Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 252 – Haziran 2026      Adalar’ı Tanıtmak mı, Korumak mı?

Adalar’ı Tanıtmak mı, Korumak mı?


Prens Adaları yüzyıllardır İstanbul’un hafızasında özel bir yere sahip. Vapurların kıyıya yaklaşırken bıraktığı o ilk his, çam kokusu, motor sesinin azlığı, yürüyüş yolları, yavaşlık… Bunların hepsi adaları “başka” yapan şeyler. Bu yüzden insanlar Adalar’a geliyor. Çünkü burası şehir değil; şehrin içinde başka türlü bir yaşam ihtimalinin hâlâ hissedilebildiği nadir yerlerden biri.

Fakat bugünlerde Adalar’la ilgili en büyük sorunlardan biri tam da burada başlıyor gibi geliyor bana: Adalar artık yalnızca bir yaşam alanı olarak değil, giderek daha fazla “tüketilecek bir turistik deneyim” olarak görülüyor.

Oysa Adalar’da sadece turistler yok. Burada yaşayan insanlar var. Çocuk büyütenler, yaşlananlar, işe gidip gelenler, pazardan poşet taşıyanlar, sokak hayvanlarına bakanlar, komşuluk ilişkileri kuranlar var. Kısacası burada bir “ada hayatı” var. Ve ada hayatı, doğası gereği şehrin hızına benzemez.

Sekiz yıldır Büyükada’da yaşıyorum yaz kış ve şehirle de hala bir bağım var. Bugün birçok tartışmanın tam da bu ada hayatı/şehir hayatı noktasında ortaya çıktığını gözlemliyorum. Turizm elbette önemli. Adalar’ın bilinmesi, ekonomik olarak desteklenmesi, esnafın kazanması kıymetli. Kimse Adalar kapansın, turist gelmesin demiyor. Aksine, insanlar adaların kıymeti bilinsin istiyor. Fakat yalnızca “tanınmak”, “kalabalıklaşmak” ya da sosyal medyada görünür olmak, bir yerin değerini korumaya yetmiyor. Bazen tam tersine, onu dönüştürüp kendi ruhundan uzaklaştırabiliyor.

Faytonların kaldırılmasının ardından Adalar’a getirilen büyük elektrikli araçlar bunun en görünür örneklerinden biri oldu. Çevreci oldukları söylendi. Ancak mesele yalnızca motorun elektrikli olması değil. Mesele, bu araçların adanın ölçeğine, ritmine ve kültürüne uygun olup olmaması. Adalar’da yıllarca insanların yürümeye alışık olduğu bir düzen vardı. Zaten ada dediğimiz şey biraz da yürümeyi kabul etmektir. Yokuşu, mesafeyi, yavaşlığı kabul etmektir. Burada hayat hiçbir zaman “kapıdan kapıya ulaşım kolaylığı” üzerine kurulmadı.

Şimdi ise “Benim evimin önünden araç geçmiyor” diye şikâyetler duyuyoruz. Oysa belki de adayı ada yapan şey tam olarak buydu.

Turist de aslında buna uyum sağlayabilir. Dünyanın pek çok yerinde araçsız, yavaş, yürüyerek deneyimlenen bölgeler var ve insanlar özellikle bunun için gidiyor. Yani Adalar’ın korunması, turizme engel olmak zorunda değil. Aksine, doğru bir turizm anlayışı adaların özgünlüğünü koruyarak onları daha değerli hale getirebilir.

Ne var ki son dönemde yapılan bazı “tanıtım” fikirleri bu ruhu anlamakta zorlanıyor gibi görünüyor. Yirmi civarında Ferrari arabanın özel bir “concours” organizasyonu için Adalar’a getirileceği söylentileri  var… Ya da daha önce gündeme gelen ekstrem hız odaklı bisiklet organizasyonu. Oysa ada, hızın değil yavaşlığın mekânı. İnsanların vapura yetişmek için yarıştığı değil; vapuru kaçırınca sahilde oturup bir çay içmeyi kabullendiği bir yer.

Bir araba markasının adaya gelmesi adayı tanıtmaz. Çünkü ada zaten motorlu taşıt kültüründen uzak olduğu için özel. Burayı değerli yapan şey, şehrin sahip olduğu her şeye sahip olmaması.

Sosyal medyada da benzer bir yaklaşım görüyorum son dönemlerde. “Ada’da spor salonu yok”, “sinema yok”, “şu eksik, bu eksik” gibi serzenişler sıkça dolaşıyor. Elbette eksikler var. Bunları kendi aramızda konuşabiliriz ve elimizi taşın altına koyabiliriz. Elbette kültür sanat alanında gelişmeler olabilir. Hatta olmalıdır da. Adalar’ın eski açık hava sinemaları bugün hâlâ özlemle anılıyor. Film gösterimleri, kültürel etkinlikler, sanat alanları elbette çoğalsın. Şahsen adaya taşındığımdan beri film gösterimleri konusunda elimden gelen çabayı gösterdim. Şimdi de Adalar’da sinema kültürü nasıldı, biraz bunun konuşulduğu röportajlar yapıyorum ve bir fanzin dergi/kitapçık çıkarmak için çalışıyorum.

Fakat Adalar’ı sürekli şehirle kıyaslayarak adada yaşamayanlara bu şekilde anlatmak da başka bir problem yaratıyor. Çünkü ada hayatı zaten biraz eksilterek çoğalan bir hayat. Daha az hız, daha az tüketim, daha az gürültü… Buna karşılık daha fazla temas, daha fazla doğa, daha fazla sakinlik.

Asıl mesele, hangi eksiklerin gerçekten önemli olduğunu ayırabilmek. Bugün Adalar’ın en büyük sorunları belki bir spor salonunun olmayışı değil, çöp sorunu, plansız kalabalık, araç yoğunluğu, sokak hayvanlarının güvenliği, doğal dokunun korunamaması.

Özellikle bayramlarda ücretsiz ulaşım nedeniyle oluşan yoğunluk da bu denge meselesini yeniden düşündürüyor. Adalılar kalabalıktan bunaldıklarını söylüyor. Ama bir yandan da hayatında belki yılda bir kez deniz görebilen aileler için bu fırsatlar çok değerli. Burada kimseyi suçlamak kolay değil. Sorun insanların adaya gelmesi değil, bu yoğunluğu yönetecek sürdürülebilir bir planın eksikliği.

Çünkü Adalar yalnızca “gezilecek” yerler değil. Aynı zamanda korunması gereken yaşam alanları. Belki de artık şu soruyu sormamız gerekiyor: Adalar’ı daha çok kişiye göstermek mi istiyoruz, yoksa gerçekten yaşatmak mı? Çünkü bazen bir yeri sevmenin en doğru yolu, onu sürekli değiştirmeye çalışmamak olabilir.


Yayınlanma Tarihi: 08 Haziran 2026  /  Son Güncellenme: 08 Haziran 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.