayınlandı.

Türkler, ulus-devletlerini büyük ölçüde Yunanlılar’a karşı verdikleri mücadele üzerinden tanımlarken, benzer bir kurucu anlatı Yunanlılar için de geçerlidir. Onlar da kendi ulusal kimliklerini, Türkler’e karşı yürüttükleri savaşın hafızasıyla biçimlendirir. Bu karşılıklı inşa süreci, iki tarafın da birbirini “öteki” üzerinden tanımladığı gerilimli bir zemin yaratır. Bu nedenle Türkiye’de yaşayan bir Rum, “yeterince Yunan” olduğu biçiminde kurulan algının yarattığı çevresel baskıyı derinden hissetmiştir. Ancak aynı kişi Yunanistan’a gittiğinde bu kez “yeterince Yunan” olmamak üzerinden farklı bir dışlanma deneyimiyle karşılaştı çoğu zaman. Herkül Millas’ın yüksek lisans çalışmasını Sina Akşin ile gerçekleştirmesi, bu çok katmanlı gerilimleri bilimsel bir çerçevede ele alabilmesinin önemli bir göstergesidir. Nitekim bu akademik birliktelik doktora sürecinde de devam ederek, farklı düşünsel konumların ortak bir yöntem zemininde nasıl üretken bir buluşmaya dönüşebileceğini ortaya koyar.

Farklı düşünsel konumlara sahip iki akademisyenin, aynı bilimsel zeminde buluşabilmesi tesadüf değildir. Bu durum, metodolojinin sağlamlığına ve argümanların nesnel ölçütlere dayanmasına işaret eder. Bilimsel çalışma, ideolojik yakınlıkla değil, yöntemin tutarlılığı ve verinin güvenilirliğiyle ayakta durur. Millas’ın çalışmaları da tam olarak bu nedenle, herhangi bir çatışma üretmeden, akademik ciddiyeti yüksek ve kalıcı eserler olarak ortaya çıkabilmiştir.


Yayınlanma Tarihi: 09 Mayıs 2026  /  Son Güncellenme: 09 Mayıs 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.