
Adalı Dergisi için yaptığımız söyleşilerde artık küçük bir “Galatasaray Lisesi hattı” oluşmaya başladı galiba. Ara Koçunyan’dan sonra bu kez de yine Sevgili Nezih Bayraktar’ın bizi buluşturduğu bir isimle, Renan Bilek’le bir araya geldik. İşin güzel tarafı şu ki, bu karşılaşmalar yalnızca okul anılarıyla sınırlı kalmıyor. Her bir buluşmadan bambaşka hikayelerle dönüyoruz.
Galatasaray Lisesi mezunu olan Bilek, Türkiye’nin kültür ve sanat dünyasında tek bir kimlikle tarif edilmesi zor isimlerden biri. Müzisyen, tiyatro oyuncusu, hikâye anlatıcısı, reklamcı, metin yazarı, köşe yazarı… Ortaoyuncular’da sahneye çıkan, sinema ve televizyon projelerinde yer alan, geniş izleyici kitlesinin ise özellikle Öyle Bir Geçer Zaman Ki dizisindeki Süleyman karakteriyle hatırladığı bir sanatçı.
Lise yıllarında kurucuları arasında yer aldığı Leke grubuyla müziğe adım atan Bilek, grubun dağılmasının ardından 1999 yılında yine Leke adını taşıyan bir albüm yayımladı. Ancak onun sanat yolculuğu yalnızca müzikle sınırlı kalmadı. Tiyatro, televizyon ve müziği iç içe geçiren Bilek, Bi’ Laf Etmeli, Aramızda Kalsın, Bir Cem Karaca Hikâyesi: Ömrüm, 50. Yılına Doğru Yetmişler ve Aranjmanlar gibi tek kişilik gösterileriyle de seyirci karşısına çıktı. Özellikle müzik tarihini, toplumsal hafızayı ve kişisel hikâyeleri sahneye taşıyan bu işler, onun anlatıcılık yönünü en görünür kılan çalışmalar arasında yer alıyor.
İzmir’de geçirdiği yılların ardından 2005’te yeniden İstanbul’a dönen Renan Bilek’le, Büyükada vapurlarından Beşiktaş’ın eski mahalle kültürüne, Galatasaray Lisesi koridorlarından tiyatro kulislerine, Cem Karaca anılarından bugünün Adaları’na uzanan uzun bir hafıza yolculuğuna çıktık. Kendisiyle yalnızca sanat hayatını değil, İstanbul’un değişen ruhunu, birlikte yaşama kültürünü ve Ada’nın insana öğrettiği o yavaşlama hâlini konuştuk.
Önce Adalar’dan başlayalım. Ada sizin hayatınıza nasıl girdi?
Ben Beşiktaş’ta, gerçek anlamda mahalle kültürüyle büyüdüm. Esnafın birbirini tanıdığı, çocukların bütün gün sokakta oynadığı, komşuların birbirine göz kulak olduğu bir ortamın içindeydim. İnsanlar birbirinin hayatına dahildi ama bu müdahaleci değil, koruyucu bir şeydi. Sonra İstanbul değişmeye başladı. İnsanlar apartmanlara kapandı, semt kültürü kayboldu, herkes birbirine yabancılaştı.
Adaya ilk geldiğimde çocukluğumdan tanıdığım o hissi yeniden buldum. İnsanların birbirini tanıdığı, selam verdiği, çocuğunuzun sokakta kaybolmayacağını hissettiğiniz bir yerdi. Bir arkadaşımız burada yaşıyordu, gelip gidiyorduk. Sonra eşimle “çocuğu burada büyütsek nasıl olur?” diye düşünmeye başladık. Çünkü şehirde artık çocuk yetiştirmek çok zor bir şeye dönüşmüş durumda.
Adada hayatın başka bir ritmi var. İnsan sabah kalktığında motor sesi değil kuş sesi duyuyor. Çocuklar sokakta oynayabiliyor. İnsanlar birbirinin yüzüne bakıyor. Bizim için çok kıymetliydi bu. Sonra hayatımızın bir dönemini burada geçirmeye karar verdik ve iyi ki de öyle yapmışız diyorum bugün. Çünkü ada bana sadece başka bir yaşam değil, başka bir bakış açısı da verdi.

Ada size nasıl bir hayat öğretti?
Öncelikle yavaşlamayı öğretti. Büyükşehir insanı sürekli bir yere yetişmeye çalışıyor. Sürekli acele ediyoruz. Adada ise hayat size “dur” diyor. Vapuru kaçırıyorsunuz mesela, yapacak bir şey yok. Bekleyeceksiniz. Lodos çıkıyor, sefer iptal oluyor. İlk başta sinir bozucu geliyor ama sonra bunun aslında insanı sakinleştiren bir tarafı olduğunu fark ediyorsunuz.
Ben orada doğayı izlemeyi öğrendim. Hakikaten öğrendim yani. Bulutun gelişine bakıyorsunuz, rüzgârın yönünü hissediyorsunuz, havanın değişimini anlamaya başlıyorsunuz. Büyükşehirde insanlar artık gökyüzüne bakmıyor. Apartman boşluğuna bakarak yaşıyoruz. Görüş alanınız daraldıkça düşünceleriniz de daralıyor. Ada’da ise ufuk var, deniz var. Hava değişimini hissediyorsunuz. Yaşadığınızı hissediyorsunuz.
Bir de insan adada “survivor modu”nda yaşamayı öğreniyor. Herkes biraz usta olmak zorunda. Elektrik bozuluyor, su bozuluyor, bir şey taşınacak… İnsan kendi kendine yetmeyi öğreniyor. Çünkü her an birine ulaşamıyorsunuz. Bunun ideolojiyle falan alakası yok, hayat bilgisi bu. Ayrıca çok özel bir dayanışma kültürü var. Bizim bir arkadaşımız kalp krizi geçirdi bir mesela. İnsanlar öyle organize oldu ki yirmi beş dakikada Kartal’daki hastaneye ulaştık. Çünkü ada insanı yalnız olduğunu biliyor. O yüzden kriz anında refleks geliştiriyor.

“Mahalle kültürü” sizin için önemli sanırım. Büyüdüğünüz dönemle ve yerle de ilgili sanırım…
Çok ilgili. Çünkü ben İstanbul’un eski semt kültürü içinde büyüdüm. Babam muhallebiciydi. Şimdiki nesiller bilmez ama o dönem muhallebiciler sosyal hayatın merkezlerinden biriydi. İnsanların buluştuğu, sohbet ettiği, aşıkların randevulaştığı yerlerdi. Beşiktaş çok başka bir yerdi benim çocukluğumda. Rum esnaf vardı, Ermeni esnaf vardı, Musevi esnaf vardı. Ama çocukken bunları düşünmüyorsunuz zaten. Arkadaş arkadaşınızdır. İnsanlar birlikte yaşardı.
Mesela çocuk kıyafetleri satan Ligor Amca vardı. Ben alışveriş yapmaktan nefret eden bir çocuktum. Garson boy denen bir dönem vardır büyüme çağında: Kollar uzar, bacaklar uzar, paçalar kısa kalır… İşte tam da o dönemdeyim. Annem “hadi alışverişe gidiyoruz” dediği anda moralim bozulurdu. Ama Ligor Amca’ya gitmeyi severdim. Bana bir bakardı ve bedenimi hemen anlardı. Başka bir şey denetmezdi bile. Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki aslında o insanlar İstanbul’un hafızasıymış. Şehri şehir yapan şey binalar değil, o insanlardı.
Adada da biraz o eski İstanbul’u mu buldunuz?
Evet, hatta yıllar sonra çok kültürlülüğü en güçlü hissettiğim yerlerden biri ada oldu diyebilirim. Mesela arkadaşlarımızın yaşadığı evlerin hikâyeleri vardı. Bir evin elektrik faturası hâlâ Yunanistan’a gitmiş Rum bir aile adına geliyordu. Şimdi düşününce çok etkileyici bir taraftan da çok hüzünlü bir şey bu. Çünkü geçmiş hâlâ orada yaşıyor aslında.
Ve bence bizim bu geçmişle yüzleşmemiz gerekiyor. Çünkü İstanbul’un gerçek zenginliği buydu. İnsanların farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmesi. Ben çocukken arkadaşımın Türk mü, Rum mu, Ermeni mi olduğunu bilmezdim. Alevi mi, Sünni mi, onu da bilmezdim. Bunlar önemli değildi çünkü. Önemli olan birlikte oyun oynuyor olmanızdı.
Ada bana birlikte yaşamayı yeniden hatırlattı. Empatiyi hatırlattı. İnsanların farklılıklarıyla bir arada yaşayabildiği bir hayatın mümkün olduğunu yeniden hissettirdi.

Siz de Galatasaray Lisesi mezunusunuz. Oranın tedrisatından geçenler hep çok özel bir yer olduğunu anlatırlar. Sizin hayatınızda nasıl bir yere sahip?
Çok büyük bir yere sahip. Çünkü biz orada sadece akademik eğitim almadık. Hayatı öğrendik biraz. Bugün dönüp baktığım zaman Galatasaray Lisesi’nin bana kattığı en önemli şeyin “farkındalık” olduğunu düşünüyorum. Çünkü çok küçük yaşta, çok farklı insanlarla aynı hayatı paylaşmaya başlıyorsunuz. Aynı yatakhanede kalıyorsunuz, aynı yemekhane sırasına giriyorsunuz, aynı kaptan yemek yiyorsunuz. Bu çok önemli bir şey.
Bizim okul Türkiye’nin küçük bir modeli gibiydi aslında. Her sosyoekonomik çevreden insan vardı. Parasız yatılı vardı, gündüzlü vardı, çok zengin ailelerin çocukları vardı, Anadolu’dan gelen öğrenciler vardı. Ve siz on bir-on iki yaşında bir çocuk olarak bütün bu farklılıkların içinde büyüyorsunuz.
Bir de bizim dönemimizde okul gerçekten bir kültür alanıydı. Tiyatro yapıyorsunuz, müzik yapıyorsunuz, gazete çıkarıyorsunuz, kültür şenliği düzenliyorsunuz… Aslında insanların neye yatkın olduğu daha o yaşlarda ortaya çıkıyordu. Ben bugün gazeteci olan arkadaşımı da o zaman tanıyordum, sinemacı olacak adamı da biliyordum, müzisyen olacak adamı da. Çünkü herkes bir şekilde kendini ifade edecek alan buluyordu.
Galatasaraylılar için hep “biraz kibirlidirler” denir. Siz buna katılıyor musunuz?
(Gülüyor) Bunun doğru tarafı da var, yanlış tarafı da var. Çünkü bazı insanlar için okul gerçekten bir kimlik alanına dönüşüyor. Hayatta başka hiçbir aidiyeti olmayan insanlar bazen oraya tutunabiliyor. Ama bir yandan da şu var: O okulun size kattığı bir özgüven oluyor gerçekten. Çünkü çok yoğun bir kültürel ortamın içinden geçiyorsunuz.
Fakat ben kendimi biraz semt çocuğu tarafında görüyorum. Çünkü hayatın içinden geldim. Esnaf kültürüyle büyüdüm. Dolayısıyla sadece okul üzerinden bir kimlik kurmak bana uzak geliyor. Ama şunu da inkâr edemem: Galatasaray Lisesi insana ciddi bir kültürel birikim kazandırıyor. Dünyaya daha geniş bir perspektiften bakmayı öğretiyor.
Siz çok yönlü bir sanatçısınız. Tiyatro, sinema, dizi, müzik… Bütün bunlar içinde ilk hangisi girdi hayatınıza?
Kesinlikle müzik önce geldi. Ben çocukken müzisyen olmak istiyordum. Okulda mandolin çalmaya başladım, sonra gitara geçtim. Bestelerim bile vardı.
Sonrasında tiyatroya da biraz müzik yüzünden girdim. Bir gün Timur Selçuk konserine gitmiştim. O konser benim için çok belirleyici oldu. Çünkü Timur Abi’nin sahnede inanılmaz bir performansı vardı. Timur Abi, piyanodan kalkınca elini koyacak yer bulamadı sahnede. Hatta kendisi de söyledi “hep piyano ile sahne alıyorum piyanodan kalkınca elim boşta aklıyor” dedi. Ben de o anda şunu düşündüm: “Ben gitar elimden alındığında ne yapacağımı bilmiyorum.” Buna bir çare bulmam lazımdı. Aslında tiyatroya giriş sebebim biraz buydu. Sahneyi öğrenmek istedim. Sahnede nasıl durulur, beden nasıl kullanılır, hikâye nasıl anlatılır… Bunları öğrenmek için tiyatroya yöneldim. Sonra bambaşka yerlere gitti iş.
Lisede zaten müzik çok güçlüydü bizim hayatımızda. “Leke” grubunu da o dönem kurduk. Galatasaray’daki abi-kardeş ilişkisi müzikte de vardı. Büyükler bize yol gösterirdi. Hangi müzik dinlenir, nasıl grup kurulur, nasıl sahneye çıkılır… Bir kültür aktarımı vardı gerçekten.
Sonra tiyatro profesyonel olarak hayatınıza giriyor…
Evet. Önce Şehir Tiyatroları’nın araştırma laboratuvarına girdim Ayla Algan, Beklan Algan vardı, işin içinde ama açıkçası orası bana biraz fazla geldi o yaşta. Çünkü çok ileri oyunculuk çalışmaları yapılıyordu. Ben daha işin başındaydım.
Sonra Ferhan Şensoy’un sınavlarına girdim ve kazandım. Tiyatroya genç oyuncular kazandırmak için Ferhan Abi’nin kurduğu Nöbetçi Tiyatro’da başladım. O benim için çok önemli bir dönüm noktasıydı. Çünkü ben sanatta usta-çırak ilişkisine çok inanırım. Özellikle bizim kuşakta bu çok önemliydi. Ustanın yanında yetişmek başka bir şeydi.
Ferhan Abi’nin tiyatrosunda sadece oyunculuk öğrenmiyorsunuz. Sahne disiplinini öğreniyorsunuz. Kulis kültürünü öğreniyorsunuz. Oyundan önce tiyatroya erken gitmeyi, sahnenin havasını solumayı öğreniyorsunuz. Bunlar bugün çok kayboldu bence.
Bir ara onun oyununa sahne yazmaya kalktım hatta. Şimdi düşününce büyük cesaret. Zarfa koyup götürdüm. Bana “Git kendi tiyatronu kur, kendi oyununa yaz” dedi. O zaman çok bozulmuştum ama bugün düşünüyorum da haklıymış aslında.
Sonra Ferhan Abi’den ayrıldım ama tiyatro macerası devam etti. Bugün dönüp baktığımda Münir Özkul’dan, Metin Serezli’den, Erol Günaydın’dan bir şey görmüş olmak bile bana hâlâ inanılmaz geliyor.

Peki sonra neden tiyatrodan biraz uzaklaşıp müziğe ağırlık verdiniz?
Aslında hiçbir zaman tamamen uzaklaşmadım. İkisi hep paralel yürüdü benim için. Ama bir noktada şunu fark ettim: Ben tiyatronun bütün öğelerini müziğin içine taşıyabiliyorum. Benim yaptığım şey düz konser değil çünkü. Hikâye anlatmayı çok seviyorum. Bir şarkının hikâyesini anlatmayı seviyorum. O dönemin ruhunu anlatmayı seviyorum. İnsanların hafızasına dokunmayı seviyorum.
Bir de tiyatro ekip işi. Çok güzel tarafları var ama çok zor tarafları da var. Herkesin aynı anda müsait olması gerekiyor, ekonomik zorluklar var, prova süreçleri var… Bir süre sonra tek kişilik işlerin bana daha uygun olduğunu fark ettim. Daha özgür hissetmeye başladım.
Televizyon dizileri de var hayatınızda. Örneğin Öyle Bir Geçer Zaman Ki en çok bilinen işlerinizden…
90’lı yıllarda televizyonla uğraşmıştım. Rasim (Öztekin) Abi çağırmıştı hatta bazı işlere beni. Sonra bu diziden teklif geldi ve öyle başladı. Oldukça da sevildi o karakter.
Daha sonra televizyondan sıkıldım. Televizyon başta çok zevkliydi ama ondan sonra hep aynı şeyleri yapmaya başlıyorsunuz. Bir de ‘nasılsa tiyatro ve müzik var’ rahatlığını da hissettim. Benim asıl işim o, televizyon olmasa da olur tavrı da vardı biraz.
Türkiye’de televizyon sektörünü de çok sert eleştiriyorsunuz…
Çünkü gerçekten çok ağır bir sistem. İnsanlık dışı bir tempo var bazen. Yüz elli dakikalık bölüm çekiyorsunuz birkaç günde. İnsanların uykusu yok, hayatı yok.
Öyle Bir Geçer Zaman Ki döneminde bunu çok yoğun yaşadık. Bir gün sette çocuk oyuncuyu uyumasın diye eğlendirmeye çalışırken buldum kendimi. Sonra bir anda kendime kızdım. “Bu çocuğun dört saat önce uyuması gerekiyordu” dedim.
Ama sistem sizi öyle bir noktaya getiriyor ki siz de yetiştirmeye çalışan bir makinenin parçasına dönüşüyorsunuz. En korkunç tarafı bu. Bir süre sonra eleştirdiğiniz şeye dönüşmeye başlıyorsunuz. O yüzden ben bir noktada kendimi geri çekmeye çalıştım. Çünkü insanın kendini koruması gerekiyor.

Cem Karaca’yı anlattığınız Ömrüm isimli tek kişilik bir oyununuz var. Sizin için neden bu kadar özel bir yerde duruyor?
Çünkü çok sahici bir insandı. Çok netti. Bugün başka yarın başka biri değildi.
Cem Abi ile 1987 yılında, onun Almanya’dan yurda kesin dönüş yapmasından iki ay sonra tanıştık. O dönemde Galatasaray Lisesi’nde Bilgesu Erenus’un oğlu Ali Erenus’la birlikte müzik yapıyorduk. Bizi konserlerine ön grup olarak aldı, birlikte turnelere çıktık. Sonra hayatım boyunca taşıyacağım bir ilişki başladı. Bir kere çok cesur bir adamdı. Ama o cesaret gösterişli bir şey değildi. Kendi gibi olma cesaretiydi. Çok büyük bir mizah duygusu vardı. Çok espri kaldırırdı. Bana “Sende gençliğimi görüyorum” derdi. Ben de “Allah benzetmesin” derdim, çok gülerdi.
“Ömrüm” oyunu Cem Karaca’yı anlatan bir işti evet ama aslında biraz da Türkiye’yi anlatıyordu. Çünkü Cem Karaca dediğiniz zaman müzikten fazlası geliyor akla. Memleket geliyor, sürgün geliyor, aidiyet geliyor, yalnızlık geliyor.
Ayrıca Türkiye’de “öteki” olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilen biriydi. Annesi meşhur Ermeni sanatçı Toto Karaca, babası ise Azeri asıllı bir İranlı olan Mehmet İbrahim Karaca. Her ikisi de tiyatrocu, böyle bir aileden geliyor. Ama Ermenice pek bilmezdi, babası çok istemezmiş Ermenice konuşulmasını, dışlamasınlar onu diye. Hayatı boyunca bu coğrafyanın bütün kırılmalarını yaşamış bir adamdı.
Barış Manço’yla, Erkin Koray’la birlikte o kuşağın omurgasını oluşturan insanlardan biriydi. Erkin Koray için “Biz bugün sahnedeysek onun sayesinde” derdi mesela.
Hikâye anlatıcılığı sizin işinizin merkezinde gibi duruyor…
Kesinlikle öyle. Çünkü ben müziğin sadece teknik bir şey olduğuna inanmıyorum. Şarkının bir hikâyesi olmalı. Bir ruhu olmalı. İnsanlara bir şey hissettirmeli. Mesela eski aranjmanları anlatmayı çok severim. Ferdi Özbeğen’in, İlham Gencer’in hikâyelerini… “Her Yerde Kar Var”ın nasıl yazıldığını anlatmayı çok severim. Çünkü bunlar sadece şarkı değil aslında; bir dönemin hafızası.
Bugün biraz hızlı tüketiyoruz her şeyi. Şarkıyı dinleyip geçiyoruz. Ama eskiden insanlar şarkılarla yaşardı. O şarkıların çıktığı dönemler vardı, hikâyeleri vardı. Ben biraz onları yeniden hatırlatmayı seviyorum. Belki de tiyatrodan gelen tarafım bu. Çünkü ben düz konser vermekten çok bir atmosfer kurmayı seviyorum. İnsan biraz gülsün, biraz düşünsün, biraz geçmişe gitsin istiyorum.
Büyükada Taş Mektep’te verdiğiniz konser çok beğenildi, çok konuşuldu. Sizin için nasıl bir deneyimdi?
Çok özel bir deneyimdi gerçekten. Çünkü bazı mekânlar vardır, sadece “mekân” değildir. İçine girdiğiniz anda bir hafıza hissedersiniz. Taş Mektep benim için öyle bir yer oldu. Mimari olarak çok etkileyici zaten ama asıl mesele ruhu bence. O binanın içinde geçmişin sesi var. Akustiği de çok güzel. İnsan şarkı söylerken o taşların sesi geri verdiğini hissediyor.
Bir de adada konser vermek başka bir şey. Çünkü insanlar hakikaten emek vererek geliyor. Vapuru var, dönüşü var, yokuşu var… Buna rağmen geliyorlar. Bu da sahnedeki insan için çok kıymetli bir duygu yaratıyor. Çünkü karşıdaki seyircinin gerçekten orada olmak istediğini hissediyorsunuz. O yüzden benim için çok özel bir geceydi gerçekten.

Son olarak… Bugün sizin için Adalar ne ifade ediyor?
Biz orada doğup büyümedik ama adalılar bizi sahiplendi. Bu çok değerli bir şeydi benim için.. Ben bugün hâlâ adaya gittiğim zaman başka hissediyorum kendimi. Vapura bindiğiniz anda bile şehirden uzaklaşıyorsunuz sanki. Hayat yavaşlıyor. İnsan düşünmeye başlıyor. Ve bence bugün en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri bu: Biraz yavaşlamak. Biraz birbirimizi yeniden duymak. Ada bana bunu hatırlatıyor.
Ancak maalesef biz güzel olan her şeyi çok hızlı tüketiyoruz. Türkiye’de böyle bir refleks var. Bir yer güzelse hemen onu betonlaştırmaya, ticari bir şeye dönüştürmeye çalışıyoruz. Oysa Adalar’ın değeri tam da korunmuş olmasında. Sadece doğası değil mesele; kültürü, ritmi, yaşam biçimi… Bunların hepsi çok hassas şeyler. Siz orayı şehirleştirdiğiniz anda sadece binaları değiştirmiyorsunuz. Hayatı değiştiriyorsunuz.
Yayınlanma Tarihi: 08 Haziran 2026 / Son Güncellenme: 08 Haziran 2026
Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.
Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.