Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 252 – Haziran 2026      Sanatoryumun Mütekabiliyetsiz Parantezinde Donan Zaman

Sanatoryumun Mütekabiliyetsiz Parantezinde Donan Zaman

Burgazada Mahalle Meclisi Katılımcısı


Sanatoryumlar diğer hastanelerden yalnızca tedavi biçimleriyle değil, zamanla kurdukları ilişkiyle de ayrılırdı. Bu ayrımın en görünür yüzü, yan yana dizilmiş hasta yataklarını taşıyacak genişlikte tasarlanan uzun balkonlardı. Öyle ki mimarinin bütünü, bu balkonların çevresinde şekillenirdi. Güneşe dönük bu yapılar dağ, deniz ya da göl manzarasına açılır, temiz hava, çam kokusu ve ışık, tedavinin sessiz ortakları sayılırdı. Fakat ince dağ soğuğunun içinde hastaların üşümemesi de gerekiyordu. Bu yüzden kalın battaniyeler, balkonlarda yatan bedenlerin vazgeçilmezine dönüşürdü.

Verem, battaniye, dağ havası ve yalnızlık denince insanın zihninde hemen Büyülü Dağ belirir. Thomas Mann’ın bu romanında sanatoryum yalnızca bir hastane değildir, zamanı ağırlaştıran, ölümü gündelik hayatın içine usulca karıştıran kapalı bir evrendir. Karadan bütünüyle kopmadan, yine de başka bir zamanın içinde yaşayan bir dünya.

Hastalar, eksi derecelerde bile battaniyelere sarılı hâlde saatlerce balkonlarda yatırılır. Bu ‘uzanma kürü’ yalnızca bir tedavi yöntemi değil, neredeyse bir hayat biçimidir artık. Şezlonglar, öksürükler ve rüzgâr sesleri arasında zaman ağırlaşır, insan, günlerin değil seslerin içinde yaşamaya başlar. Balkonlarda yan yana uzanan bedenler, donmuş zamanın içinde yarım bırakılmış cümleler gibi bekler.

Büyülü Dağ romanının geçtiği hastane, Davos

Roman kahramanı Hans Castorp hastaneye ilk geldiğinde bu dünyayı tuhaf bulur. İnsanlar konuşmaz, yalnızca rüzgârın uğultusu, şezlongların gıcırtısı ve koridorlardan taşan öksürükler duyulur. Thomas Mann’ın büyük başarısı da burada saklıdır belki: Hastalığı bir olay gibi değil, insanın içine işleyen bir iklim gibi anlatmasında. Sanatoryum atmosferinin insanın üstüne sinmesi, ada havasını çağrıştırıyor. İnsanı yalnızca çevrelemez, düşüncelerinin ritmine, susuşuna, hatta dünyayı algılayış biçimine kadar sızar.

Öksürük ise zamanla sanatoryumun görünmez diline dönüşür. İnsanlar birbirlerini yüzlerinden önce öksürüklerinden tanımaya başlarlar. Koridorun ucunda biri görünmese bile yaklaşanın kim olduğu sesinden anlaşılır. Çünkü sanatoryumda insanın kimliği yavaş yavaş yüzünden çekilir, geriye yalnızca bedeni kalır. Ada’da da bazen insanlar birbirlerini yüzlerinden önce yürüyüşünden, vapura koşmasından tanımaz mı?

Özellikle geceleri hastalar birbirlerinin ölüm ihtimalini seslerden sezebilir. Bir öksürüğün tonundaki küçücük değişim bile yaklaşan karanlığı hissettirir. (Büyülü Dağ, 1924) Sanatoryumda beden, sürekli okunması gereken kırılgan bir metindir artık.

Heybeliada Sanatoryumu da o uzun balkonlu mimarisiyle o dünyayı andırırdı. Sanatoryumun, adada yaşamış ya da orada okula gitmiş hemen herkeste bir izi vardır. 1980ler’in sonlarında Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi’nde okurken beden eğitimi derslerinde isteyen öğrenciler ada turuna çıkardı. Çamların altında koşup sohbet ederken Sanatoryum’un büyük tur yoluna bakan binasından öksürük sesleri yükselirdi. Garip bir şey olurdu o anlarda. Sanatoryumun çevresinde, içerideki hastaların birbirlerinin öksürüklerine tanıdığı sessiz alanın bir benzeri oluşur, biz de konuşmayı kendiliğinden keserdik. Yokuş aşağı indikçe sohbet geri dönerdi. Çünkü sanatoryumun çevresinde öksürük artık yalnızca biyolojik bir nesne değildi, koridorlarda yankılanan bir akustikti, insanları ve çevresini aynı suskunlukta birleştiren sosyal ve varoluşsal bir iklimdi.

Heybeliada Sanatoryumunun balkonundan deniz manzarası

İlaçlar geliştikçe ve yeni tedavi yöntemleri yaygınlaştıkça balkon kürleri azaldı. Ama temiz hava, tedavi kültüründeki yerini hiçbir zaman bütünüyle kaybetmedi. Hasta balkonda yatardı; güneş çıkarsa çıkardı, çıkmazsa çıkmazdı. Rüzgâr dinerdi ya da dinmezdi. Deniz ise her zamanki hızında akardı; hastaların beklentisinden habersiz, onların umuduyla ya da çaresizliğiyle hiçbir alışverişe girmeden.

Kimi hasta iyileşeceği günü beklerdi, kimi bir sabah ansızın kötüleşeceği ânı. Hele vapur düdükleri… Her biri başka bir geçmişi balkonlara taşırdı. Ama vapur yine zamanında gelir, hastanın o gün biraz daha iyi ya da daha kötü olduğunu umursamazdı. Belki de bu yüzden sanatoryum balkonları hep yarı açık bir parantezi andırır. Her öksürük ise yarım kalmış bir sözü.

Sanatoryum gerçekten de ada içinde başka bir ada. Özellikle balkonlar, verandalar ve teraslar içerisiyle dışarısı arasında asılı kalmış geçiş mekânlarıdır. Hasta orada aynı anda hem içeride hem dışarıda olduğunu hisseder; bazen de ne tam içeridedir ne tam dışarıda. Ada hayatı da biraz böyle değil midir? Daha vapura biner binmez adalıyı ele veren o “eve dönmüşlük” duygusu bundan değil midir? Balkonlarda battaniyelere sarılmış hastalar nasıl denizle hastane arasında bir eşikte kalıyorsa, Adalı da çarşıda yürürken bile eve geçiş hissini taşır.

Heybeliada Sanatoryumu da tam böyle bir geçişin yapısıydı aslında: genç Cumhuriyet’in bilimle kurmaya çalıştığı yeni hayata açılan bir eşik gibi. 1924’te –Cumhuriyet’in ilk yılında– hasta kabulüne başlayan Heybeliada Sanatoryumu, Cumhuriyet’le yaşıt bir kurumdur.  Bugün bile Adanın içinde bir ada gibi denize uzanmış bu Yeşilburun bölgesine bir hastane yapmak oldukça maliyetliyken, o dönemde bunu başarmış olmak yapıyı daha da anlamlı kılıyor. İlk yıllarındaki mütevazı yapısı, zamanla yeni pavyonlar, laboratuvarlar, rehabilitasyon merkezi, hemşire okulu ve modern cerrahi birimleriyle büyüdü, adeta Cumhuriyet geliştikçe o da büyüyen, soluk alan bir sağlık adasına dönüştü.

Fakat 1980 sonrasındaki ekonomik ve siyasal dönüşüm, sanatoryumun yıllarca dayandığı kamusal zemini aşındırdı. Mali sıkıntılar, 1999 depreminde oluşan ağır hasarlar derken yapı giderek yalnızlaştı. 2005’te kapatıldı, ardından bakımsızlığa terk edildi. 2009’daki büyük yangın ise Cumhuriyet’in veremle mücadelesinin simgelerinden birini harabeye çevirdi. Hastanenin ne olacağı sorusu uzun süre askıda kaldı. Balkonlarda zamanın ağırlaşması gibi, yapının kaderi de ağırlaştı.

Adalar, kaderi aslında zamanla ağırlaşan ne çok yapıyla dolu. Biri de Ruhban Okulu. Tam da Ruhban Okulu’nun yeniden açılması gündemdeyken sanatoryumun Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesi ister istemez başka çağrışımlar yaratıyor. Adada açılan bir dini kuruma karşılık bir başkası… Çünkü bu ülkede bazı parantezler hiçbir zaman yalnız açılıp kapanmıyor. Tarihin eski defterlerinden kalan “mütekabiliyet” fikri, bazen birlikte yaşamanın hafızasının önüne geçiyor. Oysa sanatoryumun balkonlarında doğa hiçbir zaman ‘mütekabiliyet’ ilkesine göre işlemezdi. Güneş herkesi aynı biçimde ısıtır, rüzgâr herkese aynı soğuğu taşırdı. Deniz, hastaların kimliğini ya da inancını bilmeden akardı.

Bazen bir yapıyı dönüştürmenin en etkili yolu duvarlarını yıkmak değil, geçmişini yavaş yavaş görünmez kılmaktır. Önce akustiği değişir, öksürüklerin, vapur düdüklerinin ve koridor sessizliğinin taşıdığı hafıza çekilir yapıdan.

Sanatoryumun balkonlarında yıllar geçti. Hastalar geldi, gitti; bir kısmı iyileşebildi, bir kısmı iyileşemedi. Adada da benzer bir eksilme oldu — sessiz, yavaş. Doğanın sonsuz sabrına karşı, insanın sonsuz hesabı…

 

Thomas Mann Büyülü Dağ romanı 1924 Orijinal basım Can Yayınları, Çevirmen İris Kantemir 2017.


Yayınlanma Tarihi: 08 Haziran 2026  /  Son Güncellenme: 08 Haziran 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.