Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 253 – Temmuz 2026      Robert Schild ile Bir Adanın Hafızasını Yazmak Üzerine

Robert Schild ile Bir Adanın Hafızasını Yazmak Üzerine


Her yeni kitabında Burgazada’ya biraz daha yaklaşan Robert Schild, bu kez okuru yalnızca adanın geçmişine değil, hafızasının nasıl oluştuğuna da davet ediyor. Burgazada: Adalılar, “İkonlar” ve Mekânlar (Yeni Bir Sözlü Tarih Çalışması), ilk bakışta kişileri, mekânları ve anıları bir araya getiren bir çalışma gibi görünse de, satır aralarında çok daha kapsamlı bir sorunun peşinden gidiyor: Bir yerin belleği nasıl korunur, insanlar, isimler ve mekânlar zamanın içinden geçerken geriye ne kalır?

Schild ile yeni kitabı vesilesiyle, halen yurt dışında bulunduğundan zoom üzerinden yaptığımız bu söyleşide yalnızca kitabın ortaya çıkış hikâyesini değil, yıllara yayılan arşiv çalışmalarını, sözlü tarihe yaklaşımını, çok kültürlü Burgazada’nın izini sürme tutkusunu ve hafızayı canlı tutmanın neden bugün her zamankinden daha önemli olduğunu konuştuk. Bir fotoğrafın, bir sokak adının ya da unutulmuş bir lakabın bile geçmişe açılan güçlü bir kapıya dönüşebildiğini gösteren bu söyleşi, belleğin yalnızca korunan değil, her hatırlayışta yeniden kurulan bir şey olduğunu da hatırlatıyor.

M.Ş.Ç.: Sizi çok tebrik ederim. Ellerinize sağlık. Haddime düşmez ama kitabı bitirmiş olmanın büyük bir rahatlama getirdiğini tahmin ediyorum.

R.S.: Öyle gerçekten. Tam üç ay sürdü. İlk iki ay daha rahat çalıştım ama son bir ay neredeyse sabah dokuz akşam beş mesaisi gibiydi. Sonuçta tam üç ayda tamamlandı.

Kasım ayında ilk e-postalarımı ilgili kişilere göndermiştim. Gerçi benim işim bir bakıma daha kolaydı; elimde ses kayıtlarının deşifresi yoktu. 2021’de yayımlanan ilk kitap tamamen sözlü tarih görüşmelerine dayandığı için çok daha uzun sürmüştü. Bu kitap ise Aralık, Ocak ve Şubat boyunca yoğun bir çalışmayla tamamlandı.

M.Ş.Ç.: Üç kitabı peş peşe düşündüğümüzde, 2021’den bu yana sanki yalnızca Burgazada’nın tarihini değil, hafızasını da inşa ediyorsunuz. Bugün bu üçlemeye dönüp baktığınızda en büyük kazanım sizce nedir? Ben bunu Burgazada üzerine kurulmuş büyük bir hafıza projesi olarak görüyorum. Ansiklopedik bir yanı da var. Açıkçası bunun burada biteceğini düşünmüyorum; bence devamı da gelebilir.

R.S.: Artık devamı biraz zor. Çünkü insanlar bir noktadan sonra sıkılabilir. Belki çok meraklı olanlar dördüncü kitabı da alır ama sanmıyorum.

M.Ş.Ç.: Ama okuduktan sonra farklı bölümlerden yeni çalışmalar çıkabilir diye düşünüyorum. Özellikle dikkatimi çeken noktalardan biri şu: Siz bunu uzun soluklu bir arşiv çalışması olarak mı görüyorsunuz?

R.S.: Evet. Gerçi “sözlü tarih” tanımı tam doğru değil. Çünkü o dönemde Türkiye dışında bulunduğumdan, Burgazadıların önemli bir kısmıyla birebir değil, ancak WhatApp üzerinden görüşebildim ve yazışabildim.

Bana göre sözlü tarih hem yataydır hem dikeydir. Yataydan kastım, çok kültürlü bir yerde yaşayan farklı etnik ve dinî topluluklarla görüşmektir. Birinci kitabın temel amacı da buydu. Yaklaşık yirmi farklı topluluk vardı ve bu fikir uzun yıllardır kafamdaydı.

Bu konuda ilk yazımı 1990’lı yıllarda İstanbul Dergisi‘nde yayımlamıştım. Bir zamanlar Tarih Vakfı’nın çıkardığı İstanbul Dergisi‘nde “İstanbul Bir Müzedir” başlıklı bir dosya hazırlanmıştı. Ben de o dosyada, etnografik müze yaklaşımıyla bu çok kültürlü yapıyı ilk kez sistematik biçimde ele almıştım. Dolayısıyla yatay boyut ağırlıklı olarak ilk kitapta yer aldı.

1930 model Leica ile Kumbaros Fotoğrafı (Richard Reitinger)

M.Ş.Ç.: Kitabınızın alt başlığı da zaten buydu.

R.S.: Evet. Dikey boyut ise zaman içinde geriye doğru ilerleyen yaklaşım. İkinci kitap büyük ölçüde anılar üzerine kurulu. Üçüncü kitap ise daha çok tipler ve mekânlar üzerine. Dolayısıyla ben üç kitabı tek bir bütün olarak görüyorum. Önce yatay yapıyı, ardından dikey boyutu ele almış oldum.

M.Ş.Ç.: Aslında hepsi birbirini tamamlıyor. Bu yüzden çok güçlü bir üçleme ortaya çıkıyor. Özellikle tipleri ve mekânları yeniden görünür kılmanız bana çok önemli geliyor. Son zamanlarda üzerinde sıkça düşündüğüm bir konu var: Hafızayı yalnızca korumak değil, onu yeniden aktive etmek. Siz tam da bunu yapıyorsunuz. Bir hafızayı yeniden harekete geçiriyor ve böylece ömrünü uzatıyorsunuz. Ben de son dönemde verdiğim derslerde dijital çağda belleğin korunması ve unutma üzerine konuşuyorum. Bir tarafta hafızayı kaybetme korkusu, diğer tarafta ise neyi hatırlayacağımıza algoritmaların karar verdiği bir dünya var. Önümüze sürekli seçilmiş içerikler geldiği için pek çok şeyi de istemeden unutuyoruz. Bu nedenle hafızanın yeniden aktive edilmesi bana son derece kıymetli geliyor. Siz bugünün dünyasına baktığınızda bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

R.S.: Ne yazık ki insanlar birer birer aramızdan ayrılıyor. O yüzden çok hızlı davranmak gerekiyor. Ben bunu hep balıkçılığa benzetiyorum. Küçük balığı yakalarsınız ama asıl hedefiniz büyük balığa ulaşmaktır.

Mesela son kitabımda Ayfer Gül Kanat var. Kendisi ikinci kitapta da yer almak istemişti. Onu Facebook üzerinden yaptığım bir çağrı sayesinde tanımıştım. Çok eski bir Burgazadalıdır. Orada doğup büyümüş. Babası önce balıkçılık, sonra kaptanlık yapmış. Daha sonra da kitapta sözünü ettiğim Orhan Özalp’ın tekne kaptanlığını yapmış.

Üçüncü kitapta oltayı yeniden ona attım ve “Sen anlat,” dedim. “Mutlaka karşılaştığın önemli insanlar vardır.”

Sabri’nin Kahvesi’ni anlatırken bir yerde “Bebeko” adını geçirdi. “Kim bu Bebeko?” diye sordum.

“İyi ki sordunuz,” dedi. “Babamın çok yakın arkadaşıydı; Rum bir balıkçıydı.”

“Bunu mutlaka yaz,” dedim.

Oturdu ve yazdı. Sanırım kitapta en uzun katkılardan biri ona ait. İşte küçük balıkla büyük balığı yakalamak dediğim şey tam da bu.

Veli Dayı ve Prof. Şara Sayın; 1980’ler  (Ü.Sayın)

M.Ş.Ç.: Benim “aktivasyon” derken kastettiğim tam da bu. Çünkü bir anıyı anlatırken farkında olmadan başka bir kapıyı aralıyorsunuz. Siz o anda o ipucunu yakaladığınızda, arkada gömülü kalmış başka bir hafıza yeniden canlanıyor, aktive oluyor ve size bambaşka bir malzeme sunuyor.

R.S.: Bunun güzel bir örneği yine Ayfer Gül Kanat. Din adamları bölümünü hazırlarken, başka bir arkadaşımdam Hahambaşı’nı anlatmasını istemiştim. Çünkü eşi Burgaz Sinagogu’nda gabaydı; yani sinagogun idari yöneticisiydi. Hahambaşı’nı da çok iyi tanıyordu. Derken, bir ara sevgili Burgazlı kardeşim Ayfer Gül Kanat ile görüşürken “Hahambaşı bizim kiracımızdı,” dedi. Ben de hemen kendisine sordum: “Peki sen kendi hatırladığın Hahambaşı’nı anlatır mısın?”

M.Ş.Ç.: Tam da onu soracaktım. Aynı kişiyi kitapta farklı insanların anlattığını görüyoruz. Örneğin birini Tilbe Saran anlatıyor, başka bir yönünü bir başkası… Bu anlatılar arasında çelişkilerle karşılaşıyor musunuz, yoksa genel olarak birbirlerini tamamlıyorlar mı? Hiç bilmediğiniz yönler ortaya çıkıyor mu?

R.S.: Çıkıyor tabii. Mesela Hahambaşı’yla ilgili anlatılardan birinde, artık o evde kiracı olmadığı hâlde önünden her geçişinde eski evini özlemle andığını öğrendim. Bu ayrıntıyı onu anlatan diğer kişi söylememişti. Aynı insanı farklı tanıklıklardan dinlediğinizde bambaşka yönleri ortaya çıkıyor.

Bir şey daha söylemek istiyorum. Bana sık sık “Neden üç kitap?” diye soruyorlar. Hatta “Dördüncüsü gelir mi?” diyenler de oluyor. Ben bunu hep Sermet Muhtar Alus’un İstanbul Kazan Ben Kepçe sözüyle açıklıyorum. Kendi kendime “Burgaz kazan, ben kepçe” diyorum. O kazandan üç kepçe aldım. Dördüncü kepçenin çıkacağını sanmıyorum.

M.Ş.Ç.: Biraz önce “ikon” kelimesini özellikle tırnak içinde kullanmanız çok hoşuma gitti. Çünkü bugünkü “ikon” kavramıyla yan yana düşündüğünüzde aradaki farkı hiçbir şey söylemeden görünür kılıyor. Ama sizin sözünü ettiğiniz ikonlar artık yalnızca birey değil; Burgazada’nın ortak belleğinin taşıyıcıları. Onları önemli kılan da ünlü olmaları değil, adanın hafızasını temsil etmeleri.

R.S.: İkonları seçerken özellikle buna dikkat ettim. Sonuçta ben otuz küsur yıllık Burgazlıyım; kimin ikon olup olmadığına tek başıma karar verecek kişi ben değilim. Bunu doğma büyüme Burgazlı, elli yıldır orada yaşayan Ayfer Gül Kanat söyleyebilir. Ben yalnızca görüştüğüm insanların ortak biçimde en çok söz ettiği kişileri “ikon” olarak değerlendirdim.

Bunlardan biri de Turgut Egemen. İki nedenle ikon. Birincisi Adalar Spor fikrinin doğmasına öncülük etmiş olması, ikincisi ise o meşhur hayvanat bahçesini kurması.

M.Ş.Ç.: Fotoğraflar da şahane. Özellikle o küçük kaplanlarla çekilmiş olanlar…

R.S.: Muhteşem fotoğraflar gerçekten. Turgut Egemen Rum bir kadınla evliydi. Daha sonra Atina’ya göç etti ve orada hayatını kaybetti. Belki de adayı biraz kırgınlıkla terk etti. Ama geriye iki anıt bıraktı diyebilirim. Biri fiziksel olarak hâlâ var: ASSK binası. Diğeri ise artık yalnızca hafızalarda yaşayan hayvanat bahçesi. Bugün orası tenis kortu oldu ama insanlar hâlâ “Hayvanat Bahçesi” demeye devam ediyor. Nasıl ki Sait Faik Burgazada’nın bir ikonuysa, Turgut Egemen de öyledir. Ama dikkat ettiyseniz kitapta çok fazla “ikon” yok.

M.Ş.Ç.: Ama bir bakıma isimsiz kahramanlar da Burgazada’nın ikonları arasında yer alıyor sanki.

R.S.: Kesinlikle. Mesela birinci kitapta sözünü ettiğim başkomiser… 6-7 Eylül olayları sırasında yağmacı grubun adaya çıkmasını engelleyen kişiydi. İnsanları tek tek yönlendirerek onları geri çevirmişti. O da bana göre gerçek bir ikon. Hatta hayal gücü olan ve imkânı bulunan bir Burgazlı çıksa, o başkomiserin sahilde bir heykelini yaptırabilir. Elinde tüfeğiyle kalabalığı geri püskürttüğü bir anı temsil eden bir heykel… Çünkü bu yalnızca Burgazada için değil, Türkiye tarihi açısından da çok önemli bir simge olurdu. Rumlar’ın, Türkler’in, Ermeniler’in ve Yahudiler’in birlikte yaşayabildiğinin de güçlü bir sembolü olurdu.

M.Ş.Ç.: Zaten dinî çeşitlilik de adanın çok kültürlü yapısının temel unsurlarından biri. Din adamları da yalnızca kendi kurumlarını temsil etmiyor; aynı zamanda bu çok kültürlü dokunun taşıyıcıları oluyorlar. Bu yüzden onlara ayrı bir bölüm ayırmanızı çok anlamlı buldum. Bir de “vakanüvis” kavramını seçmeniz dikkatimi çekti. Çünkü bugün adanın gerçek tarihini resmî belgeler mi yazar, yoksa orada yaşamış insanların tanıklıkları mı? Bence çoğu zaman ikincisi. Resmî belgelerde hiçbir zaman bulamayacağınız ayrıntılar bunlar.

Papakosta, dostlarıyla birlikte ”Paradisos”ta; 1972 (Lukiya Hristidi)

R.S.: Kesinlikle öyle. Mesela genç bir arkadaşımız var, Yaman Alkan. Fotoğraf toplamanın yanı sıra efemera da biriktiriyor. Burgaz Deniz Kulübü’ndeki maskeli balonun giriş biletleri gibi bugün önemsiz görülebilecek pek çok belge aslında çok kıymetli. Görsellik bu yüzden çok önemli. Kitapta yaklaşık yüz fotoğrafa yer verdim.

Bir de indekslerle özellikle gurur duyuyorum. Bir kitabı bilimsel kılan unsurlardan biri de iyi hazırlanmış indekslerdir. Elbette ben buna bir bilim kitabı demiyorum ama bilimsel bir çalışmanın disiplinine yaklaşmasını istedim. Bu yüzden hem anlatanları hem de anlatılanları ayrı ayrı indeksledim. Sanırım bu yönüyle de farklı bir çalışma oldu. Saydım; kitapta 44 anlatan, 96 da anlatılan kişi var. Bence bu bile başlı başına önemli bir kayıt.

R.S.: Bir de indekslerde on dört sokak ve mekân adı, ayrıca altı restoran ve kafe yer alıyor. Ben Alman ekolünden geldiğim için orada hep Namenindex ve Sachindex kullanılır. Ben de buna benzer biçimde bir kişi indeksi ve bir yer indeksi hazırladım.

M.Ş.Ç.: Aslında bu kitabı yazarken aynı anda birkaç farklı şapkayı taşıyorsunuz. Bir yandan tarihçisiniz, bir yandan arşivci ve koleksiyonersiniz. Ama bunların ötesinde, bu anlatıları kaynaklarının diliyle aktarırken aynı zamanda kitabınızın editörlüğünü de üstleniyorsunuz. Bence bu da kitabın önemli özelliklerinden biri. Çünkü yalnızca kendi anlatınızı kurmuyorsunuz; başkalarına da söz veriyor, onların yazılı ya da sözlü katkılarını metnin doğal bir parçası hâline getiriyorsunuz.

Diğer yandan, bence kitabın en kıymetli bölümlerinden biri de Aşkenaz envanteri. Ben bunu yalnızca bir isim listesi ya da nostaljik bir kayıt olarak okumadım. Bazen bir listenin kendisi bile tarihî bir belge olabilir. Bu açıdan bakınca, çok önemli bir kayıt oluşturmuşsunuz.

R.S.: Kesinlikle. Açık söyleyeyim, en çok gurur duyduğum bölümlerden biri bu liste. Çünkü bir ilk ve büyük ihtimalle de tek. Bir daha böyle bir envanter hazırlanacağını sanmıyorum.

Aşkenaz tarihi Burgazada için çok önemli. Çünkü adaya ilk gelen Yahudiler Aşkenazlardı. Hatta sözünü ettiğim Flak Ailesi gibi birkaç öncü aile var. Fotoğraflarda da görünüyorlar; Sait Faik’in anne ve babasıyla aynı karelerde yer alıyorlar. Bir başka aileyi ise, İsidor Karon ile kızı Elfi’yi kayıkta görüyoruz. O yıllarda insanlar kayıkları kendileri kullanmaz, kayıkçılarla birlikte kiralarlardı.

Bunun dışında da Burgazada’ya günübirlik gelen çok sayıda Aşkenaz aile vardı. Annem 1917 doğumluydu. Çocukluğunda annesiyle Karaköy’den vapura binip Burgazada’ya gelir, günü burada geçirir, akşam vapuruyla dönerlermiş. Çoğunlukla İndos’a giderlermiş; orada bir kafe vardı. Varlıklı olmayan ailelerin rutini buydu. Daha varlıklı olanlar ise yazlık kiralardı. Sefarad Yahudileri ise Burgazada’ya çok daha sonra geldiler. Hatta bu konuda ayrıca bir makale de yazmıştım.

Ne yazık ki artık yayımlanmayan İST dergisinde çıkan o makalemin başlığı “Burgazada bir Alman adası mıdır?”dı. Çünkü gerçekten de uzun yıllar Almanca konuşulan bir adaydı. Aşkenazlar Almanca konuşuyordu; Almanlar ve Avusturyalılar da öyle. Fakat zamanla bu Aşkenaz topluluğu büyük ölçüde unutuldu. Çoğu ya göç etti ya da Sefarad ailelerle evlenerek onların kültürü içinde eridi. Bugün çocuklarının büyük kısmı ne Almanca ne de Yidiş biliyor. Geriye yalnızca birkaç aile kaldı. İşte bu yüzden bu listeyi hazırlamayı özellikle istedim. Elbette eksikleri vardır; aklımıza gelmeyen isimler mutlaka vardır. Zaten bunu da birkaç kişinin katkısıyla hazırlayabildik.

M.Ş.Ç.: Kitabın dikkatimi çeken bir başka yönü de çikolata, pastane ve şarküteri kültürüne ayırdığınız bölüm oldu. Eski İstanbullu olmanın da verdiği avantajla Şütte, Çerkezo, Tilla Pastanesi, Pelit ya da Golden gibi isimleri elbette biliyoruz. Bunların İstanbul kültürünün temel taşları olduğu da bilinir. Ama ilginçtir ki Burgazadalı oldukları çoğu zaman geri planda kalır. Açıkçası bunların pek çoğunun Burgazada kökenli olduğunu kitabınız sayesinde öğrendim.

R.S.: Ben de kitabı tasarlarken bunu fark ettim. Çünkü bunların hepsini bizzat yaşamış biriyim. Hepimiz o dükkânların müşterisiydik. Ben çocukken annemle babam beni Tepebaşı’ndaki Pelit’e götürürdü. Pelit tam bir Viyana kahvesi gibiydi.

Oranın unutamadığım bir özelliği vardı: Çift kapısı. Bugün neredeyse hiçbir yerde kalmadı. İlk kapıyı açar, sonra kalın kadife perdelerin arasından geçerdiniz. Bu, soğuğu kesmek içindi. İçeri girdiğiniz anda ise sizi kahve ve krem şanti kokusu karşılardı. O kokuyu bugün bile hatırlıyorum. Pelit benim için bu yüzden çok özeldir. Üstelik Manol Abi de hâlâ hayatta; bugün bile birlikte denize giriyoruz.

Bir başka ilginç örnek de “Domuz Sokağı”. Müslüman bir ülkede bir sokağın bu adla anılması başlı başına dikkat çekici. Karaköy’de, Galata Kulesi’ne çıkan yolda eskiden dar bir sokak vardı. Menderes dönemindeki düzenlemelerle ana caddeye katıldı. O sokak “Domuz Sokağı” diye bilinirdi. Çünkü Çerkezo’nun imalathanesi ve dükkânı oradaydı. Babam anlatırdı; vitrinde iki canlı domuz bulunurmuş. Elbette Müslümanlar değil ama Rumlar, Ermeniler, Levantenler ve Katolikler oradan alışveriş yapardı. Bu da İstanbul’un çok kültürlü yaşamının doğal bir parçasıydı.

M.Ş.Ç.: Kesinlikle. Aslında yalnızca çikolata, pasta ya da şarküteri değil; sözünü ettiğiniz kafeler, restoranlar, pastaneler, evlerde verilen çaylar, ikram edilen kekler… Bunların hepsi birlikte bir yaşam kültürünü oluşturuyor.

R.S.: Aynen öyle. Ben çocukken Gâteau Suisse diye bir tatlı vardı; kitapta da yer verdim. Onun mucidi Manol Abi’dir. Bugün doksan altı yaşında ve hâlâ bisiklete biniyor, denize giriyor.

M.Ş.Ç.: Yeri gelmişken şunu da sormak istiyorum. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan izlenimlerden biri buydu. İlk bakışta kişileri mesleklerine göre sınıflandırıyormuşsunuz gibi görünüyor. Ama aslında bana göre kitabın yaptığı şey bundan daha farklı. Bir adanın nasıl işlediğini, o toplumsal ağın nasıl kurulduğunu anlatıyorsunuz. Yalnızca kişileri değil, onların birlikte oluşturduğu bir ekosistemi görmeye başlıyoruz. Bu bilinçli bir tercih miydi, yoksa çalışma ilerledikçe doğal olarak mı ortaya çıktı?

”Hür Atlar” Mehtap Sokak’ta; 2019 (R.Schild)

R.S.: Ben yaptığım çalışmaları mutlaka bir sistem içinde kurgulamayı severim. Bütün söyleşileri tamamladıktan sonra oturup “Bunları nasıl bölümlere ayıracağım?” diye düşündüm. Sonunda en uygun yöntemin meslek grupları üzerinden ilerlemek olduğuna karar verdim. Gastronomi, spor, basın… Böyle bir sınıflandırma yaptım. Mesela Ali Gevgili çok önemli bir isimdi; onu tek bir kişinin anlatmasıyla yetinmedim, iki farklı kişinin tanıklığına yer verdim.

M.Ş.Ç.: Kitabı sporcularla bitirmenizin de hoş bir tarafı var aslında. Sanki yeniden çocukluğa dönüyoruz. Birlikte yüzülen denizler, oynanan futbol maçları… Sporun kendisi de başlı başına bir hafıza oluşturuyor. Bu yüzden kitabı o bölümle sonlandırmanızı çok anlamlı buldum.

R.S.: Aslında bunun çok basit bir nedeni var. Ben çocukken eve Milliyet gazetesi gelirdi ve gazetenin son sayfası hep spor sayfasıydı. Sanırım bilinçaltımda öyle kalmış; kitabı da sporla bitirmek istedim. Gerçi sporculara ikinci kitapta da oldukça geniş yer vermiştim. Bu yüzden burada bazı isimleri yeniden almadım. Aynı şekilde sanatçılar ve tiyatrocular da ikinci kitapta yer aldıkları için bu kitapta onlara ayrıca yer vermedim. Ama bunun notunu da düştüm; burada bulunmayanların ikinci kitapta anlatıldığını özellikle belirttim.

M.Ş.Ç.: O zaman şunu da sormak isterim. Aynı durum sanatçılar ve yazarlar kadar akademisyenler için de geçerli. Burgazada zaman içinde çok güçlü bir entelektüel çevre oluşturmuş görünüyor. Sizce bu bir tesadüf mü? İnsanlar birbirlerini mi çekiyor, yoksa adanın kendisinin sağladığı bir atmosfer mi var? Bu ortam nasıl oluşuyor?

R.S.: Akademisyenleri daha yakından bildiğim için oradan örnek verebilirim. İlk gelenlerden biri galiba Şara Sayın’dı. Alman filolojisi profesörü olduğu için Alman çevreleriyle yakın ilişkisi vardı. O yıllarda Burgazada’da da çok sayıda Alman yaşadığı için buraya yöneldi. Üstelik o dönem ada bugünkünden çok daha bakirdi. Belki Heybeliada daha da bakirdi ama Burgaz’ın da kendine özgü bir çekiciliği vardı.

Onun ardından, 1973-74 yıllarında Edebiyat Fakültesi’nden iki profesör daha geldi. Buna belki de Burgazada’nın ilk akademik göçü diyebiliriz. “Kolsuz Agop” lakabıyla tanınan ünlü hekim Prof. Agop Kotoğyan da Burgazada’yı yeğleyen akademisyenlerden biriydi.

İnsanlar gerçekten birbirlerini çekiyor. Ama bence daha önemlisi şu: Gelenler adayı seviyor ve kalıyor. Bir arkadaşımın anlattığı çok güzel bir söz vardır. Amcası mıydı, dedesi miydi tam hatırlamıyorum ama şöyle dermiş: “Burgaz Uhu gibidir. Bir dokundun mu yapışır.” Hatta “Burgaz’dan damat verilmez; damat alınır, gelin alınır” diye de söylenir. Böyle sempatiyle anlatılan bir adadır Burgazada.

M.Ş.Ç.: Çok üretken bir yazarsınız. Ama son yıllarda üretiminizin önemli ölçüde Burgazada etrafında yoğunlaştığını görüyoruz. Bunun bir kırılma noktası var mıydı? Sizi buna yönelten ne oldu? Bu, kayıt altına alma isteği miydi?

R.S.: Aslında o kırılma noktası çok eskiye dayanıyor. Sanırım ilk kıvılcım, İstanbul Dergisi‘nde yayımlanan makalemdi. Yanılmıyorsam 1989 yılında ilk kez Burgazada’da yazlıkçı olduk. Özellikle çocuklar için… Küçük oğlumuz o zaman beş yaşındaydı. Havlusunu alır, terliklerini giyer, annesine “Hoşça kal” der ve tek başına yüzmeye giderdi.

Biz Çakıltaşı denilen, biraz yukarıdaki bir bölgede oturuyorduk. Kulübe ulaşmak için on dakika kadar yürümesi gerekiyordu. Ama trafik yoktu, güvenlik endişesi yoktu. Çocuklar özgürce dolaşabiliyordu. O yılların en büyük rahatlığı buydu.

Gerçi Burgazada’yla ilk tanışıklığım daha da eski. Bir yaşındayken annemle babam beni yazlıkçı olarak Burgazada’ya getirmişler. Sonra adayı çok sevmedikleri için başka yazlık yerlere gitmişler. Yani aslında bilinçsiz de olsa ilk yılımı burada geçirmişim.

1989’da yeniden gelmeye başlayınca Adalar Su Sporları Kulübü’ne üye oldum. Bir baktım; Keldaniler var, Katolik Ermeniler var, Karay Yahudileri var… “Nasıl bir yer burası?” dedim kendi kendime. Akademisyen refleksiyle oturup kâğıt kalem aldım ve saymaya başladım. Tam yirmi ayrı grup tespit ettim. İşte o zaman bunun olağanüstü bir yer olduğunu fark ettim.

M.Ş.Ç.: Hatırlıyorum, bunu kitabınızın tanıtım toplantısında da konuşmuştuk. Gerçekten çok kıymetli bir tespit.

R.S.: Sonra bu düşüncelerimi İstanbul Dergisi‘ne yazdım. Ardından uzun süre aklımda Burgazada üzerine bir belgesel yapma fikri vardı. Birkaç kişiyle görüştükten sonra bana Nedim Hazar’ı önerdiler ve birlikte o filmi çektik.

Film sırasında Nedim’le epey tartıştık. Ben daha akademik, daha belgesel nitelikli bir çalışma istiyordum. Hatta filmin sonunda jenerikte adadaki bütün toplulukların isimlerinin akmasını önermiştim; Katolik Ermeniler, Katolik Rumlar ve diğerleri… Nedim bunu istemedi. Onun yerine çok güzel bir şarkıyla bitirmeyi tercih etti.

Aslında bugün geriye dönüp baktığımda bunun da doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. YouTube’da hâlâ izlenebilir; sonundaki şarkı gerçekten çok etkileyici. Ama benim içimde yine de eksik kalan bir şey vardı. Bütün bunların daha kalıcı biçimde kayda geçirilmesi gerektiğini düşünüyordum.

Belgeseli 2005 yılında çektik. Aradan yaklaşık on beş yıl geçti. Sonra 2019 yazında kulüpte ve adanın farklı yerlerinde söyleşiler yapmaya, insanları kaydetmeye başladım. Ardından pandemi geldi. Covid sırasında eve kapanınca bütün o kayıtları oturup yazıya döktüm.

Aslında bugün geriye baktığımda görüyorum ki gerçek kırılma noktası 1989’du. Burgazada’nın o çok kültürlü yapısını ilk kez fark ettiğim gün bu konu adeta kanıma girdi.

M.Ş.Ç.: Kitaplarınızda dikkatimi çeken şeylerden biri de bu zaten. Hiçbir öfke yok; son derece tarafsız bir anlatım var. Sanırım bu da akademik yaklaşımınızın doğal bir sonucu. O yüzden son olarak şunu sormak istiyorum: Bugün sizce Burgazada’nın hafızasını en çok tehdit eden şey nedir? Fiziksel dönüşüm mü, unutmak mı, ilgisizlik mi?

R.S.: Bana göre bugün Burgazada’nın en büyük sorunu aşırı yoğunluk. İngilizcesiyle söyleyecek olursam, overpopulation. Hem sürekli ikamet etmek isteyenlerin sayısı arttı hem de günübirlik ziyaretçiler ciddi biçimde çoğaldı.

Oysa eskiden Burgazada diğer adaların gölgesinde kalırdı. Birinci kitabımda da sanırım bundan söz etmiştim. Bostancı ya da Kabataş’tan kalkan vapur önce Kınalıada’ya uğrardı. Kınalıada’nın plajları çok ilgi gördüğü için insanların büyük bölümü orada inerdi. Burgazada’ya gelindiğinde ise ancak üç beş kişi inmiş olurdu; adayı gerçekten bilenler… Heybeliada ve tabii ki Büyükada her zaman çok daha fazla ziyaretçi çekerdi. Burgazada uzun yıllar bu iki adanın gölgesinde kaldı.

Sonra gastronomi ön plana çıktı. Aileden eski Burgazlı Vedat Milor ve Hıncal Uluç gibi isimlerin de etkisiyle ada gastronomi açısından tanınmaya başladı. Bunun olumlu tarafları elbette var. Ancak bir yandan da eski Paradisos, yani Cennet Bahçesi, bugün rock konserlerinin düzenlendiği bir mekâna dönüştü. Rock müziğe hiçbir itirazım yok. Sorun müzik değil; beraberinde gelen kültür. Sokaklarda taşkınlık yapan, adayı yalnızca tüketilecek bir eğlence mekânı gibi gören bir ziyaretçi profili oluşmaya başladı.

Ben buna “Burgazada’nın tüketilmesi” diyorum. Kitapta da buna değindim. Açık söylemek gerekirse, bu yüzden Burgazada’nın geleceğini çok parlak görmüyorum.

M.Ş.Ç.: Çok teşekkür ederim.

R.S.: Ben teşekkür ederim.

Bu söyleşi vesilesiyle bir haberi de paylaşmış olayım. Akillas Millas Ödülleri’nde bana Jüri Özel Ödülü verileceği bildirildi. Bu beni iki açıdan mutlu etti. Öncelikle böyle bir ödüle layık görülmek elbette büyük bir onur. Ama ikinci bir mutluluğum daha var: Demek ki benim kitabımdan daha değerli olduğu düşünülen başka bir çalışma var. Onu gerçekten merak ediyor ve büyük bir ilgiyle okumayı bekliyorum.



Yayınlanma Tarihi: 09 Temmuz 2026  /  Son Güncellenme: 10 Temmuz 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.