Paylaş
Tüm Sayılar      2024      Sayı 227 – Mayıs 2024      Heybeliada’nın Zaman Satan Dükkanları : Heybeli ve Halki Sahafları

Heybeliada’nın Zaman Satan Dükkanları : Heybeli ve Halki Sahafları


İnternette İstanbul’un en büyüleyici sahafları diye bir arama yaptığınızda ilk karşınıza çıkan isimler arasında yer alır “Heybeli Sahaf”. Sadece Türkiye’de değil yurt dışında da dünyanın en güzel sahafları listelerine girmiş olması da bir tesadüf değildir aslında. Adanın kimliğiyle birebir örtüşen, uzaktan bile gördüğünüzde hissedilen bir büyüsü vardır bu dükkanın. İçeriden yükselen müzik sesi, kedisi Mualla’nın cilveleri aklınızı çeler, sizi kendine doğru çeker.

2011 yılında sahaflığa başlayan Nazım Hikmet Erkan, kendince bir delilik yaparak Taksim’deki dükkanını 2016’da Heybeliada’ya taşır ve zaman satan dükkanın hikayesi de böylece başlamış olur.

Nazım Hikmet Erkan ile sahaflık, Heybeliada ve adalı olmak üzerine konuştuk.

İlk bakışta bir adada sahaf dükkanı açmak ekonomik açıdan çok da yürütülebilir bir girişim gibi gözükmezken siz buna cesaret ettiniz ve bugün ünü Heybeliada’yı aşan Heybeli Sahafı’nı yarattınız. Hatta kısa bir süre önce ikinci bir mekanı, Halki Sahaf’ı açtınız. Geri sarıp, başa dönecek olursak bu macera nasıl başladı, yolunuz buraya nasıl düştü?

Benim adaya gelişim aslında tamamen sahaflıktan bağımsız. Yani ilk başlarda aklımda hiç böyle bir şey yoktu. Heybeliadalı olan Tolga Bektaş benim üniversiteden arkadaşım, burada da bir evi var. Onunla gidip geliyordum, daha sonra denize girmek için kendim gelmeye başladım. Gidip geldikçe daha çok sevmeye başladım ama açıkçası herkes gibi ben de adada sadece zenginler yaşıyor sanıyordum o zamanlar. Yani bana yer yok zannettim ama öyle olmadığını gördüm zamanla. Sonra bahar aylarında bir gün her taraf müthiş güzel, acayip hoşuma gitti, neden olmasın, yani adada niye yaşamayayım diye düşündüm. Hemen Tolga’yı aradım, ev bakmaya başladık ve 2015 yılı itibariyle adada yaşamaya başladım ben de. Yani ilk başta dükkanla falan gelmedim, yaşamak için geldim.

Burada biraz daha geri gidelim isterseniz ve sizin geçmişinizden bahsedelim kısaca. Sahaflığa geçiş süreci nasıl oldu?

Aslında sahaf olacağımı düşünmezdim, hiç aklımın ucundan geçmezdi. Hatta sahaf nedir bilmezdim bile ama hep zihnimde böyle kitap evi gibi bir mekan vardı çocukluğumdan beri. Benim çocukluğum, gençliğim Giresun’da geçti. Babam öğretmendi, amcam da İstanbul’da mücellitti. Babamın bir kitaplığı vardı, amcam ise sürekli kitap gönderirdi bana.  Yani hep kitaplarla büyüdüm. Hiç unutmam evde kitap okuma saatlerimiz olurdu, daha ilkokulda İnce Memed gibi kitapları okumuştum. Öylesine işlemişti içimize yani. Üniversiteye önce Ankara’da başladım ama devam etmedim, daha sonra Ünye’de başka bir okula girdim.  Okula gidiyorum bir taraftan da deli gibi kitap okuyorum. Bir süre sonra yeni kitap almaya param yetmeyince, ben de tezgah açıp eski kitaplarımı satmaya başladım. Sonra İstanbul dönemim başladı. Hiçbir zaman hırsları olan biri değildim, o yüzden kariyer peşinde de koşmadım. İlk işim ‘ofis boy’luktu çünkü para kazanmam gerekiyordu, ardından Teşvikiye’de bir prodüksiyon şirketinde işe başladım kamera asistanı olarak. O dönemde “Çöpte Dostoyevski Buldum” diye bir belgesel yapmıştık.  Taksim’deki Lamelif Sahaf’ın sahibi Oktay’ın hikayesini anlatan bir filmdi. Benim dönüm noktam öyle oldu. 2011 yılında babamın desteği ile ilk sahaf dükkanımı açtım ve bugüne geldik.

Cihangir’deki açtığınız o sahaf dükkanınızı buraya taşımaya nasıl karar verdiniz? Müşteri açısından orası çok daha hareketli, potansiyeli yüksek bir yer. Buraya gelmek riskli olmadı mı?

Buraya ilk taşındığımda Cihangir’deki evimi kapatmamıştım yani yarı zamanlı orada kalıyordum dükkan yüzünden. Sonra adadaki arkadaşlar burada bir sahaf açmam için ısrar etmeye başladılar. Ben de cesaret edemiyorum çünkü zaten İstanbul’daki dükkan zor dönüyor. Taksim’deki düzenlemeler falan nedeniyle oranın tadı kaçmış, insanlar Kadıköy’e kaçmaya başlamışlar. Dolayısıyla bizi de etkilemeye başlamıştı o durum; işler orada iyi gitmezken burada ikinci bir dükkan açmak biraz delilik gibi bir şeydi. Sonra işler başka türlü gelişmeye başladı. Bugün içinde bulunduğum bu dükkanda Ya Da tasarım diye bir yer vardı, arkadaşım çok da güzel defter, çanta tasarlayıp satıyordu. Bir süre sonra kapattı. Ben de sahaf fikrine sıcak bakmıyorum ama bu mekanı çok beğeniyordum, olursa böyle bir yerde olsun diyordum kendi kendime.  Ya Da kapanınca neden olmasın dedim ve mal sahibi ile iletişime geçtik. Neredeyse iki ay gibi bir süreç sonunda dükkanı tuttum ama o da çok enteresan oldu.

Başta mal sahibi burayı bana kiralamak konusunda kararsızdı. İsmim Nazım Hikmet ya, direk solcu kategorisine giriyorum. Adam da biraz şüpheleniyor bu kimdir böyle diye, o yüzden biraz ayak diretiyordu. Hatta ben de işin uzamasından sıkılmıştım, en sonunda  neredeyse vaz geçiyordum ki çok hoş bir gelişme oldu.

Kader ağlarını örmeye başlamış…

Ya evet tam da öyle. Bir gün kendisi İstanbul’da arkadaş ortamında konuşurken benim dükkanı kiralamak istediğimden bahsetmiş. O ortamda Denizler Kitabevi’nin sahibi de varmış, benim ismimi duyunca hemen vermesini tavsiye etmiş. Ben kefil olurum, ondan iyisini bulmazsın diye de referans olmuş. Bunun üzerine mal sahibi hemen beni aradı, bu şekilde dükkanı tutmuş oldum. 10 Temmuz 2016’da da kapıları açtık. Aslında iki dükkanı beraber götürmeye çalıştım bir süre çünkü Taksim’den de kopmak istemiyordum ama olmadı, sonuçta burası ile devam etmeye karar verdim.

Nasıl geçti peki bu sekiz sene?

Bence biraz şaşırtıcı bir süreçti. Daha önce Cihangir’deki dükkanım vardı, yani yıllardır bu işi yapıyorum ama burası farklı bir tecrübe oldu, Heybeli Sahaf’ı bambaşka bir mekana dönüştü zamanla. Özellikle mimari açıdan çok güzel bir bina olduğu için çok ilgi çekmeye başladı. Öte yandan burayı gezmeye gelenler adada bir sahaf görünce çok şaşırdılar onun da büyük bir etkisi oldu. Tabii sosyal medyada çok paylaşıldı. İstanbul rehberlerinde, internette en güzel sahaflar listelerinde yer almaya başladı. Giderek adaya özgü bir mekan haline geldi, o yüzden şaşırtıcı diyorum çünkü bunu beklemiyordum açıkçası.

Şimdi neredeye insanlar dükkanı görmeye gelir oldular galiba?

Gerçekten de öyle oldu. “Hafta sonu Heybeli Sahafı’na gidelim, bir de ada gezisi yapalım” diye geldiklerini söyleyen çok insanla tanıştım. Sadece İstanbul’dan değil Türkiye’nin birçok yerinden gelenler de var. Hatta geçen sene ilginç bir şey oldu. Bir çift gelmişti dükkana, Adalar’da ev bakmışlar, “Hangi adaya yerleşeceğimize karar vermeye çalışırken burada sahaf var diye Heybeli’de ev aldık” dediler. Bu benim için müthiş bir şey tabii. Ya da şöyle şeyler de oluyor: Heybeliada’da satılık ev ilanlarına benim dükkanımın resmini de koyuyorlar, bu adada böyle bir yer de var demek için.  Bütün bunlar beni çok şaşırtıyor.

Bina demişken çok özel bir yer gerçekten, hikayesini biliyor musunuz?

Burası adanın tarihi binalarından biri, yapım tarihi üstündeki levhada da yazdığı gibi 1906. İlk sahibi o dönem Rum cemaatinden Emanuel Murunakis adında bir doktor, aynı zamanda adadaki mütevelli heyeti başkanı. Bolşevik Devrimi nedeniyle İstanbul’a göçen Beyaz Ruslar’ın bir bölümü Adalar’a yerleşiyor burada Ortodoks cemaati olduğu için. Onların gelişiyle İstanbul’da bir Tifo salgını yaşanıyor ve Doktor Murunakis de o salgında hayatını kaybediyor.  1960lı yıllarda ise şimdiki sahipleri alıyor binayı.

Aslında yaptığınız işe tam da uyan bir mekan. Tarihi bir yerde bellek oluşturuyorsunuz. Üstelik başka insanlardan gelenler üzerinden yapıyorsunuz, bir nevi onların hayatlarını da görmüş, tanımış oluyorsunuz. Adalılar’dan gelen kitaplar üzerinden bir profil çıktı mı karşınıza?

Ben kitapların çoğunu İstanbul’dan getiriyorum ama mesela adalılardan gelen kitaplar üzerinden de şöyle bir ayrım yapabiliyorum. Yazlıkçılar var örneğin onların evlerinden hep best-seller tarzı romanlar çıkıyor genellikle, bir de çok korsan kitap oluyor.  Onu da şöyle açıklayabilirim, eskiden Kabataş’ta korsan satan biri vardı şimdi de Bostancı’da var öyle bir tezgah. Vapura binmeden oradan alıyorlar sanırım sonra da okuduktan sonra işi bitiyor o kitapların. Onlar da bana getiriyorlar. Sahaf onlara göre eski kitap satan bir dükkan; çok sorgulamıyorlar korsan kitabı ister miyim istemez miyim diye. Bir de tabii asıl önemli olan eski evlerden çıkanlar, işte oradan geliyor hikayeler. Oradan gelenlere bakınca o ev sahibinin köklü bir geçmişi olup olmadığını anlayabiliyorum.  Bir de Heybeliada özelinde asker aileleri var onlarla tanışıyorum. Çok güzel evraklar topluyorum adadan, benim için de kıymetli olanlar bunlar aslında, böylece kişisel olarak böyle bir ada belleği oluşturmaya çalışıyorum. Mesela bir keresinde Heybeliada Sanatroyumu’nda on sekiz yıl doktorluk yapan göğüs hastalıkları uzmanı Müge Özdemir evini boşaltırken beni çağırdı ve sanatoryumun en başından itibaren çekilmiş fotoğraflarını verdi. Koskoca bir tarih var elimizde şimdi. Akademisyen Fatih Artvinli ile birlikte bu fotoğrafları kullanacağımız  yeni bir proje üzerine çalışıyoruz,  Üç Ada Üç Sanatoryum isminde bir kitap olacak. En çok bilineni Heybeliada’da olanı ama Büyükada ve Burgazada’da birer sanatoryum kurulmuştu, onların hikayesini anlatacağız.

Kısa bir süre önce ikinci mekanı açtınız. “Halki Sahaf” fikri nasıl oluştu?

Aslında öyle bir fikrim hiç yoktu. Yani ikinci bir dükkan açayım diye hiç düşünmedim.
Çünkü gerçekten ciddi zamanımı alıyor. Mesela ben yazın aylarca gün batımı görmediğimi bilirim. Ancak işte burada kitaplar birikti, evde de adım atılmaz hale geldi. Kitaplar yığılıyor ve gösteremiyorsun, teşhir edemiyorsun. Depo ararken çok uygun bir dükkan çıktı karşıma, raflar filan her şey hazırdı. Öyle olunca “Halki Sahafı” oluştu. Kış boyunca tadilat devam etti ama biz dükkanı açtık. Orada sergiler, atölyeler, dinletiler, imza günleri gibi etkinlikler de planlıyoruz. Heybeliada’da hiç böyle bir yer yok. Hani yine Büyükada’da nispeten insanların kullanılabileceği mekanlar falan var ama burada maalesef Mahalle Meclisi bile kafelerde toplanıyor. Bunun dışında da mesela iki dükkanın içeriğini ayırdık biraz. Yeni yerde daha çok sanat, felsefe, tarih kitapları var.

Kültürel mirasa sahip çıkmak adada yaşayanların da yapması gereken bir şey aslında çünkü adaların dokusu giderek yok oluyor. Siz bunu yapmak için uğraşıyorsunuz ama genele baktığınızda nasıl bir durum söz konusu, adalarda yaşayanlar bu mirasa sahip çıkıyorlar mı sizce?

Adalar’da yaşamak mükemmel bir şey. Düşünsenize kıyı sorunumuz, ekoloji sorunumuz yok, inşaat sorunumuz yok. Gelişme yerine var olana sahip çıkmış bir ada olsaydık mis gibi yaşardık adada ama maalesef bu olmuyor. Adalılık hissi, ruhu oluştukça ve politik de bir yanınız varsa hayata karşı, yaşanan bu tahribatı engellemek için bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz elbette. Burada Adalar Meclisleri var, farklı sivil toplum oluşumları var onların da içindeyim ama maalesef sorunlu bir ortam söz konusu. Bir taraftan baktığınızda çok birikimli, entelektüel insanlarla beraber yaşıyoruz ama bu insanların aslında beraber iş yapabilme kabiliyeti çok fazla yok. Herkes biraz fevri davranıyor, egolar ortaya çıkıyor falan. Bunlar mesela yorucu oluyor. Ama hani mücadeleden vazgeçiyor muyuz? Vazgeçmiyoruz ama bütün bu gruplardan çıkıp sadece işime odaklansam dediğim de çok oluyor inanın.

Adaya nasıl bir katma değer sunduğunuzu düşünüyorsunuz? Yani bu sahafların açılması nasıl etkiledi Heybeliada’yı?

Bir kere görsel açıdan bir güzellik oldu. İkincisi, benim için en değerlisi adada çöpe gidecek birçok şeyi kurtardım, ada tarihine sahip çıktım. Bunun yanında tabii ki ada esnafına da katkısı oluyor. Yani özellikle bana gelen kişi akşam giderken rakısını içiyor, pansiyonunda kalıyor. Mesela iki sene önce İngiltere’de bir sitede yayınlanan bir haberi gönderdiler, dünyadaki en büyüleyici sahaf dükkanları diye bir sıralama yapmışlar, orada bizi de koymuşlar. Yani çok şahane kitaplarım var, çok şahane bir sahafım demiyorum ama işte bu aura ve sosyal medyadaki etkileşim sonucu böyle şeyler de çıkıyor ortaya ve elbette katkısı oluyor buraya. Yine Yunanistan’dan arayan çok oluyor, orada çok tanınıyor burası.

Ne hayal ederdiniz? Bugüne kadar olanları düşündüğünüzde daha fazla neler yapılabilir adalarda?

İsterim ki bu adada on tane daha sahaf açılsın. Burası sahaf adası olsun sadece ikinci el kitapçıdan bahsetmiyorum gerçek anlamda bu işten anlayan insanların açtığı yerler olsun. Avrupa’da böyle yerler var, bizde de belediye böyle bir şey yapabilir. Sahaflara sahip çıkabilir çünkü bizler düz esnaf değiliz, kültür koruyucularıyız bir taraftan da. Örneğin, çiçekçilere açtıkları gibi küçük kulübeler yapılsın, oralarda kitapçılar olsun. Bu hem adaya hem de belediyeye katılan bir değer olur. Ya da mesela belediyeden birisi gelsin biz adayla ilgili bellek, oluşturmak istiyoruz, bize katkı sunar mısın desin. Hep beraber adaların tarihine sahip çıkacak bir şey oluşturalım. Kitap fuarları, festivaller organize edilsin. Bütün bunlar yapılabilir ve eminim ki bütün bunlar sayesinde adalara gelecek kitlenin de profili değişecektir.


Yayınlanma Tarihi: 07 Mayıs 2024  /  Son Güncellenme: 10 Mayıs 2024


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.