Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 252 – Haziran 2026      Yıllar Önce Basında Adalar

Yıllar Önce Basında Adalar


1941 yazı sürmekte olan Büyük Savaşın hararetinin iyice arttığını gösteren haberlerle geliyor. Almanya, Sovyetler Birliği’ne saldırarak savaşı Avrupa’nın tamamına yayacak bir girişime başvuruyor. Buna karşılık Türkiye, baştan beri savaş dışında kalma politikasındaki kararlılığını pekiştirecek adımlar atıyor. Türkiye ile Almanya arasında saldırmazlık anlaşması imzalanıyor. Bu gelişme uzun süredir ülke çapında yaşanan gerginliğin bir ölçüde yumuşamasına yol açıyor.

Yaz dönemine Adalar’da bu koşullarda giriliyor. Basında Adalar’da yaz dönemine ilişkin haberlerin yoğunlaştığını izliyoruz. Adalar’ın güzelliği üzerine birkaç yazı ilginizi çekecektir diye umuyorum.

1941 Haziran ayının gazetelerindeki gezimize buyurun…

 


HİKÂYE
BÜYÜKADA’DA
Yazan: ZİYA VEHBİ

 

Yıllardanberi tanıştığım Bursalı arkadaşım Ferhatla karşılaştığımız zaman, hasret ve arkadaşlık hislerinin verdiği heyecanla öpüşürken bu hareketimize yanımızdan geçen kadınlar imrenerek baktılar.

Bir insana şıklığı ya zenginlik verir, yahut da boğaza kadar borçlanmak.. Birisi şerefli yaşatır, birisi alacaklının önünden geçemiyecek kadar insanın yüzünü kızartır. Fakat işin iç yüzünü bilmiyenler Boğaza kadar borçlanır zengin gibi görünen adamı kolayca tahlil edemezler.

Dünyada en iyi şey olduğundan fazla görünmemektir.

Doğru bir sözdür, bu.. Şimdi hikâyemizi anlatayım.. Arkadaşım zengin bir tüccarın oğludur. İstanbulda bir mektepte okuyormuş. Ayın muhtelif günlerinde parası bittiği zaman yıldırım telgrafile getirttiği paranın miktarı ay başında iki yüz elli lirayı buluyormuş değil.. Buluyor.. Zira ben, oğluna meraklı, düşkün olan bu babanın sevgisini tanıyorumç onun fikri şöyledir:

-Mademki kazanıyoruz; ben de oğlum da bol bol harcayalım. Dünyadan kâm alalım.

O, kadınları anlamış, zevki tanımış, hoş bir adamdır.

Bir sıcak temmuz güneşi altında köprü üstünde eski arkadaşım Ferhatla karşılaştım:

-Yahu nerelerdesin, ne yapıyorsun?

O, gülerek şöyle dedi:

-İmtihanlarımı bitirdim. Şimdi bunun mükâfatı olarak babam Bursada, ben de burada para yiyoruz.

-Hovarda babanın çocuğu hovarda olur.

-Bazan iki yüz elli lira yetmiyor da buradaki enişteme başvuruyor, bir elli daha koparıyorum.

-Peki nerede oturuyor, bu paraları nerede yiyorsun?

-Adada oturuyorum. Paraları kâh Adada, kâh Modada, kâh Beyoğlunda yiyorum. Şimdi Adaya gidiyorum.

Koluma girerek beni vapura doğru sürüklemeğe başladı.

Dur, etme, şudur, budur demeğe kalmadı. Cebinde taşıdığı karnelere güvenerek biletçiye uğramadan Ada vapuruna girdik. Lüks mevkie girmiştik. Oturur oturmaz, Ferhat, çok güzel ve çok şık bir kadınla selamlaştı. Kadın güzellerden güzeldi. Kara kaşlı, kara gözlü, kıvırcık kara kirpikli idi. Şöyle bir süzdüm. Her tarafı pürüzsüz ve mütenasipti.

Vapur kalkmış Sarayburnu önünden geçiyorduk. Arkadaşıma sordum:

-Kim bu?.

Ferhat, yüzünü, elindeki gazeteye dikerek, sanki bir şeyler okuyor veya izah ediyormuş gibi anlattı:

-Kendisile iki gün iki gece tasavvur ettiğin şekillerden daha geniş manasile yaşadığım, doyup usandığım, sonra leyleğin yavrusunu terkedişi gibi kendi haline bıraktığım bir kadın..

-E, dedim, zenginlik bu.

-Yok canım beş para bile harcamadım. Üstelik, o bana yirmi beş liralık bir ipekli boyunbağı aldı. O da zengin galiba yahut başkasından vurdu. Bana bir cemile yaptı.

-O seni iyi anlamıştır. Kaz gelen yerden tavuğu esirgememiş. Bir gün gelecek o da senden tavuk yerine bir kaz parası sızdıracak..

Ferhat dayanamadı güldü. Kadına şöyle baktı. Ondan hoşlanan bir arzu dolu gözlerini bana dikerek:

-Doğru söylüyorsun. Onu gördüğüm zaman yüreğim, gözlerim hemen akıveriyor. Cazibe kanunlarını üzerinde toplamış kadınlardan biri…

*

Vapur Ada iskelesine yanaşıncıya kadar çocukluk hayatımıza dair birçok şeylerden bahsettik. Bütün yol esnasında dikkatle Ferhada bakıyordum. O kadınla, öyle, hiç de alakadar görünmüyordu. Halbuki benim aklım kadında geziniyordu. Amma nasıl biliyor musunuz? Aklım, onun her yerinde gezinebilecek, meharet sahibi bir böcek halinde idi.

Muhakkak ki, sevgi ideali olan bir kadındı. Vapurdan çıkarken herkes ona bakıyordu. Gözlerim önünde onun yürüyüşünü taklide yeltenen birçok kadınlar vardı. İskele meydanına çıktık. Bir gazinoya oturduk. Şimdi hem içiyor, hem konuşuyorduk. Arkadaşım:

-Ben bu akşam sarhoş olursam kusura bakma.. oturduğum evde üç kız var. Deminki kadından güzel değil, amma, birisi beni yakıyor, seviyorum, seviyorum.

Diyor, sık sık kadehleri yuvarlıyordu.

-Sana misafirim. Beni nasıl ağırlarsın, sarhoş olunca?.

Ferhat eski halimi hatırlıyarak:

-Sen işini bilirsin; kendi kendini ağırlarsın. Beni de idare edersin, dedi.

Arkadaşım sarhoş olmuştu. Konuşuyor, gülüyordu. Hesabı gördü:

-Haydi çıkalım. Ona tâbi olmak lazımdı. Mademki seviyordu. Seven adam duramaz, sevgilisini görmek ister. Bir faytona atladık. Doğru evde soluğu aldık. Meğer o benden daima evdekilere bahseder, dururmuş.

-İşte, dedı. size fırsat düştükçe bahsettiğim arkadaş ..

Ve derhal odasına geçtik. Sonra o biraz dışarıya çıktı. Çok geçmeden telaşla döndü. Sarhoş sarhoş:

-Şimdi kahvemiz gelecek. Fakat bu gece ben mahvoldum. Bu gece mahvoldum.

Diyerek söylenirken arkadaşımın haline acıyordum.

-Neye, ne oldu Ferhat?.

O durmadan söylenmekte idi?..

-Eyvah .. Ben şimdiye kadar yapmadığım bir şeyi yaptım. Mahvoldum. Bittim. Anlamıştım. İçki ta beynine işlemişti. Ferhat, odada telaşlı telaşlı dolaşırken zihnimde birçok şeyler canlandırıyordum.

Hizmetçi kız kahveyi getirmişti. İçiyordum. O yine:

-Mahvoldum, mahvoldum.

Demekten vaz geçmiyordu.

-Ne oldu Ferhat söyle ne oldu? –

Hem senin sevincin, hem de kendi sevincim ile sevdiğim kızı annesinin yanında öptüm. Demesin mi?..

-Aldırma kardeşim yaptığın büyük bir hata değil, dedim. Sarhoşlukta affedilir.

Son Telgraf, 25 Haziran 1941, Çarşamba


TELEFONDA
Amerikalılaşmak mı, eskiye dönüş mü, cennet ve cehennem bahsı -Ada safası -Eski çam derdi-Şaire Nigar hanım ve Büyükada

 

-Allo allo, neredesiniz Leylâcığım?

Sıcaktan, sabah kahvaltısını balkonda yapmıştık da, ben de içeri girmedim, orada gazete oku yordum, hem de düşünüyordum.

-Ne düşünüyordunuz? İstanbulun Amerikalılaşmasını mı?

-İstanbulun Amerikalılaşması mı, neden?

-Neden mi? Canım gazeteler de görmüyor musunuz. Bugünlerde sık sık hayırseven kıymetli vatandaşlarımız tarafından kâh Üniversiteye, kâh Darüşşefekaya teberrüler oluyor, güzel değil mi?

-Çok güzel, fakat böyle hayırların Amerikalılaşmakla ne münasebeti var? Biz hayır sevmiyen bir millet değiliz ki.”

-Doğru. Fakat eski itiyatlarımızı tamamile kaybetmiştik. Zenginlerin, ömür tüketerek kazandıkları paraları bir tahtada mekteplere bırakmaları son zamanlarda Amerikada âdet olmuş bir şey de onun için Amerikadan bahsettim. Sonra zaten bugünlerde her hâdise bize Amerikayı hatırlatıyor. Dünyanın gözü Amerikanın üzerinde.. Oradan çıkacak en ufak bir sese kulaklar ve gözler açık bekliyoruz. Fakat, oranın mübarek sesi de çıkamıyor ki…

-Orası öyle, herkes Amerikalılardan dünyayı akord edecek sesler beklerken, bizim hayırlı vatan daşlarımız, bizim içtimai hayatımızı akord edecek ne güzel sesler çıkarıyorlar.

-Bu da müşterek ihtiyaçlarla uğraşmanın yurdumuzu yükselteceğine inanımızı gösterir.

-Ben de dünkü Vatan’da Avrupadan İstanbula yeni gelen ecnebi muhabirlerin hayretini okudum. Adamcağızlar Türkiyede gördükleri yiyecek, içecek, giyecek bolluğundan gözlerine inanamıyormışlar da “bilmem farkında mısınız? Siz cennette yaşıyorsunuz diyorlarmış.

-Ona şüphe var mı? Fakat bunun için evvelâ o Avrupa cehenneminde yaşadıktan sonra Türkiye cennetine girmeli, onu görmiyenlerin aradaki müthiş farkı tamamile kavrıyabileceklerini zannetmiyorum.

Yeni geldiğim zamanlarda bir gün pek sevdiğim bir ahbabım, “bu kış İstanbulda iyi yemiş yok, sebzeler de pek fena” dediği zaman âdeta kavga etmiştim. İnanır mısınız? Gözlerim aylarca o bolluğa inanamamıştı. Leylâcığım, ben geçen gün Adalara gittim.

-Ne günü gittiniz?

-Pazar günü…

-Aman pazar günü vapurlar çekilmez.

-Evet, pazardan ben nefret ederim, fakat hafta içinde vakit yoktu. Bir de adaların kalabalığı hakkında bir fikir edinmek istiyordum. Bu da ancak pazar günü görülür.

-Öyle ya, hele iskele başlarına toplanan kalabalık…

-Tuhaf değil mi? Adaların bu iskele başı modası hâlâ geçmemiş.

-Siz Büyükadaya mı gittiniz?

-Evvelâ Heybeliye, sonra da Büyükadaya… O sıcakta iki adaya başka bir günde gidilir mi? İşte gittim. Fakat sıcağın yorgunluğundan ölecektim.

Evvelâ Heybeli sanatoryomunda tedavideki bir genç çocuğu görmek istedim. Buranın ziyaret günü yalnız pazarlarıdır. Ne güzel, ne mükemmel bir yer o sanatoryom. Bilmem farkında mısınız?

-Evet, fakat yalnız uzaktan.. Belediyenin en kıymetli ve en hayırlı eserlerinden birisi..

-Çok teşekküre lâyık bir eser doğrusu, fakat o zavallı çamların günahı nedir ki onlara kimse bakmıyor? Bildim bileli o çamlar hastadır. Hastalık da müzmin bir hadde gelmiş olacak ki hep öyle cılız ve kuru yaşıyorlar.

-Evet, pek yazık, çok defa çam hastalıklarına da bakıldığını işitiyoruz ama, neticesini göremiyoruz. Büyükadada gece kaldınız mı?

-Hayır, oraya Heybeliden sandalla geçtim. Bence Büyükada dünyanın en güzel bir mücevheridir. Gelecek defaki Ankara dönüşünde orada birkaç hafta geçirmek istiyorum.

-O vakit biz de geliriz, hep beraber bir kaç gün geçiririz, olmaz mı?

-Çok iyi olur, Leylacığım. Zaten bizim grup kalabalık olacak, bir çok dostlar daha orada olacaklar. Öyle seviniyorum ki… Adaya yaklaşırken bana öyle geliyor ki, oranın her evi, her taşı, her yokuşu, her ağacı size bir şeyler anlatır. Her gölge size bir hayali anlatır. Mazi sizi içine çeker. Bir müddet kendinizi toplıyamazsınız.. Hele böyle uzun seneler adanın hayat verici güzelliklerinden ayrı yaşamışsanız, manzaranın ve renklerin karşısında güzelliklerden sarhoş olursunuz… Ne vakit adaya gitsem zavallı Nigâr Hanımı bir kere hatırlarım.

-Şaire Nigâr mı?

-Evet, vaktile adaya dair bir yazısında şöyle diyordu: “Eğer tenkit edenlerden korkmasam, adanın zemininde ve semasında bile başka bir renk vardır, diyeceğim.”

-Hakkı var, kim bilir, geçmiş zamanların ne kadar şiirlerini orada yaşamıştır! Kim bilir, ne kadar şiirlerinin ilhamını o güzelliklerden almıştır.

-Yalnız o mu? Bugün memleketimizde şöhret sahibi bir çok insanların gençlikleri o çamların gölgeleri altında geçmiş, ruhları o kokularla beslenmiş, kim bilir gözleri ne kadar güzellikler karşısında kamaşmıştır.

-Hele şimdi, ruh sporundan sinir harbinden yorgun olanlara ne güzel bir sanatoryom olur, değil mi?

-Evet, zaten adalarda bir kaç gün geçirmeden insan: “Adayı gördüm” diyemez. Bir eski şarkıda söylendiği gibi, adalarda “felekten” bir gece değil, bir çok geceler çalmalı…

Gelecek salı günü görüşeceğiz değil mi? Şimdilik günaydın Leylâcığım.

Rebia T. BAŞOKÇU

Vatan, 4 Haziran 1941, Çarşamba


Nasıl Eğleniyorlar
Ada ve Moda
Bunalan İstanbul -Sayfiye ihtiyacı -Ada vapurunda -Güzel çamlar -Dil yolu -Büyük tur -Plâj da ne demekmiş-Burada her yer plaj-Ah akşam olmasa-Soldan geri
Yazan: Dâniş Remzi KOROK

Mevsim ileriledikçe havalar ısınıp güneşin yakıcılığı arttıkça İstanbut halkının bilhassa şehirde kalmağa mecbur bulunanların bunalışı da o nisbette artıyor. Bu arada gezmek, eğlenmek, sayfiyeye çıkmak ta öyle artan ve büyüyen bir ihtiyaç ki.

Fakat neye yarar? Bütün bu ihtiyaca kâfi ve vâfi cevap verebilecek günün yorgunluğu ve sıkıcılığı ile bunalar şehir halkı eğlencesi ve serin bir havasile tatmin edebilecek hemen hiçbir yakın yeri yok. En yakınları Florya, Moda, Suadiye, Ada ve nihayet Yalova.

Buralara kadar uzanabilmek, hemen her gün İstanbulda kalmaya mecbur bulunanlar için oldukça mühim bir yolculuk gibi oluyor. Bunun için bu eğlence ve sayfiye yerlerine bu fazileden –yani bizim gibi mecburiler fazilesinden- olanlar için ancak birer pazar günü var. Fakat hoş!.. bizim gazeteciler için bu da yok ya. Bir bu nimete bile mazhar olabilmek saadetine nail olan Allahın kullarından değiliz. Gittiğimiz, gidebildiğimiz yerler; olsa olsa şuracıkta, burnumuzun dibindeki bir kenar kıyı gazinosundan başka bir yer olamaz.

Bunun için yazılarıma “nasıl eğleniyoruz!” bile diyemedim de “nasıl eğleniyorlar” diye başlık koydum. Sonra da bu seriyi hazırlamak bahanesile gazeteden bir izin kopararak; bizim için birer “mıntakai memnua” olan bu cennet yerlere gidebilmenin yolunu böyle bulabildim ancak!…

Ve başladım yazmağa işte:

*

Evet şu İstanbullular nasıl eğleniyorlar?. Merak bu ya. Ben de bunu tutturdum bu sefer ve ilk aklıma gelen Adalar oldu. En başta da Büyükadayı ve sonra Heybeliyi buldum.

Fakat Heybeli daha ziyade deniz ve denizcilik meraklılarının mesire yeri, sayfiyesi olduğunu biliyorum. Bunun için daha umumi olan Büyükadayı tercih etmek doğrudur diyerek oranın yolunu tuttum.

Köprüden vapura biner binmmez ve hattâ daha hareket etmeden vapurun kamarasına giren herkes burada bir ada havasının estiğini hissediyor ve görüyor.

İnce, narin papuçlarını çıplak ayaklarına geçirmiş genç, taze insanlar vapurun içinde –sanki çamların arasında veya Ada sahilinde dolaşıyormuş gibi ıslık çalarak, mırıltı halinde şarkılar söyliyerek dolaşıyorlar. Kısa eteklerin altından rengârenk mayolar bile görünmeğe başlıyor.

Hattâ aralarında uzun, geniş paçalı ve birer tuvalet eteği gibi duran pijama pantalonlardan tesadüf edilen genç kadınlar, genç kızlar bile göze çarpıyorlar.

Hemen her elde büyük bir valiz veya çanta, file torbalar tıklım tıklım dolu manzaralar insana iştiha dağıtıyor. Vapur kalkar kalkmaz yukarı güvertede havai fişekleri kestane fişekleri atılıyormuş gibi birbirini takip eden patlamalar duyuluyor. Acaba vukuat mı var?. diye yukarı bakıyorum. Fakat hayır. Hiç te değil öbek öbek çevrelenmiş küçük küçük cemaatler; süratle kurdukları portatif sofraların başında buğulu şişelerin köpüklenmiş ağızlarından buz gibi bira içiyorlar.

Demek ki Ada âlemi daha vapurda başlıyor. Öyle ya amma.. hakları da yok mu ya!..

Bu vapur yolculuk müddetinde de eğlence başlamaması sade Adaya inhisar edecek olan zevk ve safa müddeti ne kadarcık bir : zamana sıkışacak ki?. Geriye kala kala pek az bir müddet kalıyor ve bir haftalık acıyı, hasreti de bu arada çıkarmak mümkün değil..

Vapurun kıç tarafında birikmiş genç delikanlıların ortasında güzel bir akordiyon nağmeleniyor . Ona refakat eden mandolinler de var.

Ve böylece eğlene eğlene ilerliyoruz… Gemi oldukça süratli. Bu zevke ve safaya susamış olan yolcularını bir an evvel Adaya kavuşturmak için canla başla gayret ediyor âdeta.

Biraz sonra Kadıköyünden kalkan vapurumuz, Moda iskelesine yanaşıyor.

Moda sahili daha bu saatte kalabalık. Gazinolar uzaktan rengârenk çiçeklerle donatılmış birer zarif çiçek tarhı gibi. Sanki karmakarışık bir rüzgâr esiyormuş hissini veren bir oynaklık içindedirler.

-Moda, Moda.

Çımacı bağıra bağıra halat verip aldıktan sonra Kalamış koyunu güzel bir kavisle kıran vapurumuz… Arkasında beyaz dar akla karayı seçiyorlar. Kalamışın ince uzun iskelesine de bir baş vuruyor. Her uğradığı yerden oldukça büyük kafileler alan ve türlü kalabalık görünmiyen gemi nihayet Adalara geliyor.

Büyük bir kısmı Heybeliye boşaldıktan sonra son yolcusuna kadar Büyükadaya günübirlik emanet eden bu şık ve güzel vapur, sanki işini yapmış olmaktan sevinç duyuyormuş gibi çığlık çığlığa iskeleden kalkıyor. Yeni bir kafileye, yeni bir eğlence ve zevk düşkünlerine hizmet için acele acele uzaklaşıyor.

*

Ada, şu bütün dünyanın en güzel diyarı, sayfiyesi olan şirin çamlık ülkesi…

Daha iskelede bile bir insan seli kaynaşıyor. Çıkan vapur yolcuları asfaltı buluncaya kadar akla karayı seçiyorlar. Kalabalığı aşmak, o düğümleri çözmek o kadar güç ki.

İskele yolunun biraz yukarısında güzel, temiz arabalar bir sıra nöbet bekleşiyorlar. Çıkan yolcuların hemen ekseriyeti bunlara hücum ediyorlar. Ve yine hepsi de aynı emri veriyorlar:

-Dile, dile, dile.

Bu ne dil merakı. Tevekkeli değil başımıza ne gelirse dilden gelmiyor mu? İşte Adada bile ayni şey. Hiç kimseden de:

-Bizi Madene götür dediğini işitmedim. Hepsi Dil’e gidiyor. Ve hepsi Dil’e geliyor.

Çünkü oraya ben de gittim ve gidince gelenleri gördüm. Anladım ki Adaya gelenler hep Dil’e geliyor.

En sessizlerin, en pısırıkların en beceriksizlerin bile burada Dil’e gelerek dillenmeleri cidden hoş bir şey.

Çamların altına, sırtlara doğru uzananlar da başka bir âlem ve bunların hemen ekserisi âşıklar.

Biraz ötede sözüm ona bir banyo ve plâj var.

Araba ile gelmemiş olanlar.. Bazan da bilhassa küçük tur yoluna çıkanlar… Daha gelip dinlenmeden hepsi soluğu orada alıyorlar…

Sahil, kumsal ve plaj…

Fakat bunun burası Ada canım. Plâj da ne demekmiş? Böyle yerde plâj mı olurmuş? Plâj mı aranırmış? Şimdi her yer banyoluk, her kayanın ucunda bile bir iki kat çamaşır ile iki üç çift pabuç var.

üç cift pabuç var.

Ve gözün alabildiği kadar uzaklarda sulara batıp çıkan başlar, ince dalgalarda uzun kulaçlar atan gümüş gibi beyaz veya tunç gibi yanık kollar görünüyor. Yukarı gazinolardan gelen caz sesleri ile denizde dans ediyorlar gibi.

Yüzüyor, geziyor, içiyor, yiyor ve eğleniyorlar.

Fakat içlerinde bir heyecan ve bir korku var.

-Ah akşam olmasa.

Fakat kabil mi?. İşte ortalık kararmağa başladı. Haydi bakalım.. Soldan geri!..

Dâniş Remzi Korol

Yeni Sabah, 20 Haziran 1941, Cuma


AKŞAMDAN AKŞAMA
Zavallı ada eşekleri

Mevsimin güzelliği: Adalar…

Bu güzelliği bozan, insana dağı derun olan da, zavallı eşeklerin sefaleti …

Halbuki, filozof gözlerile, mütevekkil hallerile, uzaktan davul sesi gibi hoş gelen anırmalarile, marul yaprağını andıran zarif kulaklarile, atik yürüyüşlerile, bu tabiat letafetinin hakkile mütemmimi olabilirler… Amma, onların perişanlığı insana rahat nefes aldırmıyor; “oh!” dedirtmiyor.

Refahın yanında sefalet, daha feci şekilde göze çarpar: Bir yaz mevsimi ortasında dinlenen, eğlenen insanların saadetine kıyasla, eşekçiklerin çektiği ıztıraplar büsbütün feci bir tezad teşkil ediyor. Merhametli, hatta umumiyetle böyle şeylere lâkayt gönüller buna dayanamıyor.

Adalı bir dostumuz anlattı:

  • Şu ağzı var, dili yok hayvanların sırtına, gündüzün tahammül edemiyecekieri ve Belediye nizamlarının müsaade etmediği ağırlıkta yapı malzemesi yükletiyorlar. Vur ha vur! Yokuşlara sarılıyorlar. Sonra iş saati bitip istirahat zamanı başlamaktadır. Amma dinlenmek o ziruhlara mahsus değil. Bu sefer de 70-90 kiloluk iki ayaklı bebekler küçücük eşeklere biniyor… Ver elini küçük tur, büyük tur… Yarış… Kamçı… Değnek… Kuyruk altına «eşek şakası» tarzında takılan çalı… Hele hafta sonu günlerinde eza büsbütün dayanılmaz bir hal alıyor: Bir insafsız gördüm; biçare bineğini sıçratıp hoplatmak için yaralı tarafını sopasının sivrisile eşeliyordu… İnsaf, merhamet, hak getire… Böylece; gören ve hissedenlere, Ada, zehir oluyor!

“Adalar âşıkların cenneti, eşeklerin cehennemi” derler. Âşıklar, yine safalarında devam etsinler, Fakat Allahaşkına şu hayvanlara merhemt.

Belediye nizamlarının bu sahada hakkile tatbik edilmesini ait makamından kendi namımıza, ve bu hususta dikkatimizi celbeden karilerimiz namına rica ederiz.

Akşam, 18 Haziran 1941, Çarşamba


Şehirde bu sene yeni yollar yapılacak
Belediye 500 bin lira ayırdı, bu paranın bir kısmı kazalara taksim edildi

Belediyenin 1941 senesi bütçesinde yol inşaat ve tamiratına sarfedilmek üzere 500 bin lira ayrılmıştır. Fen işleri müdürlüğü 500 bin liralık tahsisatı on bir kazaya taksim etmiştir. Tahsisattan bir kısmı merkez yol inşaatına harcanacaktır. Tahsisattan bir kısmı merkez yol inşaatına harcanacaktır. Tahsisatın 230 bin lirası merkez yol şubesi emrine verilecektir. 230 bin liranın 210 bin lirası yeni yol inşasına 20 bin lirası mutemadi tamirata tahsis edilmiştir.

Fatih kazasına 15 bin lirası yeni yol inşaatına, 15 bin lirası tamirata olmak üzere 30 bin, Kadıköy kazasına, 25 bin lirası yeni yol inşaatına 15 bin lirası tamirata olmak üzere 40 bin, Üsküdar kazasına 15 bin lirası yeni yeni yol inşaatına, 10 bin lirası tamirata olmak üzere 25 bin, Beyoğlu kazasına 25 bin lirası yeni inşaata, 20 bin lirası tamirata olmak üzere 45 bin, Eminönü kazasına 15 bin lirası yeni inşaata, 10 bin lirası tamirata olmak üzere 25 bin, Beşiktaş kazasına 10 bin lirası yeni inşaata, 10 bin lirası tamirata olmak üzere 20 bin, Sarıyer ve Adalar kazalarına, 10 bin lirası yeni inşaata, 5 bin lirası tamirata olmak üzere 15 bin, Bakırköy ve Eyüp kazalarına, 10 bin lirası yeni inşaata, 10 bin lirası tamirata olmak üzere 20 bin, Beykoz kazasına, 10 bin lirası yeni inşaata, 5 bin lirası tamirata olmak üzere 15 bin lira verilecektir.

Kazalar inşaat ve tamirat listelerini hazırlayarak Belediyeye göndereceklerdir. Bakirköy ve Adalar kazaları tamirat ve inşaat listesini fen işleri müdürlüğüne göndermiştir.

Bakırköy kazası dahilinde Sakızağacında Cevizliyalı sokağı, Yeşilköyde Hareketordusu ve Gazlımektep sokakları, Adalar kazası dahilinde Büyükadada Sakarya, Lalahatun, Karadağ sokakları, Heybelide Han, Kuyubaşı, Belediye, Burgazda İçyalı sokakları yeniden inşa edilecektir.

Akşam, 4 Haziran 1941, Çarşamba


Ada yolları
Yeniden katranlı şoseler yapılacak

Adalardaki bazı yolların yeni den katranlı şose olarak inşası kararlaştırılmıştır. İlk partide Büyükadada Sakarta, Lalahatun, Heybeliadada Kuyubaşı, Belediye ve Han sokakları katranlı şose olarak yapılacaktır. İnşaata temmuzda başlanacaktır.

Son Telgraf, 16 Haziran 1941, Pazartesi


Haydarpaşa ve Heybeli hastanelerine
Yeni pavyonlar ilave edilecek

Haydarpaşa hastanesine 100 yataklı ve Heybeli hastanesine 200 yataklı birer payyonun ilâve edilmesi kararlaştırılmıştır. Bu hususta hazırlanan projeler koordinasyon heyetine yapılmıştır. Tasdikten gelir gelmez inşaata başlanacaktır.

Vakit, 6 Haziran 1941, Cuma


ADLİYE ve POLİS
Bir sirkat hadisesinin meydana çıkardığı namus hırsızlığı
Büyükadada hırsızlıkla yakalanan 16 yaşında bir hizmetçi kız neler söylüyor?

Bir hırsızlık hadisesinin ortaya koyduğu bir ırza tecavüz hadisesi Adliyece tahkik olunmaktadır. Vak’a şudur:

Büyükadada bir aile yanında iki haftadan beri hizmetçilik eden 16 yaşında Zeliha Göçmez, bu evden bazı kıymetli şeyler aşırdığı iddiasile yakalanmıştır.

Tahkikat arasında, Zelihanın o eve kimin delâletile kapılandığı, kendisinin evvelce nerede bulunduğu araştırılmıştır. Kızın bundan bir ay evvel, Gedikpaşada oturan ailesi yanından gizlice uzaklaştığı ve babası Yusufla, anası Ayşenin o zamandanberi kızlarını aradıkları öğrenilmiştir. Yusufla Ayşeye haber verilmiş, onlar Zelihayı tekrar bulduklarına sevinmişler, lâkin kızlarının öte beri çalmaktan yakalandığını öğrenince müteessir olmuşlardır.

HIRSIZLIĞA TEŞVİK ETMİŞ!

Zeliha Göçmez, bir gün sokakta rasladığı bir kadın tarafından kandırıldığını, bunun üzerine ailesinin yanından kaçtığını ve kadının evine gittiğini anlatmıştır. Bundan başka, bu kadının Mustafa adındaki erkek kardeşinin bir gece kendisine tecavüzde bulunduğunu, bikrini izale ederek yirmi gün beraber yaşadıktan sonra Büyükadadaki ailenin yanına yerleştirdiğini ve o adamın teşvikile eşya çaldığını, onun aşkile bu işi yaptığını söylemiştir.

Zabıtaca hırsızlıktan dolayı hazırlanan tahkikata ait dosya, Adliyeye gönderilmiştir. Adliye, kızın iddiaları karşısında diğer cihetlerin de tahkik ve tamikına lüzum görmüştür. İddiaların ne dereceye kadar doğru olduğu, henüz kat’iyetle belli değildir. Irza tecavüz tahakkuk ederse namus düşmanı genç ile Zelihayı ona pişkeş çeken kadın hakkında derhal takibata geçilecektir.

Son Telgraf, 23 Haziran 1941, Pazartesi


Bir haftadanberi aranan genç kızın macerası
Kızlarını arıyan ana baba onu adaletin huzurunda gördüler

Bir iki gün evvel Büyükadada işlenen bir hırsızlık vakası tahkikatı hırsızlığın kimin tarafından yapıldığını meydana çıkardığı gibi, zabıta ve ana babasının bir aydan beri aradığı kayıp bir kızı da meydana çıkarmıştır. Vaka şudur:

Gedikpaşada oturan Yusuf ile karısı Ayşenin 16 yaşlarında biraz delişmen bir kızları vardır.. Zeliha Göçmez adında olan bu genç kız, takriben bir ay evvel evinden çıkmış, bir daha dönmemiştir. Bunun üzerine kızın ana babası, zabıtaya müracaat ederek kızlarının kaybolduğunu bildirmişlerdir. Zabıta kızı her tarafta ararken Büyükadada bir hırsızlık vakası olmuş, faili yakalanarak isticvaba başlanmıştır. İsticvap neticesinde hırsızın, Zeliha Gözmezden başka kimse olmadığı anlaşılmış, keyfiyet annesi ile babasına bildirilmiştir. İsticvap ilerledikçe genç kız başına gelen vakayı etrafile anlatarak evinden çıktığı vakit bir kadına rastladığını bu kadının kendisini Mustafa adında birisi ile tanıştırdığını, Mustafanın bikrini izale ettikten sonra hırsızlık yapıp çaldığı eşyayı kendisine getirmek üzere Büyükadada tanınmış bir ailenin yanına hizmetçi olarak girmesini teşvik ve temin ettiğini, nihayet Mustafanın bunda muvaffak olduğunu, ve birkaç gün evvel de bir gece, evin hanımına ait bazı eşyayı çalarak bir bohçaya koyduğunu ve kaçtığını itiraf etmiştir.

Zelihayı kandıran kadının Mustafanın metresi olduğu da anlaşılmıştır.

Bütün suçlular, ve bu suç ile alâkadarlar dün adliyeye getirilmişlerdir. Suçluların sorgusu yapılmıştır. Sorgu neticesinde bu davanın birbirine bağlanan ihtilatlarından dolayı ahkâmı umumiyeye tâbi tutulmasına karar verilmiştir. Muhakemeye başka bir gün bakılacaktır.

Vakit, 23 Haziran 1941, Pazartesi


Mevkuf kadın!
Eşyasına bilet almadığı için çevrilince memuru tahkir etmiş

Dün birinci asliye ceza mahkemesinde protesto etmiş ve ihtilafın bir memuru tahkir cürmümeşhuduna bakıldı. Ve vak’anın suçlusu bulunan Roza adındaki genç bir kadın tevkif edildi.

Bu ibret ve dikkat çeken davayı esasından okuyucularımıza veriyoruz:

Heybeliadada oturan Roza, evvelki gün İstanbuldan aldığı bir teneke yağla birlikte Ada vapuruna binmiş; fakat kendisinin biletini aldığı halde bu tenekeye ait bir bilet almayı akıl etmemiştir.

Heybeliadaya gelip de iskeleye çıkarken bilet toplayıcı memurların biri sormuş:

-Bu teneke kimin…

Roza derhal yaklaşmış:

-Benimdir!.

-Hani bunun bileti.

-Yok!.. Almadım..

-Ver bakalım onun da parasını.

Fakat Roza Heybeliye kadar geldikten sonra bir de bilet almayı fuzuli bulmuş olacak ki biraz aksilik etmiş ve işe iskele baş memuru Hamdi müdahale ederek:

-Köprüde neye almadınız? nadı. Şimdi cezalı bilet vereceğiz.

Deyince Roza büsbütün şaşırarak:

-Ne yapayım ben, orada vermediler. Sordum, lüzum yoktur, dediler.

Gibi sudan cevapla işi ört basa kalkmıştır. Fakat memur israr etmiş, yağ tenekesini çekip götürürken Roza Hamdinin yüzüne hem vurmak, hem de itmek suretiyle tecavüzde bulunduğu gibi bir sürü ağız kalabalığı ile tahkire de kalkmıştır. Bunun üzerine iş iskele polisine ve oradan da karakola, nihayet adliyeye ve birinci asliye cezaya kadar uzanmıştır.

Mahkemede dinlenen şahidlerin hepsi Rozanın aleyhinde ve meseleyi tamamiyle bizim zapettiğimiz şekilde anlatmışlardır. Ancak daha bazı şahidlerin celbine lüzum görüldüğünden mahkemenin de taliki bir zaruret olmuştur. Lâkin müddeiumumi muavini suçlunun suçunu sabit ve ifayı vazife halinde resmi bir memu ru tahkir mahiyetinde gördüğünden suçlu Rozanın tevkifini ve muhakemesinin mevkufen görülmesini talep etmiştir. Riyaset makamı bu talebi yerinde bulmuş ve duruşmayı talike, Rozanın da tevkifine karar vermiştir.

Yeni Sabah, 18 Haziran 1941, Çarşamba


Memuru tahkir eden Rozanın muhakemesi

Bundan bir kaç gün evvel Heybeliada iskelesinde baş memur Halidi tahkir edip yüzünü tokatladığı için tevkif olunan Heybeliadada mukim Rozanın muhakemesine dün birinci asliye cezada devam edildi. Suçlu kendisine avukat tayin ettiğinden ve avukat da müdafaa şahitleri ikame edeceği için mehil istediğinden duruşma başka bir güne talik olunmuştur.

Yeni Sabah, 25 Haziran 1941, Çarşamba


İskele memurunu tahkir eden kadın tevkif edildi .

Roza adındaki bir kadın, bir teneke yağla Heybeli iskelesine çıktığı sırada iskele başmemuru Hamdi tarafından çevrilerek, tenekenin bileti sorulmuştur. Hamdi ile kavgaya tutuşan kadın iskele başmemurunu tokatladığından, yakalanarak Adliyeye verilmiştir. Roza, vazife başında memuru tahkir suçundan birinci asliye ceza mahkemesi tarafından tevkif edilmiştir.

Akşam, 18 Haziran 1941, Çarşamba


ADLİYEDE
İskele başmemuruna hakaret etmiş

Roza isminde bir kadın, dün Heybeliadaya gitmiş ve İstanbuldan getirdiği bir teneke yağ için bilet almadığından, iskelede bu yüzden münakaşa başgöstermiş, Roza, bilet almamakta ısrar ederek, münakaşada hiddetle iskele başmemuru Hamdiye bazı sözler söylemiştir. Bunun üzerine hakaret maddesinden takibat yapılmış, İstanbula gönderilip Asliye Birinci Cezada muhakemesine başlanan Roza hakkında tevkif müzekkeresi kesilmiştir. Roza, mahkemede, memurun kendisini elile ittiğini, kendisinin bir şey demediğini söylemiştir. Muhakemeye devam olunacaktır.

Cumhuriyet, 18 Haziran 1941, Çarşamba


Adalar ve İstinye itfaiyesi için motör

Adalar ve İstinye itfaiyeleri için yeniden iki motör yaptırılması kararlaştırılmıştır. Bunun için dün Daimi Encümenden tahsisat istenilmiştir.

İkdam, 4 Haziran 1941, Çarşamba


“Ada bayramı” yapılacak

Belediye, Adaları Güzelleştirme Cemiyeti ile müştereken bu yıl Büyükadada bir “Ada bayramı” tertip olunması için tetkikler yapmaktadır. Bayramda, çiçek müsabakası ve yarışlar da yapılacaktır.

İkdam, 26 Haziran 1941, Perşembe


KÜÇÜK HABERLER

 

Belediye, hasta nakil otomobili sayısını çoğaltmağa karar vermiştir. Beykoz, Sarıyer, Bakırköy, Eyüp, Kadıköy ve Adalar kazaları için birer hasta nakil otomobili alınacaktır. Yakında gazetelerle yapılacak ilânda bu evsafta motörlü vasıtası bulunanların Belediyeye müracaatleri istenecektir.

Akşam, 13 Haziran 1941, Cuma


İskeleden yuvarlanan ameleler

İlhami ve Ekrem adlarında iki işçi, dün, Heybeliadada Ayyıldız caddesinde Mehmede aid evin üst kat kaplamalarını tamir ederlerken, kurdukları iskelenin çökmesile beş metre yükseklikten sokağa düşmüşlerdir.

Bu sukut neticesinde, vucudlarının muhtelif yerlerinden yaralanan ameleler tedavi edilmek üzere hastaneye kaldırılmışlardır.

Son Posta, 1 Haziran 1941, Pazar


POLİSTE
İskeleden düşen boyacı

Şehremininde oturan İbrahim ile Heybeliadalı Ekrem Olgun; Heybeliadada Yıldız caddesinde Mehmet Kazancıya ait evin üst katının kaplamalarını boyamaktalarken üç metre yüksekliğindeki iskele, birdenbire çökmüş ve ikisi de yere yuvarlanmışlardır. Etraftan yetişenler iki boyacının hiçbir yara ve bereleri olmadığını görerek kendilerine “geçmiş olsun!” demekle iktifa etmişlerdir.

Yeni Sabah, 1 Haziran 1941, Pazar


Kınalıada rıhtımı

Kınalıada iskele boyunun baştanbaşa beton rıhtım olarak inşası kararlaşmıştır. Bu iş için 5000 lira ayrılmıştır. İnşaata ay sonunda başlanacaktır.

Son Telgraf, 12 Haziran 1941, Perşembe


BÜYÜKADA’da SPLANDiD PALAS

Otel ve Lokantası 5 Haziran 1941 Perşembe gününden itibaren açılacaktır.

Cumhuriyet, 4 Haziran 1941, Çarşamba


Heybeliada’nın meşhur Aile Oteli

HALKİ PALAS

Açıldı. Alaturka ve Alafranga yemekler. Çok oturacaklar için hususi Tenzilât.

Akşam, 20 Haziran 1941, Cuma


Büyük Ada –Tillâ
LOKANTA – DANSİNG
ACELE SATILIKTIR

Müessese Adanın en güzel mevkide bulunmakla beraber gölgeli büyük bir bahçesile 3 tarasası vardır. Rekabeti olmayan ve çok rağbet gören bu müessese şehrimizin seçilmiş müşteriler tarafından tanınmıştır. 500 kişilik muntazam servisi, 2 kuyruklu piyano, buz dolapları, Webster markalı mikrofonla mücehhez ve Duko boyalı koltuklar ve masalarla tefriş edilmiştir. Akar sıcak ve soğuk su tesisatından başka lokantaya ve ayrıca pastahaneye mahsus tesisatı da mevcuttur.

Müessese derhal faaliyete geçebilecek vaziyettedir. Alâkadarlar Beyoğlu Tepebaşı TiLLA Pasta salonuna müracaat edebilirler. Telefon: 40219

Akşam, 28 Haziran 1941, Cumartesi


Adalar Sulh Mahkemesinden:

Heybeliadada Bülbül sokağında 3 numarada sakin iken ikametgâhı meçhul Kiryakoya

Hazinenin aleyhinize açtığı 130 lira alacak davasında ikametgâhınz meçhul olduğundan ilânen tebligat yapılmış ve muhakeme günü olan 30/5/941 saat 16 da mahkemeye gelmediğinizden hakkınızda gıyab kararı verilmiş ve bunun ilânen tebliğine ve ilânın neşrinin ertesi gününden muteber olmak üzere yirmi gün müddetle tebliğine ve muhakemenin 25/6/941 Çarşamba saat 16 ya talikina karar verilmiştir. O gün mahkemeye gelmediğiniz veya vekil göndermediğiniz takdirde bir daha mahkemeye kabul edilmiyeceğiniz keyfiyeti tebliğ makamına kaim olmak üzere ilânen tebliğ olunur. 941/68

Son Posta, 1 Haziran 1941, Pazar


Yayınlanma Tarihi: 07 Haziran 2026  /  Son Güncellenme: 07 Haziran 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.