Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 251 – Mayıs 2026      Sultan Abdülaziz’in Marmara Ziyareti

Sultan Abdülaziz’in Marmara Ziyareti


Eser Tutel Seyr-i Sefain Öncesi ve Sonrası, s. 68

Marmara Adası’nın tarihine dair yayınlanan en önemli eser, hiç şüphesiz ki eski Erdek Kaymakamı Reşit Mazhar Ertüzün’ün kaleme aldığı Kapıdağı Yarımadası ve Çevresindeki Adalar Tarih ve Arkeolojisi Üzerinde Araştırmalar kitabıdır. Marmara Adası’na dair oluşturduğum koleksiyonda yer alan en kıymetli eserlerden biri ve ilk başvuru kaynağım da bu kitaptır. Milli arşivlerden yabancı kaynaklara kadar her yayın dipnot ve kaynakça kısmında açıkça belirtilmiş olarak içinde yer alırken, Ertüzün ada ziyaretlerinde bir nevi yerel tarihçilik de yaparak bugün hayatta olmayan Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk günlerini yaşamış adalılarla da konuşarak anlatıları kayıt altına almıştır. Teofan Theofanidis’in 1937 yılında yayınlamış olduğu kitabından da faydalanarak, Marmara Adası’nda Türkler’le Rumlar’ın ortak yaşam sürdükleri döneme dair bilgilere yer vermiştir. Adayı ziyaret eden tek Osmanlı padişahının Sultan Abdülaziz olduğunu da yine adı geçen kaynak eserden öğrenmekteyiz.

Padişahın 1863 yılında yaptığı bu ziyaret, bir zamanlar Marmara muhtarlığında bulunan Lambrinos Dimarkhopoulos’un hatıralarında şöyle anlatılmaktadır:

“Sene 1863. 13 Temmuz Cumartesi akşamı Padişahımız Sultan Abdülaziz Han Efendimiz tebdil olarak bir pampur ile Marmara’ya geldi. Kimse onu tanıyamadı. Yalnız akşamüzeri paşalar karaya çıktılar: onlardan Padişahın gemide olduğu haberi alındı. Bütün gece pencerelerde kandiller, fenerler yakılmak suretiyle büyük bir şenlik ve donanma yapıldı. O gece Ekmekçibaşı karaya çıktı. Gece alaturka saat 6’da Tavlarion’un mağazasında ekmek yoğurtturdu. Pampurdan beylik sepetler getirtildi, peksimetleri kâğıtlara sardılar, kilitlediler ve içeri aldılar.

Sabahleyin kilisenin ayini bitince ahali Padişahın karaya çıkmasını bekledi. Paşalar Padişahın gündüz saat üçte karaya çıkacağını söyledilerse de çıkmadı. Bunun sebebini bilmiyoruz. Biz Marmaralılar ise Padişahımızı ağırlamak maksadıyla memleketin mahsullerini hediye etmek istedik. Arzu edildiği gibi bol miktarda mahsul bulunamadı. Mamafih, paşaların oturdukları yere, Lonca’daki çınar ağacının altına gidilerek toplanan şeyler takdim edildi. Bir sepette az miktarda balık, diğer sepette üç dört ıstakoz, iki testi taze süt, bir miktar taze peynir, bir küfe karpuz vesaire… Bunları panpurun içine aldırdılar. Fakat vekilharç hepsinin parasını tamamen ödedi.

Gündüzün saat dörtte pampur hareket için demir aldı. O anda Lonca[1] iskelesinde hazır olarak bekleyen üç kancabaş hareket etti. Ellerinde defne dalları tutan ve Taksiarhis kilisesi önünde hazır bulunan mektep çocukları ile ellerindeki İncil-i Şerif ve aynı kilisenin gümüş melek tasvirlerinin daha üstünde Padişahın resmini tutan papazlar sandallara bindiler. İki kancabaşa Hristiyan çocukları ve papazları, diğer bir kancabaşa Museviler ve bir ığrıp kayığına da Osmanlılar binmişlerdi. Osmanlılar ileri geçtiler; Hristiyanlar onların arkasında, Museviler de en geride oldukları halde Padişahı överek ‘Allah Padişahımızı muhafaza buyursun’ dediler. Diğerleri ‘Padişahımız bin yaşa’ sözlerini haykırdılar. Çocuklar tekrar ‘âmin’ diye bağırdılar. Bu suretle ilkönce pampurun baş tarafına geçildi. Bazılarımızın başı açıktı, bazılarımız da fes giymiştik. Üç defa geminin etrafında döndük, sonra orta yerde durduk. Padişah da pampuru[2] durdurdu. Bizi porteladan[3] seyrediyordu. Daha önce bir kundelo[4] ile gönderdiğimiz dört kişi bir dilekçe sunmuştu. Bu dilekçede bağlara balsara[5] düştüğü, denizden hiç balık çıkmadığı ve içecek su bulunamadığı yazılı idi. Padişah paşalar vasıtasıyla, bunlar ilahi şeylerdir, ben ne yapabilirim? şeklinde bir cevap verdi ve derhal altın lira dolu beş kese gönderdi. Bu keselerle Osmanlılara yüz elli lira, Hristiyanlara iki kancabaşından her birine yüzer liradan iki yüz lira ve Musevilere de yüz lira verilmişti. Hemen gemiden bir adam çıkarıldı ve gündüzün saat beşte pampur hareket etti.

http://lcivelekoglu.blogspot.com/2013/03/sultan-abdulazizin-avrupa-seyahati-ve.html

Gemiden gelen şahıs bir hayvana binerek dağa tırmandı, suları gördü ve Altınsuyu’nu uygun buldu. Bu suyu yapmak için kırk beş bin kuruş kadar göndereceğini vadetti ve yine aynı gün Tekirdağ’a gitti. Lakin paralar gelmedi iş de yarım kaldı.”[6]

1861 yılının 25 Haziran günü Padişah Abdülmecid’in ölmesi üzerine Osmanlı tahtına kardeşi olan Abdülaziz geçti. Denizi seven ve gemilere büyük ilgi duyan yeni Padişah zamanında, Türkiye Denizcilik İşletmeleri’nin nüvesini oluşturan Fevaid-i Osmaniye vapurlarına daha çok önem verildi. İlk Türk ticaret vapurları acenteliği Galata’da açıldı. 1863’te Ticaret-i Bahriye Kanunu çıkarılarak denizcilik işleri elden geldiğince bir düzene sokulmaya çalışıldı. Yine aynı yıl Türk Ticaret-i Bahriye Mahkemesi kuruldu. 1851’de kurulan ve Boğaziçi’nde düzenli seferler başlatan Şirket-i Hayriye’nin o yıllarda gösterdiği sürekli gelişmeye, Fevaid vapurlarıyla da ulaşılmak istendi. Bu düşünceyle büyük bir Anonim Şirketi kurulması hazırlıklarına girişildi. Şirketin adı Şirket-i Aziziye, sermayesi de bir milyon lira olacaktı. [7]

Ruzname-i Ceride-i Havadis yani Resmî Gazete’nin 16 Haziran 1871 tarih ve 1671 sayılı nüshasının baş haberi olmak üzere şöyle bir yazı yayınlanmıştır:

Fevaid-i Osmaniye İdaresi Yönetim Kurulu reisi John Avramidis efendi vekâleten direktör olarak atanmış, idarenin adı da Padişah Sultan Aziz’e izafeten İdare-i Aziziye olarak değiştirilmişti.”[8]

http://lcivelekoglu.blogspot.com/2013/03/sultan-abdulazizin-avrupa-seyahati-ve.html

Sultan Abdülaziz Osmanlı Donanmasını dünyanın önde gelen donanmalarından birisi haline getirmişti. İngiltere’den birçok zırhlı gemi satın alınarak gemi sayısı 106’ya çıkarılacak, böylece devrine göre dünyanın üçüncü büyük filosu teşkil edilecekti.[9] Ayrıca Sultan, deniz yoluyla iki de uzun yolculuk yapmıştı. 1863’te Mısır’ı, 1867 yılında da Marsilya yoluyla Fransa ve İngiltere’yi resmen ziyaret etmişti. Abdülaziz tahta çıktıktan sonra taht gemisi Kavalalı İsmail Paşa’nın hediyesi olan Feyz-i Cihad’ı kullanmaya başlamıştı. Bu yat İngiliz tezgâhlarında özen ve titizlikle inşa edilmiş narin ve zarif bir gemiydi. Padişah Mısır seyahatine daha sonra adı ‘Sultaniye’ olarak değiştirilecek olan bu gemiyle çıkmıştı. Mısır Hidiv’inin yatı El-Mahrusa-1 padişahın yatından daha ufak olmasına rağmen daha gösterişliydi ve içi de göz kamaştırıcı güzellikte döşenmişti. Sultan sefer dönüşü İstanbul’da yatını tadilata aldırarak görevi Kaptan-ı Derya Mehmet Ali Paşa’ya tevdi etmişti. Salonlar Hereke’de imal edilen özel kumaşlarla döşendi, Üst kat salonu kapalı güverte haline getirildi, salonun cihannümaları çok zarif olmuştu. Dönemin sanatkârları ceviz oymalı yaptılar ve üzerini sedef kakmalarla süslediler. Sultan denizcilik konusunda büyük bilgiye sahipti ve gemi tersanedeyken sürekli olarak gelip çalışmaları izlemişti. Kısa süre sonra bu yat Avrupa Hanedanlarının bindiği özel yatların en güzel ve haşmetlisi oldu. Sultan Aziz bu yatla sık sık Boğaziçi’nde gezintiler yaptı.[10]

http://lcivelekoglu.blogspot.com/2013/03/sultan-abdulazizin-avrupa-seyahati-ve.html

Sultan Abdülaziz’in yatı Sultaniye, 1862 yılında hizmete girmiş ve 1864 yılında arızalanıp tadilata gönderilene kadar saltanat yatı olarak kullanılmıştı. Eski Marmara Muhtarı Lambrinos Dimarkhopoulos’un 1863 yılından aktardığı anlatıdan yola çıkarsak eğer Padişah’ın Sultaniye yatıyla Marmara Denizi’nde gerçekleştirdiği bir tenezzüh esnasında adaya uğradığı düşünülmektedir.

Değerli araştırmacı yazar Kaptan Uluç Hanhan’ın kaleme aldığı İzmir Körfezi Batıkları kitabında da kaşımıza çıkan Sultaniye yatına dair eldeki diğer yazılı kaynaklardan da faydalanarak biraz daha ayrıntı vermem doğru olacak.

Sultaniye Yatı:

 

“1852’de, Londra, Blackwall’da C.J. Mare tezgahlarında, ahşap tekneli yandan çarklı yat olarak inşa edildi. 2909 gros tonluktu. Uzunluğu 119,2 m, genişliği 12,2 m, su kesimi 4,8 m idi. 758 beygir gücünde iki silindirli compound buhar makinesi vardı. İki kazana sahipti. (96) 15 mile yakın surat yapabiliyordu. Tek bacalı, iki direkliydi. 1853 yılında Feyz-i Cihad adıyla Mısır Donanması’nda fırkateyn ve yat olarak yer aldı. 1862’de Forrester & Co. tezgâhlarında büyük ölçüde yenilendikten sonra Hidiv İsmail Paşa tarafından Sultan Aziz’e (4 Şubat 1830-4 Haziran 1876) hediye edildi. Adı Sultaniye olarak değiştirilen bu güzel yat, padişah salonuna inen billur parmaklıklı muhteşem merdiveni, salonu süsleyen birbirinden değerli tablolarıyla göz kamaştırıyordu. Sultan Aziz 1863 yılında Mısır’a, 1869 yılında da Fransa’ya bu gemiyle gitti. 1864’te arızalanınca İngiltere’ye, inşa edildiği tersaneye gönderilerek bacası ve kazanları değiştirildi. Ama bir sure daha kullanıldıktan sonra, 1872’de, bu sefer tamir kabul etmez şekilde yeniden arızalandı. Zaman zaman donanmada nakliye gemisi olarak kullanıldı. Değerli eşyaları ve işe yarar kısımları çıkartılıp boşaltıldıktan sonra 1905’te İzmir’de bağlandı. 1908’de gemi bozumcusuna teslim edildi. 1911 yılı Ekim ayında da taş doldurulup karinası delindikten sonra dibe oturtuldu. 20 Nisan 1912 günü İzmir Körfezi’nde, Yenikale önlerinde büsbütün batırıldı. Bu güzel yatın El Mahrusa-I adlı bir eşi vardı ki, Mısır’da 90 yıldan fazla bir zaman kullanılmıştır.”[11]

Sultaniye Yatı, Hüsnü Tengüz, Osmanlı Bahriyesi’nin Mazisi (2007) s.53

 

İdare-i Aziziye vapurları Marmara Adası’na da uğramaya başlamıştı…

“Padişah’a ait olan İdare vapurları Şam, Girit, Selanik, Trabzon, Varna, Gemlik, İzmit, Bandırma ve Tekirdağ hatlarına yolcu seferleri yapmaktaydı. Ayrıca Kadıköy, Adalar, Yeşilköy ve Haydarpaşa’ya her gün vapur işletilmekteydi. Bunun yanında Çanakkale, İzmir, Rodos, Kıbrıs, Beyrut, Yafa, Hayfa, Port-Said, Cidde, Konfide ve Hudeyde’ye de posta seferleri vardı.  İdare-i Aziziye döneminde İzmit, Tekirdağ, Bandırma ve Gemlik’e çalışan gemilerin uğradığı limanlar arasına: Mudanya, Darıca, Yalova, Karabiga, Mürefte, Paşalimanı ve Erdek limanları da eklenmiştir.[12]  Bandırma-Tekirdağ seferlerinde haftada bir Cumartesi günleri hareket eden geminin uğradığı limanlar şu şekildeydi: Silivri, Ereğli, Tekirdağ, Bigados, Marmara Adası, Karabiga, Mürefte, Paşalimanı ve Erdek (Devlet Salnamesi sene 1875 syf.195).”[13]

20.05.1828 tarihinde “Swift” isimli buharlı geminin İstanbul’a gelişi, yurdumuz denizciliğinde yeni bir dönemin başlangıcını teşkil eder. Yıllar içinde Türkiye’deki tersanelerde de buharlı gemi inşasına başlanarak, deniz ticaret rotaları oluşturulmuş ve ilk seferler Tekirdağ Bandırma gibi önemli liman şehirlerine yapılmıştı. Yukarıda da belirtildiği üzere 1875 yılında Marmara Adası uğraklı seferler Cumhuriyet’in ilanından sonra da Türkiye Seyr-i Sefain İdaresi tarafından sürdürülerek (TDİ) Türkiye Denizcilik İşletmelerine evrilmiş ve uzun yıllar Marmara Adaları turizminin gelişmesinde başrolü oynamıştı.

Denizcilik kültür mirasımızın en önemli bileşeni TDİ yolcu gemileri tıpkı gelişmiş ülkelerin kendi yolcu gemileriyle gerçekleştirdiği deniz seyahatleri gibi atalarından devraldığı denizcilik mirasını gelecek kuşaklara aktarma sorumluluğuyla yeniden çağın gereklerine ve estetik anlayışına uygun gemiler inşa ederek Marmara Adası uğraklı seferlerini başlatması biz adalıların en büyük dileği.


Kaynakça: Eser Tutel, Seyr-i Sefain Öncesi ve Sonrası (1997), Hüsnü Tengüz, Osmanlı Bahriyesi’nin Mazisi (1995), Uluç Hanhan, İzmir Körfezi Batıkları (2021), Reşit Mazhar Ertüzün Kapıdağı Yarımadası ve Çevresindeki Adalar (1953), Ahmet Güleryüz Ertuğrul, Savarona  & Türk Devlet Yatları (2007).

[1] Lonca: Lonca, aynı bölgede yaşayan esnaf ve zanaatkârların örgütlenerek kurduğu meslek organizasyonuna verilen isimdir. Lonca Eski Marmara’da İslam mahallesinde yer alan, Mustafa Toksöz ve İsmail Başaran’ın sahibi olduğu iki kahvenin önündeki büyük çınar ağacının altı. Türkler genellikle burada toplanırlardı.

[2] Pampur: Eserdeki yazılışına sadık kalındı. Ancak anlatıcı burada buharlı vapuru kastetmektedir.

[3] Portela: Portekizce kökenli bir kelime olup, küçük kapı veya geçit anlamına gelir. Latince ‘porta’ kelimesinden türemiştir.

[4] Kundelo: Bir çeşit sandal.

[5] Balsara: Bağ küllemesi (Erysiphe necator), halk arasında “basra” olarak da bilinen, üzüm tanelerinde %90’a varan verim kaybına yol açabilen, yaprak ve sürgünlerde beyaz, unumsu bir tabaka oluşturan fungal bir hastalıktır.

[6] R. Mazhar Ertüzün, Kapıdağı Yarımadası ve Çevresindeki Adalar, s. 260-264.

[7] Eser Tutel, Seyr-i Sefain Öncesi ve Sonrası s. 43-44.

[8] Tutel, ibid., s. 48.

[9] Yahya Bağçeci, “Sultan Abdülaziz’in Mısır Seyahat” Yüksek Lisans Tezi, s. 8.

[10] Tutel, Seyr-i Sefain Öncesi ve Sonrası, s. 50-51.

[11] Tutel, ibid., s.46-50

[12] “İdare-i Mahsusa Kuruluşu, Faaliyetleri ve Sosyoekonomik Etkileri” Yük. Lisans Tezi Sema Küçükalioğlu 1999. Devlet Salnamesi sene 1292 (1875), s. 194-195

[13] İbid., s. 194-195


Yayınlanma Tarihi: 09 Mayıs 2026  /  Son Güncellenme: 09 Mayıs 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.