
Türkçenin en kibar kelimelerinden biridir zahmet; Arapçadan gelir, sıkışıklık, darlık, güçlük demektir. Biz onu inceliğe çevirmişiz: zahmet olmasın, zahmet ettiniz, zahmetine değmez. Çalışan birinin yanından geçerken ne deriz peki’ — kolay gelsin’ Çabayı başımızdan savmaya çalışıyor dilimiz, durmadan; zahmet verilmemesi gereken bir şey, kolaylık ise dilek, temenni, hayır dua. Bir tek beden bilmiyor bunu. Nezaket sözlüğü yok bedenin; harcanan enerjiyi sayıyor sadece, kimin kime ne dediğini değil.
Geçen ay “Zahmetin Faydaları” başlıklı uzun bir makale kaleme aldım farklı bir mecrada. Basel’in hemen dışındaki Arlesheim’a taşındığım ilk günlerde, sabahın altısında bir fincan kahve bulamayınca epeyce sinirlenmiştim; İstanbul’da bir uygulama tuşuna basıp beklemeye alışmış biri için tuhaf bir deneyimdi doğrusu. Deterjan bittiyse gidip alacaktım, kahve yoksa yürüyecektim. Teknolojik gerilik sandım önce. Meğer değilmiş.
Asıl tuhafı, Adalar’ı ancak Basel’e taşındıktan sonra görebildim. Yarım asırdan fazladır bildiğim bir yeri anlamak için hiç bilmediğim bir yere gitmem gerekmiş demek ki. Alfred Schütz 1944 tarihli “Yabancı” makalesinde, yeni gelenin bir topluluğun sorgusuz “reçetelerine” henüz güvenemediğini söyler; yerlisi için o reçeteler düşünülmesi gerekmeyen şeylerdir, zaten düşünülmedikleri için işlerler. Yabancıda ise tutmaz reçete; tutmadığı anda da görünür olur (Schütz, 1944). Yabancının tek avantajı bu galiba: herkesin sormayı bıraktığı soruyu sorabilmek. Basel’de “burada neden herkes yürüyor?” diye sordum, cevabı Adalar’a çıktı.

Basel, İsviçre
Hareketi bilinçli yapılan bir şey gibi konuşmaya alışmışız: koşuya çıkılır, spor salonuna gidilir, pilates, yoga, vs yapılır, adım sayılır. Telefonum geçen hafta beni tebrik etti, hedefimi aşmışım; oysa o gün yaptığım tek fazladan iş, iki poşetle bir yokuş çıkmaktı ve bunu hedef diye seçmek aklımın ucundan bile geçmemişti.
Dünya Sağlık Örgütü fiziksel aktiviteyi çok daha geniş tanımlıyor oysa: iskelet kaslarının ürettiği ve enerji harcanmasını gerektiren her bedensel hareket. Boş zaman kadar ulaşım da, iş de, ev işleri de bu tanımın içinde (WHO, 2024). Markete yürümek sayılıyor, poşeti taşımak sayılıyor, iskeleden eve çıkan yokuş sayılıyor. Neden mi önemli? Çünkü insanlık tarihinin büyük bölümünde harcanan enerjinin neredeyse tamamı, kimse “egzersiz yapayım” demeden harcandı, harcanıyor.
Fizyolog James Levine bunun için ayrı bir isim üretmiş: NEAT, yani egzersiz dışı aktivite termojenezi — uyumak, yemek ve bilinçli spor dışında kalan her şey; ayakta durmak, yürümek, kıpırdanmak, ev işi, iş yerindeki hareket (Levine, 2002). Levine’in bulduğu şu: birbirine benzeyen iki beden arasındaki günlük fark iki bin kaloriye kadar çıkabiliyor, üstelik bu farkı belirleyen irade değil, meslek ve çevre (Levine, 2007). İki bin kalori; kimsenin karar vermediği, kimsenin övünmediği, hiçbir uygulamaya kaydedilmeyen iki bin kalori. Tıbbi bir kavram, tamam, ama sonuçları baştan sona toplumsal — bir insanın gününde ne kadar hareket olduğunu karakteri değil, yaşadığı yerin düzeni belirliyor çünkü.
Marcel Mauss’a uğramak gerekiyor burada; 1934’te yazdığı o kısacık metin, bu tartışmanın en çok ihmal edilen parçası. Mauss “beden teknikleri”nden söz ediyor: yürümek, koşmak, yüzmek, oturmak, yük taşımak — hepsi öğrenilmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan teknikler, doğuştan gelen refleksler değil. Her toplumun kendine göre bir yürüyüşü vardır; o yürüyüş öğretilir, taklit edilir, bedenlere yerleşir diyor (Mauss, 1934). Fikir kendisine cephede gelmiş: siperde yan yana savaşan İngiliz birlikleri Fransız kürekleriyle kazmayı beceremiyor, Fransız temposunda yürüyemiyormuş. İki ordu, iki beden, iki teknik.
Okuduğumdan beri Adalar’a başka bakıyorum. Yokuş çıkmak da bir teknik çünkü: sepeti nasıl tutacağını, hangi adımı kısaltacağını, bedenini nasıl eğimleyeceğini, yaz sıcağında hangi saatte yola çıkmayacağını bilmek bir teknik. Adalı bir çocuk bunu ders alarak öğrenmiyor; büyüklerini seyrederek, yanlarında yürüyerek, o genetik hafızayı kendi bacaklarında biriktirerek öğreniyor. Kaybolabiliyor da teknikler, hem de tek bir kuşakta. Yokuşu hiç çıkmayan çocuk o tekniği devralmıyor; devralmadığı için de bir gün kendi çocuğuna aktaramıyor. Kimsenin karar verdiği bir şey değil bu, sessizce oluyor.
İsviçre Federal İstatistik Ofisi beş yılda bir ulaşım araştırması yapıyor; 2021 verilerine göre aktif hareketlilik — yaya, bisiklet, e-bisiklet — toplam yolculuk süresinin yüzde 46,9’unu oluşturuyor (BFS, 2023). Yani yolda geçen zamanın neredeyse yarısını kendi kaslarıyla geçiriyor İsviçreliler. Aynı araştırmanın ikinci rakamı ise birincisinin havasını söndürüyor: mesafeye vurulduğunda aktif hareketliliğin payı yüzde 8,5. Ulaşım planlamacılarının onlarca yıldır önemsediği ölçekte neredeyse görünmez yürümek; bedenin önemsediği ölçekte neredeyse hâkim.
Türkiye’ye gelince bambaşka duruyor tablo. 2019 Avrupa Sağlık Görüşme Araştırması’na göre Türkiye’de yetişkinlerin yalnızca yüzde 5’i, iş dışında haftada 150 dakika sağlığı geliştirici aerobik hareket yapıyor. AB ortalaması yüzde 31,7 ve bu, araştırmaya katılan bütün ülkelerin en düşüğü (Eurostat, 2022). İsviçre kendi sağlık araştırmasında 2022 için yüzde 76 diyor (BFS, 2023). Yüzde 5 ile yüzde 76. Devasa bir fark.

Ama bir saniye. Derhal derin bir nefes iki kelâm etmem gerekiyor burada, yoksa bu yazı kolay ve biraz da küçümseyici, mukayeseli anlatılardan birine dönüşecek: aynı şeyi ölçmüyor bu iki rakam. Avrupa araştırması yalnızca iş dışında, boş zamanda, kesintisiz en az on dakika yapılan aerobik hareketi sayıyor; İsviçre araştırması bütün alanları hesaba katıyor — işi de, ulaşımı da, evi de. Türkiye’de günde dokuz saat inşaatta yük taşıyan bir işçiyle, İsviçre’de tramvaya yirmi dakika yürüyüp hafta sonu bisiklete binen bir büro çalışanı, bu iki ölçekte ters yönlerde puanlanıyor. İkisi de beyana dayanıyor üstelik, beyan edilen hareket cihazla ölçülenden sistematik olarak fazla çıkıyor (Prince vd., 2008). Yani Türkiye’nin yüzde 5’i “Türkler tembel” demek değil, “Türkiye’de hareket, bizim ölçmeye çalıştığımız yerde değil” demek.
DSÖ’nün bu farkları düzeltmeye çalışan havuzlanmış tahminlerinde ise tartışılacak taraf yok: yetersiz fiziksel aktivite dünyada 2000’de yüzde 23,4 iken 2022’de yüzde 31,3’e çıkmış, kadınlarda oran erkeklerden yüksek — yüzde 33,8’e karşı yüzde 28,7 — ve Türkiye’de bu cinsiyet farkı alışılmadık ölçüde geniş (Strain vd., 2024). Altını çizmek isterim bu son cümlenin: hareketsizlik bir toplumun içine eşit dağılmıyor.
Biraz da öfkeyle söyleyeceğim şimdi: Avrupa araştırmasının saymadığı hareket — iş dışında olmayan, boş zamanda yapılmayan, on dakika kesintisiz sürmeyen hareket — büyük ölçüde kadınların hareketi. Çamaşır, çocuk, alışveriş, yaşlı bakımı, merdiven, sepet, taşınan her şey. Görmüyor ölçek bunu, çünkü “aktivite”yi bir tercih sayıyor; oysa bu hareketin adı tercih değil, yük. Sonra dönüp aynı araştırma kadınların yeterince hareket etmediğini söylüyor. İskeleden, pazardan poşetleri çoğunlukla kimin taşıdığına bakın bir, sonra o kişiye haftada 150 dakika “sağlığı geliştirici aerobik aktivite” yapıp yapmadığını sorun…
Hepimizin aklına çoktan gelmiş olan soruyu sormazsam olmaz: bütün bu hareket zayıflatıyor mu?
Önce rakamlar. TÜİK’in son sağlık araştırmasına göre Türkiye’de on beş yaş üstü nüfusun yüzde 21,8’i obez; 2022’de yüzde 20,2 imi bu oran. Kadınlarda yüzde 24,8, erkeklerde yüzde 18,7 (TÜİK, 2025). İsviçre’de obezite yüzde 12,1, yani neredeyse yarısı kadar ama fazla kilo ve obezite birlikte alındığında nüfusun yüzde 43’ü çıkıyor ortaya (BFS, 2024). Üstelik İsviçre’de fazla kilolu ya da obez olanların içinde erkekler açık ara önde — yüzde 52,3’e karşı yüzde 33,8 — Türkiye’de ise obezite kadınlarda daha yaygın.
İşin kolay tarafı burada bitiyor çünkü akla hemen şu geliyor: demek Türkiye’de kadınlar daha az hareket ediyor. Oysa bir önceki bölümde tam tersini söyledim; sayılmayan hareketin büyük kısmı kadınların hareketi. İkisi birden doğruysa, hareketle kilo arasındaki bağ sandığımız kadar düz değil demektir.
Nitekim değil.
Antropolog Herman Pontzer ve ekibi 2012’de Tanzanya’da Hadza avcı-toplayıcılarıyla çalışıyor. Hadzalar gününün büyük bölümünü yürüyerek, kazarak, avlanarak geçiriyor; bir büro çalışanının haftada zor topladığını her gün yapıyorlar. Beklenen sonuç, günlük enerji harcamalarının çok daha yüksek çıkması. Çıkmıyor. Beden ölçüleri hesaba katıldığında Hadzaların günlük toplam enerji harcaması, masa başındaki Batılılarınkinden farklı değil (Pontzer vd., 2012). Beden, verilen işe göre bütçesini yeniden dağıtıyor anlaşılan; toplamı kolay kolay büyütmüyor.
Anlamı açık ve biraz da moral bozucu: obezitenin baş sorumlusu hareketsizlik değil, tabak. Yokuş sizi zayıflatmıyor. Kötü haber bu.
İyi haber ise: yokuşun derdi zaten o değil. Hareketin bedene yaptığı işlerin çoğu teraziye hiç yansımıyor — kalp damar sağlığı, kan şekeri düzeni, kemik yoğunluğu, denge, uyku, ruh hâli, yaşlılıkta düşüp kalça kırmamak. Hiçbiri kiloyla ölçülmüyor bunların. DSÖ yetersiz fiziksel aktiviteyi başlı başına bir erken ölüm riski sayıyor, kişinin kilosundan bağımsız olarak (WHO, 2024). Zayıf ve hareketsiz olmak gayet mümkün, hem de en az konuşulan sağlık hâllerinden biri bu.
Onun için hareketsizliği obezite üzerinden konuşmak, kanımca, iki hata birden yapıyor. Bir: hareketin asıl faydasını gözden kaçırıyor. İki: bütün meseleyi görünür bedenlerin sırtına yıkıyor. Kilolu insan görünür, hareketsiz insan görünmez; suçlanan da hep görünen oluyor sonuçta.
Adalar’a geliyoruz artık, ama önce bir kavram lazım bize. Ivan Illich 1973 tarihli Tools for Conviviality‘de “radikal tekel”den söz ediyor. Sıradan tekel bir malın tek satıcısı olmakla ilgili; radikal tekel ise bambaşka bir şey, Illich’in tanımıyla bir araç insanın kendi doğal becerisini devre dışı bıraktığında ortaya çıkıyor (Illich, 1973). Otomobil en klasik örneği. Otomobilin çokluğu yürümeyi yalnızca daha az cazip kılmıyor, bir yerden sonra imkânsızlaştırıyor: yol araca göre düzenlemiyor, mesafeler araca göre belirleniyor, arabası olmayan biri de artık “daha yavaş giden biri” değil, “gidemeyen biri” oluyor. Enerji ve Eşitlik‘te daha da kısaltıyor bunu Illich — ulaşım, bir eşikten sonra trafiği boğar (Illich, 1974).
Adalar tartışmasında en çok işe yarayacak cümle bu bence, çünkü ada sakinlerine sürekli sorulan soru yanlış soru: “bir araç daha olsa ne fark eder?” Bir araç daha, bir araç değil. Bir araç daha, o yolda yürüyen herkesin yürüyüşünden bir parça eksiltmek demek.
Adalar’ın alâmet-i farikası burası bir yerleşime dönüştüğünden beri hep “zahmet”ti. Vapur kendi saatiyle kalkıyor, sizinkiyle değil. Şehre inerken de adaya dönerken de bir gün “ay şükür elim bugün boş” dedğiniz oldu mu? Olmadı, artık klişeleşmiş bir muhabbettir bu her vapur yolculuğunda. Alışverişinizi iskeleden yukarı siz taşıyorsunuz. Nizam’a, Maden’e, tepedeki eve çıkan yolu kimse sizin yerinize çıkmıyor. Unuttuysanız, unutmuş oluyorsunuz. Hiçbiri sağlık politikası olarak tasarlanmadı bunların; coğrafyanın, tarihin ve birtakım eski kararların yan ürünü hepsi. Sonuç şu ama: Türkiye’de gündelik hareketin altyapıya gömülü olduğu birkaç yerden biri burası. İsviçre’nin yüksek ücretlerle, sıkı imarla ve pahalı hizmet sektörüyle kazara ürettiği şeye Adalar bedavaya sahip.

İki rakamı yan yana koyayım, yan yana konunca insanı utandırıyorlar çünkü: İsviçre’de bir kişinin günde yaya ve bisikletle katettiği ortalama mesafe 2,6 kilometre (BFS, 2023) — bütün o yürüme kültürü, bütün o yüzde 46,9, günde 2,6 kilometre ediyor. Büyükada’nın çevresi 11,2 kilometre; iki Büyük Tur, tam bir yarı maraton eder. Biliyorum, koştum çünkü.
Yani ortalama bir İsviçreli, ortalama bir gününde, adanın çevresinin dörtte birini bile yürümüyor. İskeleden çıkıp Nizam’a gidip dönen bir Adalı ise İsviçre ortalamasını çoktan geçmiş oluyor; hem de düz yolda değil, tepesi iki yüz metreye çıkan bir adada (Adalar Belediyesi, 2025).
Yarışmasına gerek yok Adalar’ın. Önde zaten. Mesele, önde olduğunu bilmeden bunu elden çıkarmak.
Yürünebilir Adalar tartışmasını Adalar Sivil İnisiyatifi’nin çağrısından beri hepimiz izliyoruz; dayandığı gerekçeler sağlam: hukuk, koruma kurulu kararları, güvenlik, UNESCO adaylığı, adaların tarihî dokusu. Bu listeye bir gerekçe daha eklemek istiyorum, az konuşulduğu için ekliyorum: Beden.
Adalar’a giren her araç, birinin gününden çıkarılan hareket demek. Duygusal bir cümle değil bu, aritmetik bir cümle: yokuşu araçla çıkan bir Adalı o yokuşu artık çıkmıyor, yükünü taşımayan bir Adalı o yükü taşımıyor. Tek tek hiçbir şey bunlar, kimsenin sağlığı bir yokuşla değişmiyor. Ama gündelik hayat tekrardır, tekrarın toplamı da bir ömür.
Açık oynayayım: o turu her sabah koştum yıllarca, iki turun bir yarı maraton ettiğini de kâğıt üzerinden değil, koşarak öğrendim. Yine de iki poşetle evin yokuşunu çıkarken hayıflanıyorum durmadan. Sabah koşusu ayrı, akşamüstü poşet ayrı; beden ikisini de sayıyor, ben saymıyorum.
Mesele benim ilkelerim olsaydı yazmaya değmezdi zaten. Kişisel erdem üzerine kurulan her sağlık tartışması eninde sonunda birini suçlamakla bitiyor, genellikle de en az seçeneği olanı. Yine de duracağım burada, çünkü bu yazının en kolay yeri burası, en yanlış yeri de burası olabilir: zahmeti güzellemek, zahmeti çekmeyenlerin işidir.
Yokuş, sekseninde bir Adalı için başka şeydir. Tekerlekli sandalyedeki biri için başka şeydir. Bebek arabası, iki çocuk ve bir haftalık alışverişle iskeleden çıkan bir kadın için başka şeydir. Kalp hastası için, hamile için, on iki saat çalışıp dönen için başka şeydir. Bu insanlar için araç konfor değil, erişimin ta kendisi.
O yüzden soru “araç mı, değil mi” değil; hiçbir zaman o olmadı zaten. Soru şu: hangi zahmeti, kimin için, kimin emeğiyle ve neyin karşılığında ortadan kaldırıyoruz? Bir adayı yaşlısı ve hastası için erişilebilir kılmakla, o adayı herkes için otoparka, kısıtlı yollarını her tür araca açık otobana çevirmek aynı şey değil — birincisi adalet, ikincisi ihmal. Aradaki farkı da ancak sorarak koruyabiliyoruz. Önümüzdeki on yıl bu ayrımı yapabilme becerimize bakıyor kanımca.
Bahsettiğim sabah Arlesheim’da sonunda “bi’ zahmet” ayakkabılarımı giydim, çıktım. ‘Kimse kahve getirmiyor bu memlekette’ diye dırdırlanarak başlayan sabahı, sessizlikte, orman manzarası eşliğinde, kahvemi kendim taşıyarak bitirdim. Kahve mi yürüyüşe, yürüyüş mi kahveye bedeldi bilmiyorum.
Şunu biliyorum ama: Adalar’ın en kıymetli varlığı manzarası değil, sessizliği de değil; bir yeri hâlâ ayaklarınızla öğrenmek zorunda olmanız. Kulağa hoş gelmiyor “zorunda” kelimesi, farkındayım — zahmet de gelmiyor zaten.
Yine de deneyin önümüzdeki yaz. İskelede Adabüs, taksi beklemeyin, çıkın yokuşu; nefesiniz kesilsin, çantanız ağırlaşsın, gömleğiniz sırtınıza yapışsın. Sonra dönüp bir daha bakın adaya — kendi bacaklarınızla öğrendiğiniz, artık kimsenin sizden alamayacağı bir yere.
Zahmet olacak, olsun da. Faydası tam da orada zira.
Melis Şeyhun Çalışlar
Adalar Belediyesi (2025). Büyükada. adalar.bel.tr. (Yüzölçümü 5,4 km²; nüfus yaklaşık 9.000; Yücetepe 203 m. Çevre uzunluğu 11,2 km.)
BFS (2023). Verkehrsverhalten der Bevölkerung: Ergebnisse des Mikrozensus Mobilität und Verkehr 2021. Neuchâtel: Bundesamt für Statistik. (2021 dalgası pandemi koşullarında yapıldı; aktif hareketliliğin süre payındaki artışın bir bölümü motorlu ulaşımdaki daralmadan kaynaklanıyor.)
BFS (2023). Schweizerische Gesundheitsbefragung 2022: Übersicht. Neuchâtel: Bundesamt für Statistik.
BFS (2024). Übergewicht und Adipositas 2022. Neuchâtel: Bundesamt für Statistik / Obsan MonAM göstergesi. (15 yaş üstü; boy ve kilo beyana dayanıyor, bu da oranları bir miktar düşük gösteriyor.)
Eurostat (2022). Health-Enhancing Physical Activity Statistics. 2019 verileri; Avrupa Sağlık Görüşme Araştırması üçüncü dalgası. İsviçre bu dalgaya katılmadı.
Illich, I. (1973). Tools for Conviviality. New York: Harper & Row. (“Radikal tekel,” bir aracın insanın kendi doğal becerisini devre dışı bırakması durumu.)
Illich, I. (1974). Energy and Equity. Londra: Calder & Boyars.
Levine, J. A. (2002). “Non-Exercise Activity Thermogenesis (NEAT).” Best Practice & Research Clinical Endocrinology & Metabolism, 16(4), 679–702.
Levine, J. A. (2007). “Nonexercise Activity Thermogenesis — Liberating the Life-Force.” Journal of Internal Medicine, 262(3), 273–287.
Mauss, M. (1934). “Les techniques du corps.” Journal de Psychologie, 32(3–4). (Türkçesi için: “Beden Teknikleri,” Sosyoloji ve Antropoloji içinde.)
Pontzer, H., Raichlen, D. A., Wood, B. M., Mabulla, A. Z. P., Racette, S. B. & Marlowe, F. W. (2012). “Hunter-Gatherer Energetics and Human Obesity.” PLOS ONE, 7(7), e40503.
Prince, S. A., Adamo, K. B., Hamel, M. E., Hardt, J., Connor Gorber, S. & Tremblay, M. (2008). “A Comparison of Direct versus Self-Report Measures for Assessing Physical Activity in Adults.” International Journal of Behavioral Nutrition and Physical Activity, 5, 56.
Schütz, A. (1944). “The Stranger: An Essay in Social Psychology.” American Journal of Sociology, 49(6), 499–507.
Strain, T., Flaxman, S., Guthold, R. vd. (2024). “National, Regional, and Global Trends in Insufficient Physical Activity among Adults from 2000 to 2022.” The Lancet Global Health, 12(8), e1232–e1243.
TÜİK (2025). Türkiye Sağlık Araştırması, 2025. Türkiye İstatistik Kurumu. (15 yaş üstü; beden kitle indeksi beyan edilen boy ve kiloya dayanıyor.)
WHO (2024). Physical Activity. Fact sheet, 26 Haziran 2024. Dünya Sağlık Örgütü.
Yayınlanma Tarihi: 08 Eylül 2026 / Son Güncellenme: 09 Eylül 2026
Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.
Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.