
Mart ayı geldi mi Büyükada’nın rengi değişir, malum. Kışın matlığı usul usul çekilir, yokuşların, bahçe duvarlarının, eski köşklerin arkasında birdenbire sarı bir hare belirir. Mimoza, her yıl olduğu gibi, yalnızca baharı değil, aynı zamanda adanın kendi iç hafızasını da beraberinde getirir. Bu yüzden, temellerini sevgili Eva Kent ve Işıl Sayın ile ile birlikte Adalar Müzesi’nde, Adalar Belediyesi’nin de desteği ile attığımız ve bu yıl Adalar Mimoza Festivali adıyla, hep hayal ettiğimiz gibi kapsamı harika bir şekilde genişleyerek tüm adalara yayılan coşkuyu salt bir mevsim şenliği ya da bir çiçek festivali olarak düşünmek eksik kalır. Mimoza burada artık çoktan botanik bir varlık olmanın ötesine geçmiştir; bir buluşma, bir çağrışım, bir kültürel işaret, hatta bir hafıza biçimi haline gelmiştir. Adalar Belediyesi başta olmak üzere, festivale katılan tüm paydaşlara, destekçilere ve ziyaretçilere buradan teşekkürlerimi gönderiyorum. Umarım bu festivalin esbab-ı mucibesinin gezi ve eğlencenin çok ötesinde olduğunu herkes bir nebze de olsa kavrayabiliyordur artık.

Geçen yıl Mart sayımızda mimoza üzerine uzun uzadıya yazmıştım, o yüzden aynı bilgileri yinelemeyeceğim. Ancak tekrar hatırlatmakt fayda var: 20. yüzyılın ortalarından itibaren özellikle İtalya’da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün sembolü haline gelmesi de tesadüf değil. Savaş sonrası kadın hareketleri tarafından sahiplenilen mimoza, kısa sürede kadınlara armağan edilen bir dayanışma çiçeğine dönüşür; canlı sarısıyla umudu, direnci ve yeniden başlamayı simgeler.
Adalar’ın artık endemiklemiş bitkisi mimozaya İstanbul’un kültür tarihinden baktığımızda en etkileyici görünümlerinden biri bir tabloda karşımıza çıkar. 1906 yılında Osman Hamdi Bey, eşi Naile Hanım’ın bir portresini yapar. Bugün çoğumuzun Mimozalı Kadın adıyla bildiği bu resim, yalnızca Osman Hamdi Bey’in eserleri arasında değil, geç Osmanlı görsel kültürü içinde de özel bir yere sahiptir. Çünkü burada mimoza yalnızca bir çiçek olarak değil, bir ruh hali, bir kadınlık imgesi ve belki de bir çağ dönüşümünün simgesi olarak belirir.
Naile Hanım aslında Fransa doğumlu Marie Palyart’dır. Genç yaşta Osman Hamdi Bey ile evlenerek Osmanlı dünyasına katılır; Müslüman olduktan sonra Naile adını alır. Bu evlilik, Osmanlı’nın son döneminde giderek daha kozmopolit bir karakter kazanan seçkin çevrelerin küçük ama anlamlı örneklerinden biridir. Osman Hamdi Bey’in Paris yılları, Avrupa sanat çevreleriyle kurduğu yakın ilişki, akademik resim eğitimi, İstanbul’a döndükten sonra üstlendiği kültürel roller düşünüldüğünde, Naile Hanım’ın hayatı da ister istemez bu büyük entelektüel dünyanın sessiz ama merkezî figürlerinden biri haline gelir.
Osman Hamdi Bey’i bugün ressam, arkeolog, müzeci, kültür kurucusu olarak hatırlıyoruz. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kuruluşu, Sayda lahitlerinin keşfi, arkeolojinin kurumsallaşmasındaki rolü, resim sanatında açtığı yol… Bütün bunlar onun kamusal yüzünü oluşturur. Ama bu kamusal yüzün ardında, daha özel ve daha sessiz bir hayat da vardır: aile hayatı. Naile Hanım işte bu alanın tam ortasındadır. Çiftin üç çocuğu olur: Leyla, Edhem ve Nazlı. Ailenin yaşamı zaman zaman İstanbul’da, zaman zaman da Eskihisar’daki evde geçer. Ne var ki Naile Hanım hakkında elimizde çok fazla belge bulunmuyor. Adı, daha çok aile fotoğraflarında, birkaç kayıtta ve en çok da Osman Hamdi Bey’in resimlerinde çıkıyor karşımıza.

Osman Hamdi Bey
Bu sessizlik, aslında Osmanlı seçkin kadınlarının tarih içindeki görünürlüğü hakkında çok şey söylee. Nitekim, erkekler unvanları, görevleri, eserleri ve kurumlarıyla kayda geçerken, kadınlar çoğu zaman evlerin içinde, mektuplarda, albümlerde, anılarda ve portrelerde varlıklarını sürdürürler. Tarihin kenarına not düşülmüş gibi görünen bu kadınlar, çoğu zaman o tarihin duygusal, estetik ve kültürel zeminini kuran kişilerdir.
Mimozalı Kadın tam da bu nedenle önemlidir. Osman Hamdi Bey’in pek çok resminde gördüğümüz mimari ayrıntılar, tarihsel göndermeler, bezemeler, yazıtlar ve sahnelenmiş mekânlar burada yoktur. Bu tabloda arka plan, neredeyse bütünüyle sadeleştirilmiştir. Koyu, derin, neredeyse kadifemsi bir kırmızı fonun önünde Naile Hanım oturur; elinde parlak sarı mimozalar vardır. Resim, ilk bakışta çok az şey anlatıyor gibi görünür ama tam da bu sadelik yüzünden daha yoğun, daha içe dönük, daha mahrem bir etki yaratır.
Osman Hamdi Bey’in diğer tablolarında figürler çoğu zaman bir anlatının parçasıdır; burada ise figür, bizzat resmin konusu haline gelir. Anlatı geri çekilmiş, kişi öne çıkmıştır. Bu yüzden Mimozalı Kadın, yalnızca bir eş portresi değil, Osman Hamdi Bey’in resim anlayışında da dikkat çekici bir sapma gibi okunabilir. Doğu’yu sahneleyen, nesnelerle dolu, teatral kompozisyonların ressamı burada yalnızca bir kadına, onun bakışına ve elindeki bir çiçeğe yönelmiştir. İlginçtir ki Mimozalı Kadın’ın yapıldığı yıl, Osman Hamdi Bey’in en ünlü tablolarından biri olan Kaplumbağa Terbiyecisinin de tarihidir. Birinde ağır bir tarihsel alegori kuran ressam, diğerinde neredeyse hiçbir dekor kullanmadan yalnızca bir kadın ve bir çiçekle baş başa kalır. Naile Hanım’ın elinde tuttuğu dal, resimde hafif çapraz bir çizgi oluşturur ve bu çizgi izleyicinin gözünü doğrudan yüzüne yönlendirir. Sarı çiçeklerin parlaklığı, kırmızı fon ve giysinin daha ağır tonları içinde neredeyse ışık gibi öne çıkar. Böylece resimde görsel bir üçgen oluşur: yüz, el ve çiçek. Osman Hamdi Bey’in kompozisyonlarında nesnelerin bu şekilde yönlendirici bir rol oynaması sık görülür fakat burada nesnelerin sayısı en aza indirildiği için mimoza dalı resmin anlamını taşıyan başlıca unsur haline gelir.

Osman Hamdi Bey’in eşi Naile Hanım
Dergimizin bu ayki kapağını süsleyen mimozanın resme kattığı anlamı bugün ister istemez farklı bir gözle okuyoruz. Kadınlar Günü ile kurduğu çağrışım yüzünden değil yalnızca; aynı zamanda bu çiçeğin taşıdığı ikili anlam yüzünden: kırılganlık ve direnç. Naile Hanım burada ne tamamen kırılgan bir figür, ne de bir idealleştirme nesnesidir. Daha çok, içine kapanık ama sağlam duran, zarafeti kuvvetle birlikte taşıyan bir kadın olarak görünür. Çiçeğin sarısı, giysinin ve fonun daha ağır tonları içinde adeta kendi başına parlar. Bu parlaklık yalnızca estetik bir seçim değil, kişiliğe dair bir ipucu gibi de okunabilir. Üstelik sanat tarihçileri Osman Hamdi Bey’in resimlerinde sık sık yakın çevresindeki insanları model olarak kullandığını belirtir. Kızının kimi resimlerinde model olarak yer aldığı bilinir. Bu bilgi, Mimozalı Kadını daha da özel kılar. Çünkü bu tabloyu yalnızca bir kadın portresi olarak değil, sanatçının en yakınındaki kişiye bakışının da bir belgesi olarak okumamıza imkân verir. Burada model ile hayat arkadaşı, temsil ile yakınlık, resim ile gündelik hayat birbirine yaklaşır.
Eskihisar’da bir hayat
Naile Hanım’ın varlığını biraz daha hissedebilmek için Osman Hamdi Bey’in Eskihisar’daki evini düşünmek gerekir. Bugün müze olarak ziyaret edilebilen bu ev, yalnızca bir çalışma mekânı değildir; aynı zamanda aile hayatının aktığı, çocukların büyüdüğü, bahçelerin bakıldığı, mevsimlerin izlendiği, mimozaların çerçevelediği bir yerdir. Deniz kıyısında, bahçeler içinde yer alan bu ev, Osman Hamdi Bey’in hayatındaki doğa duygusunu da başka bir ölçekte görünür kılar. Resimleri çoğu zaman iç mekânlarda geçse de, gerçek hayatında bahçeler, ağaçlar, bitkiler, ışık ve mevsimler önemlidir.

Osman Hamdi Bey’in Eskihisar’daki evi, bugün müze olarak ziyaret edilebiliyor.
Bu yüzden Naile Hanım’ın elindeki mimoza dalı yalnızca sembolik bir seçim değil, aynı zamanda yaşanmış dünyanın içinden gelen bir ayrıntı gibi de düşünülebilir. Bir ressamın hayatında doğa bazen manzara olarak, bazen de yalnızca elde tutulan bir dal, pencere kenarındaki bir saksı ya da masa üzerindeki bir çiçek olarak resme sızar. Mimozalı Kadında da biraz böyle olur. Resmin en sessiz öğesi, aynı zamanda en güçlü olanıdır.
Naile Hanım’ın portresinden yola çıktığımızda kendimizi yalnızca Osman Hamdi Bey’in özel dünyasında değil, Osmanlı’nın en dikkat çekici aile hikâyelerinden birinde buluruz. Osman Hamdi Bey’in babası İbrahim Edhem Paşa, imparatorluğun modernleşme tarihinin en sıra dışı figürlerinden biridir. Sakız Adası’ndan küçük yaşta İstanbul’a getirilen bir çocuğun eğitim için Paris’e gönderilmesi, mühendislik okuması ve daha sonra sadrazamlığa kadar yükselmesi başlı başına roman gibi bir hikâyedir. Bu hayat çizgisi, aileye de belirli bir yön verir: Batı ile temas, bilim ve kültüre açıklık, eğitim, devlet hizmeti ve aynı zamanda güçlü bir temsil yeteneği.
Ailenin sonraki kuşaklarında da bu çizgi sürer. Osman Hamdi Bey’in kardeşi Halil Edhem, arkeoloji ve müzecilik alanında önemli roller üstlenir. Yani karşımızda yalnızca bir devlet ailesi değil, aynı zamanda kültür üreten, arşiv kuran, miras devreden bir entelektüel aile vardır. Bu hat daha sonra mimarlığa da uzanacaktır.
Bu geniş aile ağının sonraki kuşaklarında karşımıza Sedad Hakkı Eldem çıkar. Cumhuriyet dönemi mimarlığının en önemli isimlerinden biri olan Eldem, geleneksel Osmanlı sivil mimarisini modern bir yorumla yeniden ele alan tasarımlarıyla tanınır. Hikâyenin bizim için önemli tarafı ise şudur: Büyükada’daki Fethi Okyar Köşkü’nün mimarı da Sedad Hakkı Eldem’dir. Böylece Osman Hamdi Bey’in dünyası, yalnızca müze ve resim üzerinden değil, mimarlık ve ada hayatı üzerinden de bize geri döner. Üstelik bu geri dönüş, bir başka kadın figürü öne çıkarır: Galibe (Eldem) Okyar.

Galibe (Eldem) Okyar
Fethi Okyar’ın eşi Galibe Hanım, Sedad Hakkı Eldem’in kız kardeşidir. Bu bilgi ilk bakışta yalnızca aile ağacına ait bir ayrıntı gibi görünebilir; oysa tam burada, sanat, mimarlık, siyaset, aile ve ada hayatı birbirine bağlanır. Büyükada’daki köşk yalnızca bir devlet adamının yazlık evi olarak kalmaz; bir aile çevresinin, bir zevkin, bir yaşam tarzının ve bir kültürel hafızanın mekânıdır. Köşkün bulunduğu arazinin adanın en güzel mimoza ağalarına ev sahipliği yaptığı, önemli bir kısmının ise geçmişte üzüm bağı olarak kullanıldığı, Aya Yorgi’ye üzümlerin burada gittiği bilinir. Tüm bunlar bize Büyükada’nın eski peyzajını yeniden hatırlatır. Ada yalnızca yazlık köşklerden ibaret değildir; bağlar, bahçeler, meyve ağaçları, teraslar, çardaklar, duvarlar, mutfak bahçeleri ve yaz sofralarıyla örülü bir hayat sunar. güzel 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında Adalar’daki Levanten, Rum, Ermeni ve Osmanlı ailelerinin bahçe kültürü, yalnızca estetik değil, aynı zamanda yaşama biçimiyle ilgilidir. Evler çoğu zaman bahçe ile tamamlanır, bahçe de evin uzantısı gibi yaşanır.

Büyükada’daki Fethi Okyar Köşkü | Sedad Hakkı Eldem
Galibe Okyar’ın özellikle üzüm yetiştirmeye ve bahçeyle ilgilenmeye meraklı olduğu bilinir. Bu ayrıntı, onu bir devlet adamının eşi olmaktan çıkarıp daha somut, daha dokunulabilir bir hayata yerleştirir. Onun hikâyesi bir bahçede, asmada, gölgede, toprakta karşılık bulur. Büyükada’da kadınların tarihini yazmak istesek, bunu yalnızca belgelerle değil, bahçeler üzerinden de yapmak gerekir. Çünkü çoğu kadın tam da orada görünür olur: düzenlediği sofrada, yetiştirdiği çiçekte, koruduğu bağda, yaşattığı evde. Büyükada’daki köşk, aynı zamanda Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan bir aile hikâyesinin mekânıdır.
Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminde Büyükada’nın sosyal hayatı yalnızca köşklerin salonlarına tıkılı kalmaz, bahçelerinde de kurulur. Yaz aylarında bir araya gelen aileler arasında müzik yapılır, edebiyat konuşulur, siyaset tartışılır, çocuklar ağaçların arasında oynar, uzun öğleden sonraları akşam sofralarına uzanır. Bu hayatın görkemi çoğu zaman erkeklerin adıyla kayda geçer ama gündelik ritmini belirleyen, ev içi kültürü taşıyan, ilişkileri sürdüren, mevsimleri ve misafirliği örgütleyenler çoğu kez kadınlardır.
Bu açıdan bakıldığında Naile Hanım ile Galibe Hanım arasında yalnızca şiirsel bir yakınlık söz konusu değildir. İkisi de aynı kültürel dünyanın farklı sahnelerinde karşımıza çıkan iki kadın figürüdür. Biri bir tabloda, diğeri bir bahçede belirir. Biri elinde mimoza taşır, diğeri asmalar ve bitkiler arasında anılır. Her ikisi de tarihin merkezinde değilmiş gibi görünür ama aslında o merkezin duygusunu, estetiğini ve sürekliliğini kuran kişilerdir.
Bu tür kadınlara Osmanlı dünyasında sıklıkla rastlıyoruz. Ahmed Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım bugün kendi başına önemli bir yazar olarak hatırlansa da, onun yetiştiği ev içi entelektüel ortam da başlı başına bir kadın emeğinin ürünüdür. Leyla Saz, saray hayatını ve kadınların gündelik dünyasını yazıya geçirerek görünmeyeni görünür kılmıştır. Nigar Hanım, şiirleri kadar kurduğu edebî çevreyle de önemlidir. Kadınlar yalnızca metinlerin konusu değil, kültürel hayatın taşıyıcılarıdır. Fakat çoğu zaman, tam da bu taşıyıcılık gündelik ve “doğal” kabul edildiği için görünmezleşir.
Naile Hanım’ın elindeki mimoza dalı ile Galibe Okyar’ın Büyükada’daki bağı ve bahçeleri arasında da bu yüzden beklenmedik ama güçlü bir akrabalık vardır. Birinde bir kadın bir çiçeği tutar; diğerinde bir kadın bir bahçeyi büyütür. Biri resim yoluyla hafızaya geçer, diğeri mekân yoluyla. Üstelik Galibe Hanım’ın yalnızca bahçeyle değil, aile arşivinin korunmasıyla da ilişkilendirildiğini düşündüğümüzde bu bağ daha da anlamlı hale gelir. Mektupların, fotoğrafların, belgelerin korunması da tıpkı bir bahçenin bakımı gibi, süreklilik isteyen bir iştir. Hafıza da biraz böyledir zaten: sulanmazsa kurur, bakılmazsa dağılır, korunmazsa yok olur.
Biraz da gerçekler: Mimozamı koparma!
Bütün bu romantik, nostaljik mimoza kokulu hikayeler güzel de, bir de işin son derece hazin ve gerçek yüzü var! Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı çoğu zaman haklı bir gurur kaynağı olarak hatırlatılır bize. Kadınlar 1930’da belediye seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise genel seçimlerde oy kullanma ve aday olma hakkını kazandı; bu tarih birçok Avrupa ülkesinden oldukça erken. Örneğin İsviçre’de kadınlara federal düzeyde oy hakkı ancak 1971’de tanındı; daha da dikkat çekici olanı, Appenzell Innerrhoden kantonunda kadınların kantonal seçimlerde oy kullanabilmesi ancak 1990 yılında, Federal Mahkeme’nin kararıyla mümkün oldu. İlk bakışta bu kronoloji Türkiye’nin kadın hakları konusunda ne kadar erken adım attığını düşündürse de güncel veriler bu hikâyeye daha karmaşık bir tablo ekliyor. Türkiye’de son beş yıl içinde bin altı yüzden fazla kadın cinayeti işlendi; yalnızca 2024 yılında öldürülen kadın sayısı üç yüz doksa dört. Aynı dönemde güvenlik birimlerine yansıyan ve çoğunluğu kız olan çocuk cinsel istismarı vakaları her yıl on binlerle ifade ediliyor; örneğin 2024’te polise yansıyan cinsel suç mağduru çocuk sayısı yaklaşık yirmi altı bin civarındaydı. Bu sayıların yalnızca kayıt altına alınabilen vakaları gösterdiği de unutmayalım, bir de hiç duyamadığımız feryatlar var. Buna karşılık kadınlara oy hakkını Türkiye’den onlarca yıl sonra tanımış olan İsviçre’de toplam cinayet sayısı yılda yaklaşık kırk-elli civarında seyrederken kadın cinayetleri çoğu yıl birkaç düzine ile sınırlı kalıyor. Nüfusa göre hesaplandığında Türkiye’de kadınların partner ya da aile içi şiddet sonucu öldürülme oranı Batı Avrupa ortalamasının yaklaşık iki katına yaklaşıyor.
Avrupa’da kadınlara yönelik şiddetle mücadelede en dikkat çekici dönüşümlerden biri ise İspanya. 2004 yılında kabul edilen Ley Orgánica de Medidas de Protección Integral contra la Violencia de Género (Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet Yasası) adlı kapsamlı yasa, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti yalnızca ceza hukuku meselesi olarak değil, aynı zamanda sosyal politika, yargı ve güvenlik kurumlarının birlikte ele alması gereken bir sorun olarak tanımladı. Bu yasa ile özel mahkemeler kuruldu, hızlı koruma kararları ve elektronik takip sistemleri getirildi, mağdurlar için barınma ve destek mekanizmaları oluşturuldu. Sonuç olarak nüfusu Türkiye’de çok da az olmayan İspanya’da kadın cinayetlerinin sayısı uzun süredir yılda yaklaşık kırk ile altmış arasında seyrediyor; 2024’te partner şiddeti kapsamında kaydedilen kadın cinayeti sayısı kırk sekizdi.
Kadınlara yönelik şiddetle mücadelede uluslararası en önemli belgelerden biri olan İstanbul Sözleşmesi (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi) tam da bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ve 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan sözleşme, kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması, faillerin cezalandırılması ve devlet politikalarının koordine edilmesi ilkelerine üzerine kurulmuş kapsamlı bir çerçeve sunuyordu. Türkiye sözleşmeyi ilk imzalayan ve 2012’de ilk onaylayan ülke oldu; ancak 20 Mart 2021’de sözleşmeden çekildi. 2025 itibariyle Türkiye hariç otuz yedi ülke sözleşmeye taraf olmaya devam ediyor. İstanbul’da başlayan ama İstanbul’da bitmeyen bir süreç…

Belki de bu yüzden mimoza, bütün bu tezatlıkların ortasında yeniden anlam kazanıyor. Narin görünüşlü ama dirayetli mimoza doğru bakıldığında fışkırır, dalından koparıldığında ise hızla solup içine kapanır, sonra da bir daha açmamak üzere küser demiştik ya. Boşuna kadınlar günü sembolü olmamış belli ki: korunduğunda, desteklendiğinde ve kök salmasına izin verildiğinde olağanüstü bir güçle yeniden filizlenen kız çocuğu ya da kadın, kırıldığında, susturulduğunda ya da yalnız bırakıldığında toplumun bütün renkleri de onunla birlikte solmuyor mu?
“Mimozama Dokunma!” sloganları boşuna atmıyoruz bunca yıldır. Bir düşünsün isterim, özellikle de iki sosyal medya fotosu uğruna dalından mimozayı koparmaya yeltenenler, kime, neye dokunduğunu…
Yayınlanma Tarihi: 08 Mart 2026 / Son Güncellenme: 08 Mart 2026
Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.
Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.