
Beşiktaş vapuru yazın Bostancıya çalışırdı
1963 yazında adaya yazlıkçı olarak kendi evimize yerleştiğimizde yedi yaşındaydım. O zaman vapurdan, iskele doğrultusunda adanın sağ tepesine bakıldığında en tepede görülen ve adanın tek koyu yeşil evi bizim evimizdi. Ben dört ailenin tek çocuğuydum. Üç halam vardı ve sadece birinin benden on sekiz yaş büyük bir oğlu bulunuyordu. Annem de tek çocuktu. Yetmiş yaşındayım ve uzun süredir geçmiş atalarıma ait hiçbir fert kalmadı; Allah’a şükür ki iyi anlaştığım, sevdiğim bir eşim, muhteşem bir kızım ve damadım, ayrıca iki çok sevimli torunum var.

1974 Humpty Dumpty Disco önü
Halalarımdan biri çocukluğunu anneanne ve dedesiyle Büyükada’da, Venezia evlerinde kiracı olarak geçirmiş. Evlendikten sonra da mimar olan eniştemi ikna ederek Misak Sokak’ta şu an oturduğumuz evi yaptırıp 1954 yılında yerleşmişler. Kardeşler birbirine çok bağlı olduğundan bundan yedi yıl sonra babam ve diğer halamlar bir parsel gerideki arsaya, yine mimar eniştenin destekleriyle iki katlı benim çocukluk ve gençlik evimi inşa etmişler. Ta 2011’e kadar o evde oturduk; evlendim, kızım orada doğdu ve büyüdü. Babam 1941 İstanbul Tıp mezunu bir doktordu. Ancak bütün yaşamını devlet kademelerinde geçirdi, 1972’de emekli oldu, 1974’te de vefat etti. Annemse on sekiz yaşında Ziraat Bankası’nda çalışmaya başlamış ve o da 1972’de elli iki yaşındayken emekli olmuş. Altlı üstlü paylaştığımız diğer evde oturan halam ve eniştem ise İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi hocalarıydı. Eniştem Prof. Dr. Rasim Tulus, Atatürk döneminde yurt dışına üniversiteye gönderilen İzmir Atatürk Lisesi mezunlarındandı. Halam da Fransızca eğitim almış ve daha sonra Eczacılık Fakültesi’ne girmiş. Çocukları yoktu; ben onlar için oğulları, onlar da benim için ikinci anne ve baba gibiydiler.

Babam (8 yaş) ve halalarım 1921
Bizim evin arazisi tamamen blok kayalıktı; kazmadan başka kullanılabilecek hiçbir alet yoktu ve arazi oldukça eğimliydi. Mecburen kayalarda sadece temel betonu atılacak kadar oyuk açılabiliyordu. Eniştemin söylediğine göre iki-üç günde bir kazma yenilenirmiş; kaya o kadar sertmiş ki kazmalar kısa sürede kullanılmaz hâle gelirmiş. Bahçenin arkasına ağaç fidanları dikileceği zaman gelen işçiler bir gün boyunca uğraşır, tek bir fidan için kayada adeta saksı gibi bir yuva açarlardı. Bahçeyi düzenlemek için şağıdan kum, çimento, gübre ve tuğla sipariş edilir, bu malzemeler sekiz-on eşekten oluşan bir konvoyla getirilirdi. Eşeklerin iki tarafında birer küfe olur, her bir küfeye elli kiloluk çuval ya da tuğla yerleştirilirdi.
Adada özellikle yüksekte kalan evlere şebekeden su dağıtma sistemi olmadığından bütün evlerin altında bir sarnıç bulunurdu. Kış boyunca çatılardan toplanan yağmur suyu ile dolar, yazın ise eğer bahçenizi fazla sulamazsanız yaklaşık iki ay kadar idare ederdi. Bizim evin sarnıcı kırk tonluktu; hâlâ evin altında o sarnıç, temizlenip yeniden doldurulacağı günleri bekliyor. Ağustos başı geldiğinde evde su alarmı başlar, büyükler hemen İtfaiye’nin yolunu tutardı. Alınacak kırk ton suyun parası ve kiralanacak eski itfaiye hortumlarının ücreti ödenir, ertesi gün Hristos tarafındaki depoya bağlı itfaiye musluğuna o hortumlar bağlanır, birbirine eklenir ve ucu sarnıca sarkıtılırdı. Hepimiz suyun hortuma verilmesini beklerdik. Sonrasında ise eski hortumların patlak yerlerinden fışkıran sularla oynayan çocukları uzaklaştırır, patlak yerlere çul çaput bağlayarak su kaybını azaltmaya çalışırdık. Yağmur suyu çok yumuşak olduğu için yıkanırken sabun kolay kolay akmazdı. İçme suyu ise kurşunla mühürlenmiş cam damacanalarla gelirdi. Sucu mühürü söker ve atardı; bu da çocuklar için bir oyun olurdu. Daha sonraları o kurşun parçalarından olta kurşunu yapmayı bile öğrendik. Sarnıç suyu çok değerli olduğundan bahçemizde fazla su isteyen çim gibi bitkiler bulunmazdı; yalnızca az suyla yetişebilen ağaçlar ile bir miktar gül, ortanca ve sardunya vardı.

Bahçede taşlardan yuva açıp fidan dikme
O yıllarda okullar Mayıs sonunda kapanır, Bir Ekim’de açılırdı. Güneydeki alternatif tatil yerleri henüz keşfedilmediğinden İstanbullular’ın ana tatil mekânı dört ay boyunca Adalar olurdu. Mayıs sonunda adaya geldiğimizde evimizin önünden geçen Çançiçeği Sokak henüz açılmamış olduğundan, otların arasından geçerek kendimize bir patika yol açardık. Yan komşumuz o dönemde adanın en tanınan tesisatçısı Mösyö Franguli idi. Sağdaki evde Mösyö Nubar ve eşi Madam Öjeni oturuyordu. 1963 ile 1968 yılları arasında esnaf müşterilerine genellikle “Madam” ya da “Mösyö” diye hitap ederdi. Bu hitap biçimi o dönemin nüfus yapısı hakkında zaten bir fikir verir. İstanbul’dan adaya geldiğinizde sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi olurdunuz; bir tarafta yüksek sesle konuşulan Rumca, diğer tarafta Ladino’nun yankılanması nefisti. Zaman içinde biz de komşularımızla güzelce kaynaştık. Öyle ki Misak Sokak’ta toplam on çocuk, yıllarca çok keyifli oyunlar oynadık. Yaşlarımız on ile on iki arasındaydı ve annelerin söylediklerine bağlıydık. “Denize gidilmeyecek” dendiği zaman çocuklar hemen oyunlara başlardık. Henüz evlere siyah beyaz televizyon girmemişti. Erkekler, dik olan Misak Sokak’ta futbol niyetine top oynardık. O dönemde farklı gazoz ve kola kapakları toplamak, ayrıca farklı kibrit kutusu kapakları biriktirmek moda idi. Yabancı kibrit kapakları on ya da yirmi yerli kapağa denk sayılırdı. Oyun şöyleydi: kapak duvara bastırılır, yere düştüğünde başka bir kapağın üzerine gelirse yerdeki tüm kapaklar o atan kişiye ait olurdu. Gazoz kapaklarıyla oynanan başka bir oyunda ise yere tebeşirle bir yılan çizilir, kapağı o yılanın dışına çıkarmadan sonuna kadar ilerletmek gerekirdi. Bazen de Hristos’a giden yolun kenarındaki ağaçların arasında define aramaya çıkardık. Hey gidi günler.

Halam Kumkapı jeanne d’arc Fransız lisesinde okumuş
Haziran ayı geldiğinde İstanbul’un Avrupa yakasından adalara adeta bir göç başlardı. Önce şehirdeki evlerde adaya gönderilecek eşyalar büyük bir özenle hazırlanırdı. Hali vakti ortalamanın üstünde olanlar yine bavullarla gelirdi; kişi başı üç-dört bavul olurdu. Daha az imkânı olanlar ya da kiracılar ise şehirdeki buzdolabı, çamaşır makinesi gibi elektrikli eşyalarını, bazıları da döşeklerini, kalın battaniye ve yorganlarını koruyucu malzemelerle sarıp sarmalar, kalın halatlarla bağlar ve göçe hazır hâle getirirdi. Daha sonra bu göç nakliyesini yapan kişiler bulunur ve onlarla randevulaşılırdı. O gün gelene kadar şehirdeki mobilyaların üstü örtülerle kapatılır, perdeler sökülür ve yerlerine yaz boyunca pencerelerde kalacak kalın kumaşlar asılırdı. Göç günü genellikle sabah saat yediden itibaren hamallar beklenir, “Aman evladım dikkatli ol” diyerek eşyalar adaya doğru gönderilirdi. Ardından en yakın vapurla adaya geçilir ve göç eşyalarının gelişi büyük bir heyecanla beklenirdi. Bizim ev en tepede olduğundan her seferinde umudu kesmeye başladığımız saatlerde, akşam sekiz ya da dokuz gibi, at arabasıyla yorgunluktan bitkin düşmüş kişiler tarafından eşyalar getirilirdi. Her seferinde de metal kısımlarda küçük ezikler eksik olmazdı. Haziran başında hava henüz tam ısınmadığından evlerin içi oldukça serin olurdu. Tüm pencereler açılır, ev mümkün olduğunca hızlı bir şekilde yaz mevsimine hazırlanırdı. Bizim evimizde gazlı bir Vezüv sobası vardı; hatta duvarların daha çabuk ısınması için o bile yakılırdı. Vezüv sobasının bir özelliği, arkadaki hazneden sıvı gazın yanma bölümüne giderken “guluk guluk” diye bir ses çıkarmasıydı. Aynı sobayı kullanmış olanlarla ne zaman konuşsam herkesin ilk aklına gelen o ses olur. Zaten o yıllarda doğal gaz bulunmadığından kışın ya kömür ya da odun sobası, bazen de gaz sobası yakılırdı.

İskele üstü disko
Adada büyük marketlerin açılmasına daha uzun yıllar vardı ve yaşlı aileler için tek çözüm yolu bakkal ve manav alışverişlerini onların servisleriyle temin etmekti. Doğal olarak o dönemin en zengin sayfiye yerlerinden biri olan adada fiyatlar da oldukça yüksekti. Bu nedenle pahada ağır, yükte hafif ihtiyaçlar İstanbul’dan gelirken getirilirdi. Bir de at, katır ya da eşek küfelerine doldurdukları sebze ve meyvelerle mahalle mahalle dolaşan satıcılar vardı. Büyük zorluklarla tepeleri dolaşır, hem evlerin ihtiyaçlarını karşılar hem de ailelerini geçindirirlerdi. İçlerinden hatırladığım Süleyman Efendi’yi büyük bir saygıyla anıyorum; nur içinde yatsın. Ayrıca sokak sokak dolaşan Roman kadınların evlerde kullanılabilecek masa örtüsü, yatak örtüsü gibi eşyalar satmaya geldiklerini de hatırlıyorum.

Anadolu klübü dine
O dönemlerde çöp kamyonu yoktu. Çöpler, bir atın çektiği ve arkasında iki taraftan açılan kapakları bulunan küçük arabalarla toplanırdı. Aslında “toplanırdı” demek yerine “toplanır gibi yapılırdı” demek daha doğru olur. Bu araba haftada bir kez eve yakın bir yerde dururdu. O sırada çöpü yetiştirirseniz ne âlâ; yetiştiremezseniz bir hafta daha beklemek zorunda kalırdınız. Üstelik gelen çöpçüye bahşiş vermezseniz bir sonraki hafta hiç gelmezdi!
Biz adaya geldikten ancak altı-yedi yıl sonra, babam İstanbul Sağlık Müdür Muavini iken yaptığı ısrarlı girişimler sonucunda Çançiçeği Sokak yol olarak açıldı ve evimizin önünden gerçek bir sokak geçmeye başladı. Sokağın en yüksek noktasından görülen Heybeliada gün batımı manzarasını ise bugün bile her geçişimizde durup büyük bir hayranlıkla izleriz.

Kış aylarında Pazar günleri ailece, zannedersem saat on otuz beş vapuruyla adaya giderdik. Halalar, enişteler, anneannem ve biz hep birlikte olurduk. Eve varır varmaz Vezüv sobası yakılır; erkekler bahçede bir şeylerle uğraşırken kadınlar sobanın üzerinde çorba pişirir, içeride ocakta da ana yemek hazırlanırdı. Yanında o zamanın favorisi olan yalancı dolma konservesi (şimdi zeytinyağlı sarma deniyor), barbunya konservesi gibi şeyler bulunurdu. Evde tavla oynayarak zaman geçer, öğleden sonra olunca akşam çayı için aşağıdaki evde oturan halamlara gidilirdi. Her seferinde oldukça zengin bir akşamüstü sofrasında beş çayı içilirdi. O zaman İstanbul’a son vapur saat yirmi otuzdaydı. Kışın zaten Bostancı’ya vapur olmazdı; olsa bile oradan Şişli’ye gitmek herhâlde altı-yedi saat sürer, üç-dört aktarma yapmak gerekirdi. Son vapurda bazılarımız uyur, annem bilmece çözer, halam ile eniştemin ise üniversitede ertesi gün anlatacakları dersleri çalıştıklarını ya da yaptıkları sınav kâğıtlarını okuduklarını hatırlıyorum. Saat yirmi iki on gibi Eminönü’ne vardığımızda ise bomboş bir ortam olurdu. Dört-beş taksi bekler, vapurdan inenler onlara doğru koşardı. Biz kalabalık olduğumuz için genelde taksiler hemen biter ve bazen kış soğuğunda yarım saat kadar beklemek zorunda kalırdık.

Eşekle tura hazırlık resmi
1965 yılında sünnet kutlamam yaz aylarında adada yapıldı. Aile günler öncesinden hazırlıklara başladı. Misafirlerin gelmesinden bir gün önce operasyon yapıldı ve veliaht —yani ben— özel bir faytonla eve getirildim. Beni merdivenlerden, nur içinde yatsın, Sedat ağabey kucağında çıkardı. Hatırımda kalan şeylerden biri, kutlama günü eve bir Karagöz-Hacivat ustasının gelmesiydi. Ayrıca bir sürü hediye geldi; halamın aldığı ilk bisikletim, yirmi dört jantlık bir MİFA idi. Bizimkiler iki kova da limonata hazırlamışlardı. Daha sonraki bir ay boyunca o limonatayı içtiğimizi hatırlıyorum. Ertesi yaz mahallede sünnetimin uzun süre dedikodu konusu olduğunu diğer çocuklardan duymuştum.

1970 yılına kadar denize Nakibey’de girdik. Tüm Tepeköy ahalisinin denize girdiği yer orasıydı. Annemle uzun bir yürüyüşten sonra oraya gider, iki-üç saat yüzdükten sonra çok dik yokuşları tırmanarak kan ter içinde eve dönerdik. Yüzmeyi de orada, tanıdıkların yaşça büyük çocuklarından öğrenmiştim. Bu arada ailelerin ya da arkadaş gruplarının kendilerine özgü ıslıkları vardı. Babalar iş dönüşü —eğer iskelede karşılanmamışsa— eve yaklaştığında aile ıslığını çalar, böylece çocuklar ve anneler onları karşılamaya çıkardı. Aynı sistem çocukların kendi aralarındaki haberleşmede de çok önemliydi. O dönemde evlerin çoğunda normal bir telefon bile yoktu. Telefon numaraları altı rakamdı. Halamların numarası mesela elli bir altmış dört on altı idi. Biz adaya taşınınca telefona başvurmuştuk. Babam doktor olduğu için öncelikli sayılıyordu, ama yine de telefonumuzun bağlanması altı yıl sürdü. Numaramız elli bir elli sekiz otuz iki idi.
Evimizin ilk yıllarında yazları iki önemli misafir grubu üst katta oturan halamlara gelirlerdi. Günler öncesinden hazırlıklar başlardı. Aşağıda İnci veya Yordan’dan petit four’lar, minik sandviçler ve pastalar sipariş edilir; hanımlar kuaföre giderdi. Misafirlerin geleceği günün sabahı da küçük sandviçlere özenle kesilmiş mumlu balık yumurtası, zeytin ezmesi, peynir, salam gibi malzemeler konularak ikramlar hazırlanırdı. İskelede vapurdan karşılanan misafirler faytonlarla önce ada turuna çıkarılır, sonra eve getirilirdi. Çocuk hâlimle benim için çok eğlenceli bir gün olur, ardından da günlerce o günden kalan ganimetleri yerdim.

Eczacılık fakültesi hocaları bize geldiğinde 1967 olmalı
1970’te ortaokul bittiğinde babam bana hediye olarak Anadolu Kulübü kortlarında tenis dersleri ayarladı. O yıllarda bizim yurt dışıyla hiçbir bağlantımız yoktu ve spor mağazalarında tenisle ilgili neredeyse hiçbir şey bulunmazdı. Hatta bugün bildiğimiz bisiklet yaka ya da polo tişörtler bile yoktu. Spor yapanlar için yalnızca eşofman vardı. Önce bir tenis raketi aradık. Sonunda kortta ders veren Erdoğan ağabey bir raket getirdi. Biz raketten anlamıyoruz; raket iki gün sonra kavisli hâle geldi. Meğer bize kötü bir raketi presleyip vermiş; raket serbest kalınca yeniden eğilmiş. O zamanlar yalnızca ahşap raketler vardı. Raketlerin telleri kedi bağırsağından yapılırdı. Kurutulmuş kedi bağırsağı büyük bir özenle ve özel aparatlar yardımıyla gerdirilirdi. Raketlerin formu bozulmasın diye eve gelince mengeneye konurdu. Raket tamam ama tişört yok. Ailem memur; yurt dışıyla bağlantımız da yok. Onu da Çiftkurtlar’ın beyaz fanilasıyla çözdük. Şort da beyaz isteniyor; koyu renk birkaç yerde var ama beyaz yok. Sonunda “Sirkeci’de Mario Gabay’a git, orada var” dediler. Oradan bezden yapılma bir şort aldık. Ayakkabım ise tabii ki beyaz Raf marka idi. Çok mutluydum. Hemen büyük bir hırsla derslere başladım ve hızla ilerledim. Aynı dönemde, hatta aynı gün, Çelik Kefeli de başlamıştı (onu bir yıl önce kaybettik). Hemen arkadaş olduk. Onun aracılığıyla önce Ahmet Erner, sonra da Aydın Tolluoğlu ile tanıştım ve o günden bugüne kopmadan bu kadim arkadaşlarla beraberiz. Zaman zaman eski anıları konuşup hayıflanıyoruz.
Yaşım on altıya geldiğinde babam Anadolu Kulübü’ne üye oldu. Bu da benim mahalle ortamından çıkıp farklı bir dünyaya adım atmam anlamına geliyordu. Zaten her gün istisnasız en az üç saatim kortta geçiyordu. O dönemde kendi yaş grubumda birinciliğim de vardı. Ama artık kulübün gece hayatına da girmiştim. Yeni arkadaşlarla birlikte disko ve dans hayatımda önemli bir yer tutmaya başlamıştı. Şimdi o yıllardaki enerjime şaşırıyorum: hemen her gün üç saat tenis oynar, mutlaka bisikletle ada turu yapar ve gece yarısına kadar dans ederdim. Bu arada arkadaş grubum genellikle benden dört-beş yaş büyüklerden oluşuyordu; bir-iki yaşıtım da vardı.

Bizim evden kasıyorsan tarafı, daha az ev var, çamlar çok küçük
Bir gün o dönemin en göz alıcı güzel kızlarından biri —benden yaklaşık beş yaş büyüktü— “Nezih, gel kulübün motoruyla gidiyoruz” dedi. Ben de “Olur” dedim. Grup arkadaşlarıyla gideceğiz diye beklerken baktım teknede sadece o dönemin başbakanının adı çeşitli hayalî ihracat meselelerine karışmış yeğeni var. Tekneye bindim. Adamın suratı düştü; meğer beni oraya bir nevi emniyet sigortası olarak çağırmış. Böylece hayatımın tek bodyguardlığını da yapmış oldum! Anadolu Kulübü’ne gelen bazı hanımlar nedense plaja bile oldukça süslenerek inerlerdi. O zaman havuz da yoktu; mecburen çok da temiz olmayan denizine girerdik. Ve mutlaka iki-üç günde bir bu takılardan biri yosunlu denize düşerdi. Haydi gençlere eğlence: gözlükleri takıp yosunlara dalar, düşen takıyı bulmaya çalışırdık. Tabii bulduğumuzu hiç hatırlamıyorum.
O yıllarda Özdemir Erdoğan ve Orkestrası haftanın altı gecesi disko bölümünde çalardı. Bizim grubun her zaman sağdaki ilk masada yeri vardı. O zamanlar giriş ücreti ödemeden ve hiçbir şey içmeden bütün gece orada oturmak mümkündü. Müzik bittiğinde de gelip masamızda sohbet ederlerdi. Onlardan önce Neco vardı; daha sonraki yıllarda ise yaz boyunca her gece müzik yapmak üzere Rıza Silahlıpoda gelmişti. Gerçekten o yılları büyük bir heyecanla hatırlıyorum. Bir de kulübün üç önemli balosu vardı: Haziran sonunda ve Temmuz’da iki balo, en önemlisi de 30 Ağustos’ta yapılan büyük balo. Yerler önceden rezerve edilir, ücret ödenir ve o gece kadınlar tuvaletleriyle, erkekler yazlık takım elbiseleriyle gelirdi. Çok önemli bir geceydi. Garsonlarla da arkadaş olduğumdan bizim aile masasına özel ilgi ve servis olurdu.

Ada vapuru annem babam , arkada ayakta kalanlar ve en arkada pencerelerde perde var, sonra unutuldu
Bazı geceler kulübün diskosu yetmez, oradan çıkıp başka diskolara giderdik. O dönemin en gözde ve en büyük diskosu Yekta idi. Ayrıca kulüpten iskeleye inerken sol tarafta, şimdi otellerin bulunduğu yerde, dik bir patikadan inilerek gidilen Humpty Dumpty de favoriler arasındaydı. Bir dönem de iskele üstündeki yerde iki-üç yıl süreyle bir disko açılmıştı. Özellikle dolunaylı gecelerde orası muhteşem olurdu. On sekiz-on dokuz yaşlarına geldiğimde ise diğer adalara gitme dönemim başlamıştı. Bir yaz boyunca arkadaşlarla Cumartesi geceleri Buzgaz’ın diskosuna giderdik. Gece saat iki civarında “diskodan ada motoru kalkıyor” anonsu yapılır, mekân bir anda boşalır ve gece biterdi. Bindiğimiz ada motoru ise aslında bir balıkçı teknesiydi. Güzel günlerdi.
Gelecek sayıda vapurları, vapur anılarımı paylaşacağım…
Yayınlanma Tarihi: 08 Mart 2026 / Son Güncellenme: 08 Mart 2026
Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.
Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.