Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 256 – Ekim 2026      İsa Tepesi / Bir Kutsal Peyzajın Belleği

İsa Tepesi / Bir Kutsal Peyzajın Belleği

Yüksek Mimar


Büyükada’da bazı yollar bir yere varmak için değil, zamanı değiştirmek geçmiş ile gelecek arasında süregelen bir yolculuk için de kullanılır.

Kadıyoran Yokuşu da işte böyle bir yoldur.

Çıktıkça yol daralır konutlar köşkler ve bahçe duvarları azalır çam ağaçları sıklaştıkça yavaşça orman alanına doğru varır. Bir zamanlar adanın Rum Ortodoks dünyasının önemli güzergahlarından biri olan bu yokuş, bugün de geçmişin izlerini taşır. Yukarı çıktıkça varılan adı İsa Tepesi olarak adlandırılan bu tepe Büyükada’nın Prens Adaları içinde yalnızca adanın yüksek noktalarından biri değil, yüz yıllar boyunca değişen bir kutsal peyzajın hafızasıdır. Tepede bugün görülen yapılar, farklı dönemlerin sürekliliğinde birbirinin üzerine bıraktığı izler gibi katmanlaşır. Bizans döneminin manastır geleneğinden Rum Ortodoks cemaatinin ada yaşamına, oradan da günümüzün sessiz ve katmanlı hafızasına kadar uzanan uzun bir tarih burada okunabilir.

Tepenin merkezinde Hristos Manastırı bulunur.

Bizans dünyasında Adalar, İstanbul’un kalabalığından uzaklaşmak isteyen keşişler için inziva ve ibadet mekânlarıydı. İsa Tepesi de bu geleneğin bir parçası olarak, doğayla iç içe bir manastır yaşamının günümüze kadar süren sessiz sahnesi oldu. Zaman içinde manastır yapıları değişti, onarıldı yıkıldı ve yeniden kuruldu, buna rağmen tepenin dinsel karakteri bütünüyle kaybolmadı.

Büyükada’da sahilden İsa Tepesi’ne doğru yükselen dünyanın en eski yollarından sayılan Kadıyoran Yokuşu, adanın en karakterli tarihsel yollarından biridir. Çankaya meydanından başlayıp doğrudan çam ormanının içinden geçip Manastır’a ulaşan bu yol bugün bir ulaşım güzergâhı olarak algılansa da, yokuşu yukarı doğru yürümek aslında bir hac duygusu da yaratır. İsa Tepesi’nin asıl etkisi belki de bundandır. Burada geçmiş bütünüyle kaybolmamış, fakat gündelik hayatın içine de karışmamış, iki zaman arasında asılı kalmış gibidir.

Yolun sonunda çevresi anıtsal mezar taşlarıyla çevrili Hristos Manastırı ve korkulukları belirir. Tarihsel kaynaklarda Kadıyoran Yokuşu, İsa Tepesi’ne çıkan yol olarak kaydedilmiştir; bu çok eski toprak yol bugün asfaltlanmış olup halen kıvrımlı ve genişliği büyük oranda değişmemiş çam ağaçları arasında sizi tepeye çıkartır. Büyükada anlatılarının çoğunda Kadıyoran Yokuşu, Manastır kadar önemsenen ayrı bir yer ayrı bir hikâye olarak tanımlanır. Kırım Savaşı sonrası yaptırılan Küçük Tur yolu, daha sonraları doğa gezintisi amaçlı Büyük Tur yolu dışında kalan, adeta Manastır tarihi kadar eski Kadıyoran Yolu, ada yolları arasında ayrı bir istisnadır.

Bu nedenle Kadıyoran’ı yalnızca bir yokuş olarak değil, kıyı ile kutsal tepe arasındaki bir kılavuz olarak hissetmek olanaklıdır. Yol boyu, Rizzos, K.ve H.Avronopulos evleri, Banker Pavlos Stefanoviç Skiliçis Köşkü, Kenan Yorgi ve Hristos Marvelli evleri, Nikolaidis Usta’nın elinden çıkmış dantel yapı Danasi Efendi Köşkü, İskenderiye Patriği Sofranios’un yazlık köşkü olarak kullanılan eski Büyükada İlkokulu -şimdiki lakabıyla Taş Mektep-, Lale Köşkü, vd. gibi yokuşa adeta zamanın olmadığı duygusunu katan Rum seçkin ailelerin yer aldığı bu nice köşkler ve konaklar bu güzergâha halen bekçilik ederlerken Rum kimliğinin yeniden keşfedildiği bir alan da açar.

Bu yokuşta ilginç bir şahsiyet daha ikamet eder. 1885-1887 yılları arasında İstanbul’da görev yapan ABD elçisi Samuel Cox. Cox’un köşkü, Kadıyoran yokuşunu girişine göre cepheden görünmeyen yan bahçesinden giriş alan ahşap kaplı, Neoklasik özellikler gösteren mimarisi ve aşı boyası rengiyle yokuşla özdeşleşen bir yapıdır.

Bu yokuşun bir farklı özelliği de Büyükada’nın kıyıdaki gündelik hayatından, giderek daha sessiz ve münzevi bir dünyaya geçiş duygusu yansıtmasıdır.. Aşağıda deniz, iskele, köşkler ve adanın daha yoğun yerleşim dokusu varken, yokuş yukarı çıktıkça yapıların arasındaki boşluklar çoğalır, ahşap köşkler seyrelir, çamlar, maki ve topografya öne çıkar. Sonunda Hristos Manastırı’nın bulunduğu sakin bir tepeye doğru gelinirken etrafı duvarlarla çevrili mezarlıkta, dönemin soylu ayrıca kamusal görevli cemaat üyelerinin anıtsal mezar taşları ve Mezarlık şapeli görülür.

Yokuşun en güçlü yanı belki de bu mekânsal dönüşümdür: şehirden doğaya, gündelik hayattan inzivaya, bugünden geçmişe doğru yürür gibi olursunuz. İsa Tepesi’ndeki manastırın Bizans dönemine kadar uzanan geçmişi ve daha sonra Büyükada Rum Ortodoks cemaatinin yaşamıyla kurduğu ilişki de düşünüldüğünde, Kadıyoran Yokuşu bu tarihsel katmanları birbirine bağlayan fiziksel bir omurga niteliğindedir.

Bugün Kadıyoran Yokuşu’ndan yürümek, bu nedenle yalnızca bir tepeye çıkmak değildir. Büyükada’nın kıyıdaki kozmopolit hayatından, Rum Ortodoks geçmişine ve oradan da doğanın sessizliğine doğru ilerleyen bir hafıza yürüyüşüdür. Yokuşun eğimi, çamların gölgesi, eski köşklerin arasından görünen deniz ve tepede beliren manastır, bu yürüyüşü Büyükada’nın en güçlü tarihsel deneyimlerinden birine dönüştürür.

Birinci yüzyıldan itibaren Büyükada’nın Rum Ortodoks toplumunun önemli yerleşimlerinden biri hâline gelmesiyle İsa Tepesi’nin anlamı daha da genişler. Artık yalnızca keşişlerin inziva mekânı değil, Rum Ortodoks cemaatin sosyal ve kültürel hafızasının da bir parçasıdır. İbadetlerin yapıldığı yortuların kutlandığı hatta baharlarda çam ağaçların gölgesinde sofralar kurulduğu bu mekânın diğer en çarpıcı tanığı ise, tepenin siluetine neredeyse tamamen hâkim olan Rum Yetimhanesi’dir. Ahşap yapının devasa kütlesi, manastırın çok daha eski ve sessiz dünyasının yanında, modern dönemin cemaat kurumlarını kamusallığını temsil eder.

Böylece tepede ilginç bir zaman katmanlaşması oluşur: Bizans döneminin  manastırı, Osmanlı sürecinin Rum Ortodoks cemaati ve modernleşme çağının büyük kurumsal yapısı ile aynı peyzaj içinde buluşur.

Yetimhane’nin günümüzdeki tarihsel ve mimari varlığı için bugün dünyanın büyük bölümü sessizliğe çekilmiştir. Rum Yetimhanesi uzun yıllardır kullanılmamaktadır, orayı tekrar hayata geçirmenin yolları aranmakta Patrikhanenin mülkiyetindeki bu eşsiz Alexandre Vallaury yapısı geçmişle bağlarının yeniden kurulmasını beklemektedir; Hristos Manastırı ise hâlâ dinsel hafızanın canlı bir unsurudur ve cemaatiyle bağlarını sürdürmektedir. Yapıların çevresindeki kızılçamlar, maki ve endemik bitkiler ise insan tarihinden çok daha eski bir sürekliliği temsil eder. Ahşap yetimhanenin yıpranmış kütlesiyle rüzgârın biçimlendirdiği çamların yan yana durması, İsa Tepesi’nde yapı ile doğanın, hatırlama ile unutmanın aynı panoramada buluşmasını sağlar.

İsa Tepesi’ni bugün önemli kılan belki de yalnızca korunması gereken anıtları değildir, doğası, sözel kültürü ve toplumsal hafızasıdır. Asıl değer, burada hâlâ okunabilen sisler ve ardında kalmış kültürel sürekliliktir.

Bizans keşişlerinin inzivasından Rum Ortodoks cemaatinin yaşamına, yetimhanenin çocuklarından bugünün ziyaretçilerine kadar farklı insanların bıraktığı izler, tepenin toprağında ve yapılarında üst üste durmaktadır. Mezarlık sakinlerinin ikametgahı bize yüzlerce yılın münzevi yaşamından dini ve cemaat sosyolojisinden izleri aktarır.

Bu nedenle İsa Tepesi, Büyükada’nın yalnızca bir seyir noktası değil, İstanbul’un Rum-Ortodoks geçmişinin, ada kültürünün ve doğal peyzajın birbirine karıştığı halen yaşayan bir hafıza alanıdır.

Bu tepede yaşayıp yapıların, mezarlığın, hatta Kadıyoran Yokuşu’nun anılarını bir bir yaşamış ve aynı zamanda halen tanıklığını sürdüren Erol Baytaş ile bu yazım için kısa bir söyleşide bulunmak istedim. Kendisiyle sohbetimiz, geçmişten günümüze İsa Tepesi’nin coğrafi ve tarihsel peyzajı, yapıları, yaşantıları ve kişisel duygu ve düşünceleriyle somutlaşan bir sözel kültürel miras anlatısı olunca, bu makalenin satır aralarında kaybolmasını istemediğimden, ayrıntılı olarak Kasım sayısında aktarma düşüncesindeyim.

Erol Baytaş, Yetimhane ile Hristos Manastırı arasındaki tarihsel sürekliliğin yaşayan tanıklarından biridir. Bir tarafta Rum Ortodoks cemaatinin çocuklarına yuva olmuş Yetimhane, diğer tarafta yüzyıllara uzanan manastır geleneğinin sürekliliği. Baytaş, her ikisinin arasında hayatının büyük bölümünü bu yapıları halen koruyarak geçirmekte ve yaşantısını doğduğu günden bugüne İsa Tepesi’nde ailesiyle birlikte sürdürmektedir.

Kadıyoran Yokuşu’ndan İsa Tepesi’ne çıkan bu anlatıda Erol Baytaş

süreci “yapılar ve tarih” özelinden çıkartıp, “ insan–mekân–hafıza” ilişkisine taşıyabilen canlı bir tanıktır.


Yayınlanma Tarihi: 07 Ekim 2026  /  Son Güncellenme: 08 Ekim 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.