Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 250 – Nisan 2026      “Bana Bir Şey Olursa Sen Varsın” Ara Koçunyan ile Sohbet

“Bana Bir Şey Olursa Sen Varsın” Ara Koçunyan ile Sohbet


28 Ekim 1908’de, Sarkis ve Misak Koçunyan kardeşler tarafından kurulan Jamanak gazetesi bugün hâlâ yayımlanan dünyanın en eski Ermenice günlük gazetelerinden biri. Aradan geçen bir asrı aşkın sürede yalnızca bir yayın olarak değil, İstanbul Ermeni toplumunun hafızasını taşıyan bir mecra olarak varlığını sürdürüyor.

Gazetenin hikâyesi, Sivas’ın Gürün kasabasından başlayıp Halep üzerinden İstanbul’a uzanan çok katmanlı bir aile geçmişine dayanıyor. Erken yaşta kayıplar, zorunlu göçler ve yeniden kurulan hayatlar… Ermenice “zaman” anlamına gelen Jamanak’ın kuruluşu da işte bu zorlu zamanlardan geçerek gerçekleşiyor.

Jamanak’ın yüz on sekiz yıllık öyküsünü ve Adalar’la bağlantısını konuşmak üzere Genel Yayın Yönetmeni Ara Koçunyan ile buluşmak için gazeteye gittiğimizde bizi Ara Bey’in annesi Nadya Hanım karşılıyor. Tüm ailenin olduğu gibi onun da gazetede emeği çok büyük. Kendisinin de röportaja katılmasını istiyoruz ama o nazikçe davetimizi geri çeviriyor ve bilgisayarın başına, gazetenin işlerine geri dönüyor.

Şişli’de dubleks bir apartman dairesindeyiz, içeride, geçmişle bugünün iç içe geçtiği bir atmosfer var; duvarlarda eski fotoğraflar, nredeyse yüzyıllık mobilyalar, masalarda yılların gazeteleri.

Görüşmeye, Ara Koçunyan’ın Galatasaray Lisesi’nden birkaç dönem öncesinden abisi sayılan Nezih Bayraktar ile beraber geliyoruz. Ara Bey de Galatasaray mezunu. Okul jargonunda bu tür ilişkilerin yarattığı doğal bir hiyerarşi ve aynı zamanda bir yakınlık vardır. Nezih’in varlığı, daha ilk anda mesafeyi yumuşatan, konuşmayı açan bir etki yaratıyor. Söyleşinin akışındaki rahatlığın önemli bir kısmı da asıl buradan geliyor.

Jamanak’ın sayfaları yalnızca haberleri değil, bir cemaatin gündelik hayatını, kurumlarını, devletle ilişkilerini ve zaman içindeki dönüşümünü de kayda geçiriyor. Bu anlamda gazete, yalnızca bir yayın değil, aynı zamanda bir arşiv ve bir tanıklık alanı. Türkiye fotoğraf tarihinin en önemli isimlerinden Ara Güler de bu tanıklığa kendi fotoğrafları ile katkı sağlamış. Fotoğrafçılığa ilk başladığı yıllarda Jamanak için fotoğraflar çekmiş.

Bugün gazetenin genel yayın yönetmenliğini yapan Ara Koçunyan, kurucuların dördüncü kuşaktan torunu. Onun hikâyesi aslında bir meslek tercihinden çok, devralınmış bir sorumluluk. Çocuk yaşta Kınalıada’da gazete dağıtarak başlayan bu süreç, yıllar içinde gazetenin tüm yükünü omuzlamaya dönüşüyor.

Nezih Bayraktar ile birlikte Jamanak’ı, İstanbul Ermenileri’ni ve kendi hikayesini Ara Koçunyan’dan dinliyoruz.

 

Sizi gazeteciliğe girişiniz nasıl oldu? Sizin açınızdan nasıl başladı Jamanak süreci?

Aslında bu hikâyede “başlangıç” diye bir şey yok. Çünkü ben gazeteciliğe sonradan giren biri değilim; doğrudan içine doğdum. Jamanak’ın kurucusunun dördüncü kuşaktan torunuyum. Gazete bugün yüz on sekiz yaşında ve ben de aşağı yukarı son otuz-otuz beş senesinde aktif olarak içindeyim.

İstanbul’da Ermenice yayımlanan günlük bir gazetenin editörü olmak sizi ilginç durumlarla karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan çok mütevazı imkânlarla çalışıyorsunuz, ama öte yandan çok doğrudan bir temas alanınız var.  Ama bu mesleğe ilk adımlarımın içinde Adalar’ın, özellikle Kınalıada’nın önemli bir yeri var. Ortaokul çağındaydım, o dönem gazetemiz Patrikhane’ye karşı bazı eleştirel yayınlar yapıyordu ve buna karşılık olarak başka bir gazetenin dağıtımı adada organize edilmişti. Yazın kilisede toplanan gençler aracılığıyla rakip gazete evlere ulaştırılıyordu. Bir anlamda kendi okur tabanlarını genişletmeye çalışıyorlardı. Bizim de buna karşı bir hamle yapmamız gerekiyordu ama bunu yapacak kimse yoktu. Sonunda o iş bana düştü.

Her gün Beyoğlu’ndan, Narmanlı Han’dan gazeteleri alıp Kınalıada’ya götürüyor, ev ev dağıtıyordum. Bu, dışarıdan bakınca basit bir dağıtım işi gibi görünebilir ama benim için çok başka bir şeye dönüştü. Aslında adaya yabancı değildim; yazları teyzemlerin yanında kalırdım, Kınalı’ya, Büyükada’ya, Burgaz’a gider gelirdim. Ama gazete dağıtmak bambaşka bir deneyimdi.

Çünkü doğrudan okurla temas etmeye başladım. Gazete bıraktığım insanların çoğu ailemizin tanıdığıydı; dedemin, büyükannemin arkadaşları, ya da arkadaşlarımın ebeveynleri… Her gün kapıyı açıp gazeteyi alırken mutlaka bir şey söylüyorlardı. “Ne güzel oğlum, sen getiriyorsun gazeteyi, yarın da sen çıkaracaksın” gibi cümlelerle karşılanıyordum.

Bir yandan biz bu işe başka bir motivasyonla başlamıştık ama şunu gördüm: İnsanların önemli bir kısmı gazetede yazılan eleştirileri aslında destekliyordu. “Siz olmazsanız kimse yazmaz bunları”, “Deden doğru yapıyor” diyorlardı. Bir anlamda fark etmeden bir kamuoyu yoklaması yapıyormuşum.

Bir anlamda daha çocuk yaşta okurun nabzını tutmuşsunuz…

Evet, ama bunu bilinçli bir “nabız tutma” olarak yapmıyordum. O kendiliğinden oluşan bir şeydi. Fakat çok yoğun bir deneyimdi. Çünkü Kınalıada’da yaptığınızda bu işin kapsamı genişliyor.

İstanbul’da aynı şeyi bir semtte yaparsanız, sınırlı bir çevreyle temas edersiniz. Ama adada durum farklı. Feriköy’den gelen var, Bakırköy’den gelen var, Samatya’dan gelen var, Kadıköy’den gelen var… Hatta Fransa’dan, Amerika’dan, Avustralya’dan yazlığa gelen insanlar var. Ve o dönem dil meselesi de bugünkü kadar kopmamıştı. İnsanlar Ermenice okuyabiliyordu, en azından anlıyordu. Dolayısıyla gazete gerçekten bir bağ kuruyordu.

 

Sizin ilk formasyonunuzu nasıl etkiledi böyle bir süreç? Sonuçta en uzun süredir çıkan gazetelerden birini yayımlayan bir ailenin içine doğuyorsunuz. Bu durum, hayatınızın yönünü nasıl belirledi?

Mükemmel bir çocukluğum oldu ama hiç genç olmadım. Bu cümleyi özellikle kuruyorum çünkü ikisi birlikte geliyor. Çok sevgi dolu bir ortamda büyüdüm. İki dedem, iki büyükannem vardı. İstediğim iki edilmezdi. Şımarık bir çocuktum açıkçası. Ama bir yandan da çok erken yaşta bir sorumluluğun içine girdim.

On sekiz yaşındayken sekse- seksen beş yıllık bir gazeteye başyazı yazıyordum. Şimdi dönüp bakıyorum, dedeme şaşırıyorum. Bugünkü aklımla onun yerinde olsam, on sekiz yaşındaki birine böyle bir sorumluluk vermezdim. Ama o verdi. Ve bu da benim hayatımın yönünü çok erken belirledi.

Büyükannemle dedemin evine gittiğimde bana sürekli küçük metinler yazdırılırdı. “Şu konuda bir şey yaz bakalım” denirdi. Yani bir tür antrenman gibiydi. O yaşlarda bunun ne anlama geldiğini bilmiyorsunuz ama sizi hazırlıyor. Gazeteye de küçük yaşlardan itibaren girip çıkmaya başladım. Yaz tatillerinde matbaada gazete katladığımı hatırlıyorum.

Bizim ailede şöyle bir duygu vardır: Bu ailenin içine doğan herkes, “ya bu gazeteye bir şey olursa?” kaygısını otomatik olarak taşır. Bu çok erken yaşta içinize yerleşir. Bir noktadan sonra şunu düşünmeye başlıyorsunuz:
“Ya bu gazeteye bir şey olursa?” Bu ağır bir duygu. Ve insanı erken büyütüyor. Dolayısıyla o çok güzel çocukluktan, çok hızlı bir şekilde sorumluluğun içine girdim.

Kaç yaşındaydınız genel yayın yönetmeni olduğunuzda?

1996 senesinin Aralık ayında dedem vefat etti. Ama doğrusu, o zamana kadar ben kendime “genel yayın yönetmeni” demiyordum. Çünkü süreç zaten yavaş yavaş oraya evrilmişti. Dedem son bir-iki yıl çalışamaz durumdaydı. Fiilen işi ben yürütüyordum. Arada, dedemi ikame eden üst kuşaktan bir editör vardı, şimdi rahmetli. O da bir süre gazetenin gidişatında daha belirleyici olabileceğini düşündü. Ama dedem, uzaktan da olsa —annemle babamın da gazetede olması sayesinde— çizginin korunmasını sağladı.

Sonra o editör ayrılmak istedi. Açıkçası kendisinden başka kimsenin bu işi yürütemeyeceğini düşünüyordu. Ama bizimkiler hiç tereddüt etmeden “ne zaman istersen gidebilirsin” dediler. O noktada iş tamamen bana kaldı. Ve o geçişin nasıl olduğunu hiç unutmam. Yirmili yaşların başındaydım. Bir yılbaşı gecesiydi, annemle babam bir baloya gittiler. Ben ertesi gün, yani 1 Ocak’tan itibaren gazeteyi tek başıma çıkarmak zorundaydım. Hatta şaka yollu söylüyorum ama, aile içinde maruz kaldığım en büyük “bencillik” oydu belki de. O geceyi tamamen haber yazarak geçirdim. Sabaha kadar çalıştım ve ertesi gün gazete çıktı.

 

Çok gençmişsiniz gerçekten de

Zaten Galatasaray Lisesi’ni bitirmeden önce de tam zamanlı, sigortalı çalışıyordum. Lise yıllarında da gazetecilik hayatımın içindeydi. Okulun Tambur diye çok meşhur bir gazetesi vardı. Normalde yılda birkaç kez, daha çok “pilavdan pilava” çıkan bir yayındı ama bizim dönemde biz bunu değiştirdik. Üç haftada bir gazete çıkarıyorduk.

Çok güçlü bir ekip vardı. Bugün isimlerini duyduğunuz insanlar… Tuna Kiremitçi mesela, Birkan Işın, avukat. Fotoğrafçı Alper Tunga Çatal, Büyükada’da uzun süre yaşamıştır. İlker Öztürk, kendi alanında bilinen bir isim. Rahmetli Kerim Öktem ve Arif Elkin’in oğlu Aliço Güzelbeyoğlu da fotoğraf ekibindeydi.

Gerçekten çok iyi bir ekipti. Ve bizi en çok tatmin eden şey şuydu: Okulda insanlar kantine girdiğinde ya da bir araya geldiğinde herkesin elinde gazete olurdu. Uçak yapıp birbirlerine atmadan okuyor olmaları bizim başarı ölçümüzdü.

Türkiye’de özellikle sonraki dönemlerde bir gazete, Ermeni gazetesi olarak çıkmak sıkıntılı dönemlerden geçmiştir muhakkak. Ama o süreci kesintisiz sürdürmenin formülü ne oldu sizce?

Bağımsız bir gazete olması bu devamlılığın temel nedeni. Bunun yanı sıra da farklı görüşlere de yer veren bir gazete olmayı hedeflemiştir Jamanak.  Ve ilk gününden itibaren de dengeli, çizgisini koruyan bir gazete olmuştur. Biz mesela 1915’te de yayınımızı sürdürebilmişizdir. Zannediyorum iki sayfaya düşmüştü gazete o dönemde, zira 1915’te hayatını kaybedenler arasında Jamanak yazarları da vardı. Öyle bir zamandan sonra bile hazmedilmiş ve yurttaşlık sorumluluklarıyla alt kimlikten kaynaklanan hassasiyetleri birbiriyle çeliştirmeden idame ettirmeyi sürdüren bir gazete olmayı başarmıştır.

Ben bunun bir aile gazetesi olduğunun bu kadar vurgulanmasını da sevmiyorum. Çünkü İstanbul’da yüz on sekiz sene boyunca devam etmek sadece bir ailenin kaprisiyle olacak bir şey değil. Burada toplumsal bir hassasiyetin tezahürü de var. Evlerine gazete götürdüğüm insanların ortak aklının, ortak motivasyonunun; bu gazeteyi her gün evine sokan ya da bu gazeteyi bugünün koşullarında çeşitli elektronik mecralarda izleyen insanların o motivasyonu, o hassasiyeti, ve bütün bunların toplamı gazetenin temel itici gücüdür kuşkusuz.

Burası Türkiye ve bir sürü sıkıntılı dönemden geçiyoruz hep beraber. Siz bir azınlık gazetesi olarak daha dar bir kitleye hitap ediyorsunuz. Bir sıkışmışlık hissediyor musunuz bazen? Devlet, toplum, cemaat arasında bir noktada buluyor musunuz kendinizi?

Bizim bütün sıkıntılarımız İstanbul Ermeni Cemaati’nin içinden kaynaklanan sıkıntılar doğrusunu söylemek gerekirse. İstanbul Ermeni Cemaati’nin içinde zaman zaman depreşen, zaman zaman yükselen, zaman zaman inen, hesapsız, kitapsız, popülizm arayışıyla iş yapmaya yönelen, maceraperest insanların yarattığı türbülanslar vardır. Bu türbülansların içerisinde siz birdenbire kendinizi mesela muhafazakâr yaftası yemiş olarak bulabilirsiniz mesela. Bunlar biraz can sıkıcı durumlardır çünkü siz sonuçta İstanbul Ermeni toplumunun uzun vadeli stabilitesini gözeterek yayın yapan bir kurumsunuz ama birisi karşınıza gelir mesela ve ne bu geleneğe ne de yakın tarihe hiçbir şeye vakıf olmadan bir popülist söylemle size kötülemeye başlar. Üstelik kendine taraftar da bulur.

Yani toplumsal sağduyunun sizi kontrpiyede bıraktığı durumlarda gazeteyi yapmak zordur ama bu bir azınlık gazetesidir sonuçta. Popülizme kaçmadan idame ettirilmesi gereken bir kurumdur. Yani bugün İstanbul Ermeni toplumunun içerisinde azınlığın içerisinde çoğunluk olmaya yönelik bir anlamsız nüfus mücadelesi var. Bu Cumhuriyet tarihi boyunca çok sık olmuştur.

Örneğin, çeşitli dönemlerde patrikler gazeteye ilan ambargosu uygulatmışlardır. Gazetenin sesinin kısılmasına yönelik şeyler yapmışlardır ama dediğim gibi yani kararlılıkla ve özveriyle bu badireler atlatılmıştır. Yani bu yüz on sekiz sene kesintisiz yayın yapmak yoksa mümkün olmazdı.  Ama yine de fazla dramatize edilmesine gerek yok. Dediğim gibi bu işin içindeyiz ve böyle bir gerçeklik ile ilerlemeye çalışıyoruz.

Adalar… sizin hikâyenizde de çok önemli bir yer tutuyor. Gazete açısından baktığımızda da yüz on sekiz yıllık bir arşivden bahsediyoruz. Bu arşivin içinde Adalar’ın, özellikle de Kınalıada’nın çok büyük bir yeri olsa gerek. Bütün bunları bir araya getirerek, İstanbul Ermeni toplumu açısından Adalar’ı anlatır mısınız?

Adalar, özellikle azınlıklar için çok önemli bir yaşam alanı. Ama bunun romantik bir anlatının ötesinde, çok somut sebepleri var.

Aslında Adalar dediğimiz şey, sadece bir coğrafya değil, bir yaşam biçimi. Ve bu yaşam biçimi, özellikle azınlıklar açısından İstanbul’un genelinden biraz daha farklı işleyen bir mekanizma üretmiş. Ermeniler açısından Kınalıada’nın yeri çok özel çünkü Kınalıada’da Ermeni Apostolik Kilisesi var. Diğer adalarda Rum kiliseleri var, Büyükada’da Ermeni Katolik kilisesi var ama Apostolik kilise sadece Kınalı’da. Bu bile başlı başına bir merkez olma durumu yaratıyor.

Bir de bunun ötesinde, Adalar, İstanbul’un geleneksel yaşam biçiminin sürdürülebildiği nadir yerlerden biri, özellikle azınlıklar açısından. Çünkü azınlıklar, bu kentin sosyal ve kültürel alışkanlıklarını daha uzun süre muhafaza edebilmiş topluluklar.

1800’lerin sonu, 1900’lerin başında İstanbul’da Müslüman ailelerin plaj kültürü yoktu. Yani denize girme, plaj kıyafetiyle kamusal alanda bulunma gibi bir durum söz konusu değildi. Ama Hristiyanlar ve Museviler için bu daha mümkündü. Dolayısıyla Adalar, doğal olarak bir sayfiye alanına dönüştü.

Adaya gelen Ermeni aileleri düşündüğünüzde de, bunların çoğu orta sınıftı. Ailenin erkeği çalışıyor kadınlar ise çoğunlukla evde olurdu. Yaz geldiğinde aileyi bir yere göndermek ama aynı zamanda erkeğin de çalışmaya devam etmesi gerekiyordu. Dolayısıyla Adalar bu açıdan çok pratik bir çözüm oldu. Erkek her gün işe gidip gelebiliyor, aile ise şehirden uzaklaşmış, daha ferah, daha güvenli bir ortamda yazı geçirebiliyordu.

Öte yandan bunun bir de sosyal boyutu var. Azınlık toplulukları, geniş toplumla çok yoğun temas kurmaz. Yani bir zorunluluk olmadığı sürece, kendi çevreleri içinde yaşarlar. Bu bir tercih mi, bir zorunluluk mu… ayrı tartışma konusu. Ama gerçek bu. Dolayısıyla Adalar, bu toplulukların bir araya geldiği, birbirini gördüğü, temas ettiği bir alan haline geldi.

Siz bir yandan bu yapının içindesiniz ama bir yandan da eleştirel bir mesafeden bakıyorsunuz gibi…

Tabii, çünkü ben o yapının hem içindeyim hem de dışındayım. Mesela şunu çok net söyleyebilirim: Ben Kınalıada’yı hiç sevmedim. Sebebi çok basit. Ben hareketli bir ortamda büyüdüm. Her gün Kadıköy’den vapura binip Beyoğlu’na gidiyorum, Galatasaray’da okuyorum. Orada bir hayat var. Arkadaşlar, kahveler, pasajlar, sohbetler… Şimdi siz bu hayatın içinden çıkıp Kınalıada’ya gidiyorsunuz. Ve orada ne var? Bir pastane, bir iki oturulacak yer, birkaç mekân… sınırlı bir dünya.

Ben yazı yazan bir insanım. Kahvede oturup çalışan biriyim. Kınalıada’da bu mümkün değil. Ama bu tamamen kişisel bir şey. Çünkü bir yandan da şunu kabul etmek gerekiyor: Adalar, özellikle yaz aylarında insanlar için başka bir anlam taşıyor.

 

Nasıl bir anlam?

Kaçış. Ama bu romantik bir kaçış değil. Daha çok gündelik hayatın yükünden kaçış. Bakın, insanlar şehirde yaşarken sürekli bir kimlik yükü taşırlar. Etnik kimlik, dini kimlik, sınıfsal kimlik… Bunların hepsi gündelik hayatın içinde sürekli devrededir. Ama adaya gittiğinizde bu yük biraz hafifler. Çünkü insanlar oraya “kim olduklarını” göstermek için değil, biraz da kim olduklarını unutmak için giderler. Bu yüzden ben Adalar’daki “birlikte yaşam” meselesini biraz farklı okurum. Bu, ideolojik bir birlikte yaşam değil. Daha çok gündelik hayatın sadeleşmesiyle ortaya çıkan bir durum.

 

Yani biraz da “doğal” bir birlikte yaşam diyorsunuz…

Evet, hatta olması gereken belki de bu çünkü biz burada, şehirde, birçok şeyi gereğinden fazla büyütüyoruz. Kimlikler üzerinden, ideolojiler üzerinden… Halbuki hayatın kendisi o kadar karmaşık değil. Adada insanlar birlikte denize giriyor, birlikte oturuyor, birlikte yemek yiyor. Ve kimse kimsenin kimliğini sorgulamıyor.

Gazeteye dönersek… Jamanak bugün nasıl bir içerik dengesi kuruyor? Türkiye gündemi mi, cemaat meseleleri mi ön plana çıkıyor?

Şimdi burada çok net bir tercih yaptık biz. Eskiden, özellikle akşam gazetesi olmanın da etkisiyle, sabah gazetelerinde çıkan haberlerin bir tür çevirisini yapardık ama artık bunun bir anlamı yok. çünkü herkes her şeye anında ulaşıyor. Dolayısıyla bizim önceliğimiz şu: Jamanak’ta okuyacağınız şeyi başka yerde bulamamalısınız. Bu ne demek? Öncelikle İstanbul Ermeni toplumunun meseleleri. Ama burada da bir ayrım var. Sadece tören haberleri, etkinlikler, kutlamalar… bunlar var evet ama bizim esas ilgilendiğimiz alan bu değil. Biz daha çok vakıfların durumu, devletle ilişkiler, mal varlıkları, cemaat içi tartışmalar ve bu sorunların çözümü için yürütülen temaslar gibi sadece bizim sayfalarımızda bulabileceğiniz konulara yoğunlaşıyoruz.

Tabii biz kendi varlığımız itibariyle Türkiye-Ermenistan ilişkilerini, Türk-Ermeni ilişkilerini çok mercek altında tutuyoruz. Ermenistan’ın bölgesel pozisyonunu belirleyebilecek şeyleri, gelişmeleri de aktarıyoruz.  Onun ötesinde Ermenistan’ın dünyadaki Ermeniler için şöyle bir anlamı var. Dünyada Ermeniler yaşadıkları her yerde, aşağı yukarı dini azınlık kimliğindeler. Ermeni kültürünün dünyada idame ettirilebilmesi için bugünün dünyasının koşullarında sadece bir Ermeni Ulus devletinin dünya üzerinde var olmasıyla mümkün kılınabilecek bazı güvencelere bağlı. Dolayısıyla Ermenistan bu açıdan bizim için önemli. Ermenistan’ın tiyatrosu, edebiyatı, sineması vs. bu kültürel boyutu Ermenistan’ı tabii bütün Ermeniler için önemli kılan yani kültürüne şey yapan kimliğinin içerisinde kültürünün nasıl bir yer tuttuğunun bilincinde olan şeyler için çok önemli.

Gazetenin içeriğinde onun dışında tabi dünyanın başka yerlerinde diaspora dediğimiz kitlenin haberleri var. Çünkü bu diasporanın içerisinde bir Türkiye’den göç etmiş olan Ermeniler’in sayısı çok yüksek. Onların içinde bazıları hâlâ işte doğum yerleriyle ilişkilerini idame ettirirler.

Ama mesela şunu söyleyeyim: politikacılar bugün ne demiş, bu bizim için otomatik olarak manşet değildir. Eskiden öyleydi. Dedem döneminde mesela, siyasetçiler ne demişse manşetti. Ama bugün bütün dünyada medya çok değişti, holdingleşti ve kendi çıkarlarına göre pozisyon alıyor. Benim böyle bir düzenin parçası olmaya ihtiyacım yok.

 

Gençlerle bağ kurmakta zorlandığınızı söylediniz… Bunu biraz daha açar mısınız? Sorun sadece dil mi, yoksa daha geniş bir kopuş mu var?

Dil, buzdağının sadece görünen kısmı. Yani evet, Ermenice meselesi çok ciddi bir problem. Ama asıl mesele, dilin ötesinde bir kopuş. Çünkü dil dediğiniz şey, bir kültürün taşıyıcısıdır. Dil zayıflıyorsa, aslında o kültürü taşıyan bütün damarlar zayıflıyordur.

Şimdi çok somut bir şey söyleyeyim: Bugün İstanbul’daki Ermeni okullarında Ermenice öğretmenliği yapan insanların bir kısmı, bu dili ortalamanın üzerinde kullanabilecek durumda değil. Bu çok ağır bir şey. Çünkü siz o dili öğretecek kişiyi kaybettiğiniz anda, o dili yaşatacak zemini de kaybediyorsunuz.

Eskiden okullardan öğrenci grupları gelirdi gazeteye. Ben özellikle bir alan yaratmıştım bunun için. Hatta bilinçli olarak, odayı bir sınıf gibi değil de bir “zanaat alanı” gibi düzenlemiştim. Anneannemin eski dikiş makinesini masa olarak kullanıyordum. Çocuklar gelsin, sadece gazeteyi görmesinler, bir üretim sürecini, bir emeği hissetsinler istiyordum ama artık gelmiyorlar. Neden gelmiyorlar biliyor musunuz? Çünkü öğretmenler çocukları buraya getirdikleri zaman kendi eksiklikleri görünür hâle geliyor. Çocuk soru soracak, öğretmen cevap veremeyecek. Bu yüzden getirmemeyi tercih ediyorlar. Bu çok acı bir şey. Çünkü mesele sadece gençlerin ilgisizliği değil. Mesele, onlara aktarılacak şeyin artık yeterince güçlü olmaması.

 

Peki bu durumda… sizden sonra ne olacak? Bu çok erken bir soru belki ama…

Erken değil aslında. Çok net. Ne yazık ki bilincindeyim, bu kurumu ben tasfiye edeceğim, onu biliyorum. Hayatımın dramı olacak belki ama bu kurumu ben tasfiye edeceğim. Başka çarem yok.

Bakın, bunu dramatik bir şey olarak söylemiyorum. Bu bir öfke ya da isyan cümlesi değil. Bu, içinde bulunduğumuz durumun mantıksal sonucu. Çünkü bu işin sürdürülebilmesi için üç şey gerekir: İnsan kaynağı, dil ve kurumsal devamlılık. Bu üçü de şu anda ciddi şekilde aşınmış durumda. Benim işi devredeceğim bir çocuğum yok ama bu mesele “çocuğum var mı yok mu” meselesi de değil. Yani burada üç tane, gerçekten bu işi taşıyabilecek, dili bilen, sorumluluk alabilecek genç olsa gönül rahatlığıyla devredersiniz ama maalesef bayrağı devredecek kimse yok.

Ve mesele sadece bireysel bir eksiklik değil. Bu, yapısal bir durum. İstanbul’daki Ermeni toplumunun bugünkü haliyle bu gazeteyi taşıyabilecek bir zemin üretmesi çok zor. Çünkü toplumun kendisi değişiyor. Gençler yurt dışına gidiyor. Dil kopuyor, kurumlar zayıflıyor. Bu şartlar altında siz istediğiniz kadar idealist olun, bir yere kadar gidebilirsiniz. Ha bu gazeteyi buradan başka bir yere götürürseniz bir geleceği olabilir ama doğrusunu isterseniz İstanbul dışında bir anlam görmüyorum ben Jamanak için.

 

Ama buna rağmen hâlâ devam ediyorsunuz. Sizi hala tutan ne?

Bizi şu anda bu işi yapmaya motive tutan tek şey, İstanbul’un dışındaki Ermeniler’den bu gazetenin gördüğü büyük teveccüh. Bunu özellikle vurguluyorum. Çünkü İstanbul’daki yapı, dediğim gibi, çok köhneleşmiş durumda. İlişkilerden tutun kaynak paylaşımına kadar ortalamanın üzerine çıkmaya çalışan her şeyi aşağıya çekmeye çalışan bir refleks var. Ama İstanbul’un dışında bambaşka bir şey söz konusu; diasporadaki insanlar, hâlâ İstanbul’a çok güçlü bir bağ hissediyor. Çünkü İstanbul onlar için bir hala hafıza mekânı, bir kültürel merkez, bir tür referans noktası. Ve o insanlar Jamanak’ı okuyorlar.

WhatsApp’tan, mailden, sosyal medyadan bize mesajlar gönderiyorlar: “Bu yazı çok önemliydi”, “Devam edin”, “Biz buradan sizi takip ediyoruz” diye. Bu geri dönüşler benim için çok önemli çünkü o noktada yaptığınız işin sadece burada, bu dar çevrede kalmadığını, daha geniş bir dünyaya dokunduğunu görüyorsunuz. Beni ayakta tutan tek şey bu.


Bir de dedenize verdiğiniz söz herhalde…Onunla ilgili bir anınız vardı isterseniz öyle bitirelim

Evet… o an benim hayatım açısından çok belirleyici oldu aslında.  Daha yeni büyüyorum. Dedemle birlikte yürümek benim için çok özel bir şeydi. Onu çok severdim, o da benimle konuşmayı severdi, şakalaşırdı. Bir gün yine Kadıköy’de vapurdan indik, iskelede meydandan yürüyoruz. Dedem çok sessiz. Ben de ona “Hiç keyfin yok bugün” dedim. Dedem “Boşver” dedi.  Neyin var diye sordum yine aynı cevabı verdi.

Biraz daha yürüdük; hem endişeleniyordum hem de ne diyeceğimi bulmaya çalışıyordum.  Ben “Gardını düşürme, sen sarsılırsan sonuçta gazete de sarsılır,” deyince döndü bana baktı kafasını çevirip, “Bana bir şey olursa sen varsın nasılsa” dedi. İşte beni o günden beri burada tutan diğer neden de bu oldu.


Yayınlanma Tarihi: 09 Nisan 2026  /  Son Güncellenme: 09 Nisan 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.