Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 251 – Mayıs 2026      Ölümünün Yetmiş İkinci Yılında Sait Faik Abasıyanık: Yaşama Zanaatından yazma Zanaatına…

Ölümünün Yetmiş İkinci Yılında Sait Faik Abasıyanık: Yaşama Zanaatından yazma Zanaatına…


Sait Faik Abasıyanık’tan Necatigil’e imzalı Son Kuşlar, Varlık Yayınları, 1952

Edebiyatımızın büyük ustası Sait Faik Abasıyanık’la ilk karşılaşmam, sanırım ilkokulu bitirdiğim yıl okuduğum Semaver kitabıyla. Kitaptaki iki öykünün çok iz bıraktığını hatırlıyorum: “İpekli Mendil” ile “Semaver”. Bu öykülerin yarattığı etkiler, tetiklediği duygular birbirinden hayli farklıydı. Sevdiği kızın istediği ipekli mendili alacak parası olmayan on beş yaşlarındaki çocuğun hırsızlığa yeltenmesini, kaçarken ağaçtan düşmesini, ölmek üzereyken güçlükle açılan avcunun içinden su gibi fışkıran mendili anlatan “İpekli Mendil” hazin bir hikâyeydi kuşkusuz ama iz bırakmasının nedeni yalnızca küçük hırsızın yok yere ölümü değil, ipekli mendillerin yaşamımda bir karşılığının olmasıydı. Elini öptüğümüz aile büyükleri, bayram harçlıklarımızı ipek mendillere sararak verirlerdi o yıllarda. Bu mendilleri kullanmaya kıyamayıp saklardık gerçi ama bayramlarla sınırlı olsa da kolaylıkla elde edebildiğim bir mendil uğruna yeni filizlenen bir yaşamın sona ermesi gerçeğiyle karşılaşmak epey sarsıcı olmuştu. Zihnimde belli kalıplar içinde var olan bir nesneyi o kalıpların dışına çıkararak farklı bir yerden bakmamı sağlamıştı “İpekli Mendil”.

“Mesutları çok az bir mahallenin çocuğu” Ali ile yoksul anasının hikâyesini anlatan “Semaver” öyküsü ise okurken çevremi saran kokularla farklılaşmıştı diğerlerinden. “Kızarmış ekmek kokusu” yaşayan bir evin, kaynayan semaverin ürettiği “koku, buhar ve saadet” sevgi dolu bir ana oğul ilişkisinin simgesi olarak yıllar yılı kaldı aklımda. “Lavanta kokulu şilteler” yoksul ve onurlu bir yaşamı, “yaşlı kadının tülbent kokan vücudu” yaklaşan ve önüne geçilemeyecek ölümü çağrıştırdı hep. Ali, fesleğen yapraklarını parmaklarıyla ezdiğinde, ben de tuhaf bir koku duydum parmaklarımda, fesleğeni tanımadığım halde.

Yaşlı kadının ölümünden sonra artık kaynamayan semaverin yerini, salep güğümü alıyordu hikâyenin sonunda. Ali’nin hayatına salep güğümüyle giren yeni kokularda, umut seziliyordu her şeye rağmen. Odam tarçın kokmuştu; salebe serpilen tarçın, umuda dönüşmüştü hikâye bittiğinde. Sözü edilen kokuların tümünü duydum okurken ya da duyduğumu sandım. Sözcüklerin gücünü somut anlamda ilk fark edişim olmalı…

Sonrasında kendi tercihlerimle, çoğunlukla kitapların isimlerine bağlı rastgele seçimlerle yol aldım. En önemli kitaplarından biri olan Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı okumam epey sonraya, lise yıllarıma denk düştü. Bir hayalet gibi görünüp kaybolan Panco’nun peşinde hayallere dalma, “Hişt, Hişt!” sesini duyma zamanı gelmiş olmalıydı. Ada öyküleri ise Heybeliada’da yaşamaya başladıktan sonra kayıp zamanların izini sürer gibi tekrar tekrar okuduğum öyküler oldu.

Adapazarı’nda Sait Faik günü, 24 Ekim 1954. Sait Faik Sokağı başında Naim Tirali, Sabahattin Kudret Aksal, Oktay Akbal, Yaşar Nabi Nayır, Behçet Necatigil, Haldun Taner ve Orhan Hançerlioğlu.

Yaşadığımız yerler, bulunduğumuz çevreler yazdıklarımızı da şekillendiriyor büyük ölçüde. Sait Faik’in öykülerinde doğup büyüdüğü Adapazarı’ndan, ortaöğrenimi tamamladığı Bursa’dan, yüksek öğrenim için gittiği İsviçre ve Fransa’dan izler olsa da yaşamının büyük bir kısmını geçirdiği İstanbul ağır basıyor, Sait Faik bir İstanbul hikâyecisi olarak tanımlanıyor. İstanbul iki farklı yönüyle yansıyor öykülerine: kentin içinde, kalabalıkların arasında geçen öyküler, bu kalabalıklarda karşılaştığı kötülüklerden, insanlardan bunaldıkça kaçıp sığındığı tabiat, tenha yerler, ıssızlıklar. En çok da adalar içinde bir ada, “Haritada Bir Nokta”, Burgazada…

Sait Faik’in beni en çok etkileyen yönü sahiciliği. Dönemin kimi eleştirmenlerine göre savruk, çalakalem yazıyor. Metinlerinin de aylaklık olarak nitelenen yaşam tarzına benzediği, belli bir düzeni olmadığı söyleniyor, olay örgüsünün zayıflığından söz ediliyor. Kendisi de bu eleştirilerin farkında olmalı ki, “Eftalikus’un Kahvesi” adlı öyküsünde şöyle diyor: “Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyemin nasıl yazıldığını da pek bilmem.”  Yazarın bu konuda kimseye kulak asmayacağını, hiçbir taviz vermeyeceğini söylemesiyle sona eriyor öykü: “Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.”

Yaşar Kemal’le yaptığı bir konuşmada, Yaşar Kemal’in “Ne var ne yok Sait? Hikâye yazıyor musun?” sorusuna verdiği yanıt ise, onun dünyasını en iyi açımlayan sözlerden biri bence: “Yok, yaşıyorum.”

Bir ankete verdiği cevapta, yaşamayı “Balık tutmak, kahvede oturmak, yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak” diye tarif ediyor. “Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada bir içmek, hikâye yazmak, velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan avare gezmek bütün gün.” Yine bir röportajında, “Hikâyeci olmasaydınız, ne olurdunuz?” sorusunu, “Kahveci” diyerek yanıtlıyor: “Kahveci olmayı çok isterdim. Hem gene de istiyorum. Şöyle deniz kenarında sessiz bir kahvem olsun, oraya kim bilir ne çeşitli insanlar gelip gidecek, ben onları tanıyacak, seveceğim.”

Sait Faik’in yazma zanaatının yaşama zanaatıyla doğrudan bağlantısını ortaya koyan pek çok örnek var. Onu yazmaya yönlendiren ve aynı ustalığı yazma zanaatında görünür kılan yaşama zanaatındaki ustalık öncelikle. Yazarlığını ya da kendi deyişiyle “yazıcı”lığını tetikleyen de bu olsa gerek. Yaşadıklarının uzantısında öyküler yazacak, “kahvesinde tanıyıp seveceği çeşitli insanlar” öykülerinin kahramanları olacaktır artık. İnsanlarla karşılaşabileceği yerler evin dışında, sokaklardadır. Sait Faik bu yüzden evlerde değil, dışarıdadır. Beyoğlu’ndaysa eğer, hızlı adımlarla arşınladığı İstiklal caddesindedir. “Sıcak kahveler”de, “kızgın, acı, karışık zeytinyağı kokan birahaneler”de, “ihtiyar ağızları gibi çürük nefesli, cıgara kokulu kıraathaneler”de, “meşhurların devam ettiği korkunç pastaneler”de ya da tabiat ananın kucağında, ıssızlıklarda -dış dünyayı yalnızca insanlarıyla değil, tüm varlıklarıyla algılamak, özümsemek için. Yeri geldiğinde sıradan bir nesne, bir sandal, bir sandık, bir iskemle de girecektir öykülerine, kırlar, ağaçlar, balıklar ya da sert rüzgârlar da…

Sait Faik’ten öyküler okumak, onun yaşamına doğrudan, aracısız tanıklık etmek anlamında çoğu zaman. Yalnızlığı kendi tercihiyle seçmiş olan yazar, kalabalıklar içindeyken de kendi dünyasıyla baş başa gibidir, yalnızlıkla kurduğu ilişki, çevresiyle olan ilişkilere de yansır. Rahattır, sözünü sakınmaz, yeri geldiğinde çevresindekileri kızdırmaktan çekinmez. Edebiyatçılarla birlikte olduğunda da edebiyat tartışmalarına katılmamayı tercih eder, bir süre sonra da geldiği gibi çekip gider. Belki bir kahvede, belki de adaya dönmek üzere iskelede vapur beklerken bir öykü yazacak, masa başında saatlerce oturup kelimelerle boğuşarak ulaşılması güç olan sahiciliği, ayaküstü yaşamaların derin algılarıyla bir çırpıda kâğıda dökecektir. Dışarıda karşılaştığı kahvecilerin, meyhanecilerin, işportacıların, garsonların, çocuk işçilerin, akşamcıların ya da fahişelerin her biri, biraz da Sait Faik’in kendisidir. Öykülerinin hem anlatıcısı hem de kahramanı olan yazar, anlattığı kişilerin de kimliğine bürünecek, bu farklı kimlikleri bir aynanın karşısında kendi kendine konuşurcasına yalın, doğal ve en sahici biçimiyle yansıtacaktır bize.

Yaşama zanaatındaki birikimin yazma zanaatına aktarılacağı anlardan biri daha gelir böylece. Çünkü “Haritada Bir Nokta” öyküsünde dediği gibi, “Yazmasa deli olacaktır.” Çünkü “Alemdağ’da Var Bir Yılan” öyküsünde dediği gibi, “Yalnızlık dünyayı doldurmuştur.” Çünkü “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” Ne var ki, “Burada her şey bir insanı sevmekle bitmektedir.”

Sait Faik’in öykülerindeki insan çeşitliliği girip çıktığı farklı çevrelerden gelir. Günlük yaşamın herhangi bir anındaki herhangi bir karşılaşma, sıradanlığın içinden çekip çıkararak âdeta fotoğrafını çektiği herhangi biri tüm insanlık halleriyle, iyilikleri ve kötülükleriyle, en gerçek ve sahici biçimiyle konu olur öykülerine. Başkalarının hakkını yiyenlere, ezenlere, sömürenlere, tabiatı tahrip edenlere gitgide artan öfkesi dışında herkese aynı boy hizasından yaklaşır.

Azınlıklar önemli bir yer tutar onun yaşamında, Burgazada yıllarının da etkisiyle en çok Rumlar. Günümüzün moda deyişiyle “ötekileştirmeden”, ayrıştırmadan kucaklayarak hikâyeleştirir onları. Rum, Ermeni, Yahudi olmalarının hiçbir önemi yoktur, tüm öykü kişileri gibi karşılaştığı İstanbul insanlarıdır onlar. Kemik kakmalı, olağanüstü güzellikte boyacı sandıkları yapan yarı gerçek yarı hayal zanaatkâr Mercan Usta’ya bir güzelleme niteliği taşıyan “Gün Ola Harman Ola” öyküsünde dediği gibi: “Mercan Usta ya kendisi Ermeni’dir, yahut madamı. Mercan Usta Ermeni de olsa, Türk de, Tunuslu zenci kırması da olsa, mutlaka İstanbul’un Türk halkındandır.”

Mercan Ustaların günden güne azaldığı bir dünyada yaşadığımız yadsınamaz bir gerçek ne yazık ki. Yine de bu öyküyü okuyunca umuda kapılmamak, tek tük de olsa Mercan Ustalar vardır mutlaka! diye düşünmemek mümkün değil. Neden göremediğimize gelince… Yaşama zanaatındaki eksiklerimizin etkisi olabilir mi bu görememe hallerimizde? Kim bilir…

Sait Faik Abasıyanık, Adalet Cimcoz ve Behçet Necatigil Maya Sanat Galerisi’nde, 50’lerin ilk yarısı

Yaklaşık yirmi yıldır Heybeliada’da yaşadığımdan olmalı, Sait Faik’le en çok adalarda karşılaşıyorum. Onun yaşadığı adalar yok artık, yazlıkçıların gelmesiyle sadece yaz mevsimlerinde kalabalıklaşan, kışları balıkçıların, tek tük esnafın yaşadığı, adaların yerleşik nüfusunu en çok martıların oluşturduğu zamanlar geçmişte kaldı. Günümüz adaları mekânlarıyla, deniziyle, balıklarıyla, ormanlarıyla ve insanlarıyla çok farklı. Her yeri saran akülü araçlar, kitle turizminin teşviğiyle kontrolsüz biçimde adalara gelen kalabalıklar, gürültü, kirlilik, tahrip edilen ormanlar, ihmallerle çıkan yangınlar, rant kavgaları, çıkar savaşları bir zamanların bu güzelim tabiat harikalarını her geçen gün bir daha onarılamayacak biçimde yıpratıyor. Ancak iyi edebiyatın gücü, küçük bir şimşek çakımıyla geçmişin adalarına doğru yolculuklara çıkabilmemi sağlıyor. Büyükada’nın Reşat Nuri Güntekin’in, Heybeliada’nın Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın adası olması gibi; Burgazada da Sait Faik’in adası olmayı sürdürüyor, bu büyük yazarların ruhları ve eserleri tüm adalarda geziniyor hâlâ. Heybeliada’da günbatımının en güzel izlendiği yerlerden biri olan Değirmenburnu, Akşam Güneşi’nde Reşat Nuri’yi de konuk ediyor sofralara. Otuz yılı aşkın Heybeliada’da yaşayan ve buradaki köşkünde hayata veda eden Hüseyin Rahmi, adalılar arasında “şeytan arabası” olarak anılan bisikletiyle dik yokuşlardan tırmanırken görünüp kayboluyor en çok. Adaların tüm sarmanlarında, Hüseyin Rahmi’nin cenazesinin peşinden mezarlığa kadar gittiği rivayet edilen Sarı kediden izler var sanki. Ya da sokaklarda aylak aylak dolaşan tüm kara köpeklerde Sait Faik’in köpeği Arap’ın esintileri. Dinmeyen poyrazlarda, tanıyıp sevdiğim tek tük balıkçıda, köhne sandallarda, türleri ve sayıları gitgide azalan balıklarda, eskisi gibi kokmayan kirli, çürümüş yosunlarda, karabataklarda, geveze martılarda, en çok da topal olanlarında Sait Faik’in ada dolaylı öyküleri çıkıyor karşıma.

Dünyayı hiçbir parçasından vazgeçilemeyecek bir bütün olarak gören Sait Faik, toprağıyla, deniziyle, ağaçlarıyla, rüzgârlarıyla, hayvanları ve insanlarıyla birlikte algılar bu bütünlüğü. Tabiata yaklaşımı her zaman olumlu, hoşgörülüdür. “Haritada Bir Nokta” adlı öyküsünde dediği gibi, “Tabiat çoğunca dosttur” onun gözünde. “Düşman gibi gözüktüğü zaman bile insanoğluna kudretini ve kuvvetini tecrübe imkânları veren yüz vermez bir babadır; fırtınasında kayığını batırdığı zaman yüzmesini, rüzgârında kulübenin damını uçurduğu zaman daha sağlamı, daha hünerliyi bulmayı öğretiyor; canavarıyla karşı karşıya bıraktığı zaman adale kuvvetini sınıyordur.” Ona “Dülgerbalığının Ölümü” veya “Sinağrit Baba” gibi öyküler yazdıran, balıkların ölümle sonlanan hikâyelerinin insanların hikâyeleri gibi okunmasını sağlayan da bu algı farklılığıdır. Aynı bakış açısıyla hayvanların insanları öptüğü, köpeklerin konuştuğu, insanların havladığı, bilindik kavramların ters yüz edildiği “Kalinikhta” öyküsünü ve nicelerini yazacaktır.

Sait Faik Abasıyanık, Oktay Akbal, Sâlah Birsel, Behçet Necatigil ve Naim Tirali Elit Kahvesi’nde, 31 Aralık 1946

Sait Faik için söylenecek çok şey var kuşkusuz. Okuma notlarımda hızlıca gezinip ardında bıraktığı belli başlı izlere değinmekle yetinirken, insanın tabiatla ilişkisinde çok önemsediğim, unutulmaz bir manifesto niteliğindeki “Son Kuşlar”dan da söz etmek istiyorum. İlk baskısı 1952 tarihli olan aynı isimdeki kitabındaki bu öyküde çevre, çevre kirliliği, çevrenin korunması vb. kavramlar henüz telaffuz edilmezken, müthiş bir çevre duyarlılığıyla şöyle diyor: “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

Sait Faik ne yazık ki haklı çıktı; bizim için kötü oldu. Bizden sonraki kuşaklara devredeceğimiz dünya ise korkarım ki çok daha kötüye gidiyor…

Dünyayı ve insanlık hallerini her yönüyle, iyilikleri ve kötülükleriyle algılayan, önünden geçip gittiğimiz olağan ayrıntıları sözcüklerin tılsımıyla olağanüstü kılmayı başaran “ölesiye yalnız ve ölesiye mesut” bu büyük yazar, 11 Mayıs 1954’te aramızdan ayrıldı ama eserleriyle hep yanı başımızda.

Değerli anısına saygıyla, hikâyeciliğimizde açtığı yollar için sonsuz teşekkürlerle…

Not: Bu yazı 2022 yılında Bursa’da, Nilüfer Belediyesi tarafından düzenlenen Sait Faik Sempozyumu’ndaki konuşma metnimden derlenmiştir.


Yayınlanma Tarihi: 09 Mayıs 2026  /  Son Güncellenme: 09 Mayıs 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.