Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 248 – Şubat 2026      Yıllar Önce Basında Adalar

Yıllar Önce Basında Adalar

and


1941 yılının Şubat ayında büyük savaş Avrupa’nın neredeyse tamamına yayılırken Türkiye bir yandan savaş dışında kalmak için kararlı politikasını sürdürürken diğer yandan savaşın yol açtığı sorunlarla baş etmeye çalışıyor. Pahalılık ve zaruri ihtiyaç maddelerinin kıtlığı bu sorunların başlıcalarını teşkil ediyor.

Adalar’da ise her kış olduğu gibi sessizlik ve sükunet hakim gibi görünüyor. Dolayısıyla gazetelerde Adalar ile ilgili haberler nadiren yer alıyor. Bu ay Sermed Muhtar Alus’un Büyükada’da geçirdiği günleri anlatan yazısı o zamanın Ada yaşamına dair ilginç ipuçları veriyor. Keyifle okuyacağınızı umuyorum.

1941 Şubat ayının gazetelerindeki gezimize buyurun…


Gördüklerim, duyduklarım
Büyükadaya tebdil havaya gidişimiz

Geçen yazımda bahsettiğim gibi o yıl da enflüenza İstanbulu yakıp kavurmuş, içimizde en ziyade annemi hırpalamış, hayalifener edip çıkmıştı.

Devrin en meşhur iki doktoru Zambako paşa ve Horasanciyan efendi kesip attılar:

  • Hemen 8üyükada’ya götüreceksiniz!..
  • Aman daha mart içindeyiz. İstanbulun kışı yaza doğrudur! gibi cevaplara rağmen ısrardalar:
  • Hatta mümkünse yarın!..

Lokman hekimler bunu dedikten sonra akar sular durur.

adayı iyi tanıyan bir ahbaba rica edildi. Gidip döndü. En manzaralı, en havadar bir noktada, sekiz odalı, mobilyalı, piyanosu bile içinde, matlûba ezhericihet muvafık bir köşk bulduğunu, fakat pahalıca olduğunu, sezonluk 100 altın istediklerini söyledi.

Filvaki tuzlu amma razı olmaktan gayri çare yok. Ertesi gün peyi yollandı, köşkü tuttuk. Hafta geçmeden takım taklavat taşınıyoruz. Allahtan olacak o gün hava güneşli, mülâyim. Annem son derece zayıf, mecalsiz olduğu için kupaya, başını dayıyacak yastık; dizlerine örtecek battaniye alındı. Geride de ev halkı, Şehzadebaşı’ndan tuttuk.

Öğleüstü doğru Köprünün Adalar iskelesi. O tarihte Adalara vapur kıt; günde dört tane gidiyorsa o kadarı bile gelmiyor. Vakti evvelden öğrenildiği için islim üstündeki 8 numaralı (Hereke) , vapuruna cümbür cemaat daldık.

Bu gemi Nuh nebiliktir. Ara seferlerine konmuş. Orta kat, alt kat salonunu falan arama. Kadınlara mahsus yan kamarasına ıskarça gibi dolduk. Tonton kalktı.

Git git, Sarayburnu açıkları. Bir taraftan (Gelin havası) bayılıp dursun, enikonu sallanıyoruz. Bizimkilerin ellerinde limonlar, kolonyalar; dadı, bacı çoktan dışarıya fırlamışlar..

Fenerbahçe kulesi, Kınalı burnu, Burgaz önü, yol bitip tükenir gibi değil ki. iki mi, iki buçuk saat mi sonra çımacıların sesi imdada yetişti:

  • Büyükada!…

Herkeste ekşi surat, tıpkı ağıla benziyen iskeleye kapağı attık. Meydanın sağında gene gazino, içinde küçük sahne: sol yamaçta birkaç eşek, üç beş araba. Hepsi tenteli ve sepet kapalısı ne gezer.

Çarnaçar bindik. Anne başını yün atkı ile sarıp sarmaladı, dizlerine battaniyeyi örttü. Hıristos caddesinde Keşanlının köşküne yanaştık.

Sekiz, on basamak merdivenden sonra taş bir sed. İçeriye gir, geniş bir sofa. Sokak üstünde sağlı sollu, arkada hakeza, aralarında birerden altı oda.

Hakikaten kuş bakışı manzaraya diyecek yok. Ada, deniz derya, karşı sahiller ayak altında… Evet, ev mobilyalı. (Zengin idin hani senin partalın, şişman idin hani senin sarkanın) hesabı. Köhne bir piyano; perdelerin, kanapelerin kumaşları akmış: ayna, konsolların yaldızları kararmış; Çin işi iki koca vazo kırık; pirinç sehpalı petrol lambası yanpiri; duvarlardaki tabloların muşambaları delik deşik. Tepedelenli Ali paşanın meşhur sevgilisi Vasiliki’nin taş basması resmİ lekeler içinde.

Selamünaleyküm der demez, 40, 45 lik iki madamanko çıkageldi. Ev sahipleri ve Keşanlı’nın kızları imiş. Saçları maşalı, yüzleri düzgünlü, sırtlarında bomba kollu fistanlar; keskin keskin lavanta kokuları yayılıyor. Sanki suvareye gidiyorlar.

Eve adımımızı attık, aman yarabbi içecek su yok. Göç telâşında elbette akıldan çıkar. Matmazeller lütfedip bir sürahicik getirdiler. Bumbulanık, ağıza konamaz.

um ulamı.:, ağıza konamaz. Haber ettik, geldiler. Dil ebesi · 1 Y Jlk çağların muha.!am aletleri ay-Yakacık suyunun damacana damacana bol olduğunu söylemişlerdi. Adamlar koşturuldu. Tek sucuda katresi kalmamış.

Deşti Kerbelâda gibiyiz; yanıyoruz. Kuyuya teşneler çok, fakat buruk mu buruk, haza şap. Biricik eczaneye başvuruldu. Vişi maden suyuna dayandık. (Çitli, Karahisar, Kisarna gibiler o zamanlar ne arıyor?)

Hava poyrazlamış, tirtir titremeğe başlamıştık. Sofada sözüm ona şömine var amma odun nerede? Tüttüreceği göster. Güçbelâ bir saç mangal bulundu. Etrafına üşüşen üşüşene.

Akşam yemeğine oturduk. Öyle yağlı bir et ki desturun lâhını hınzır mıdır ne? Zira burası râya yatağı. Onunla piştiği için sebzeler de tukaka. Burada balığın âlâsı varmış amma kim eve sokuyor? Doktor Zambak o paşanın: (Balık kana hararet verir, kurdeşen yapar) tembihi kulaklarda küpeydi.

Adapazarı tereyağına, peynir ekmeğe yattık. Erkencecik yataklarımıza girdik. Çok geçmeden sokakta makamlı makamlı, firaklı firaklı, mırıltılar. Zangoçlarmış meğerse. Tepelerdeki manastırlardan inerek her gece ortalığı tavaf ederlermiş.

Büyük teyze, haminnem, Esved bacı kelimei şehadetler, salâvatlar getirmede.

Yorgunluktan gevşemiş, uykuya dalıyor gibiyiz. Dadım Hasbihal kalfanın aşağıdan feryadı çınladı:

  • Kurtlar boğuyor!…

Hep fırladık. Bulaşıklar yıkanan kuyu suyunda canlı canlı kurtlar kaynaşmada. Ertesi sabah karşı komşuda temiz bir sarnıç bulundu, iki kuruşa mı, yüz paraya mı peyliyebilmişler…

O gün de yepyeni bir hâdise. Alt kata inen merdivenin başında camekânlı bir bölme var, Bitişikteki küçük bölüğe çekilmiş olan ev sahipleri ikide bir yokluyorlar. Bir de girip bakalım ki dolabın içinde bir kandil; çiçeklerle, tüllerle çerçevelenmiş Meryem ana resmi.

Görüşecek, halleşecek kimseler yok. Herkes dokuz öksüzle mağaraya kapanmış gibi. İstanbuldan ahbap çağırıyoruz; yalvarıp yakarıyoruz, (pekidi, mekidi) diye savsaklıyorlar. Can ciğerlerden, Nâbi gibi kelâmlı bir Vahide hanımımız vardı. Bir de kol çengi Eda.

(Kübera konaklarında ekdilik, büyük düğünlerde soygunculuk eden meşhur Uzun Nefise hanımın torunu); üçüncüsü de sultan Aziz çıraklarından, piyanist Saraylanım.

Haber ettik, geldiler. Dil ebesi Vahide hanımın nutku tutuk. Ağzından türkü eksilmiyen Eda’ nın çanına ot tıkalı. Saraylı, piyanonun kapağını bir kere bile açmadı.

Öteden beri Adaya bayılan, (yeryüzünün cennetidir) diyen babam bile sus pus.

Nisan yağmurları, bardaklardan boşanırcasına başlamıştı. Ayvaz memnun mu memnun. 15, 20 gaz tenekesi peydahlamış, oluklara yanaştırıp yanaştırıp duruyor.

Tahtalar uğuluyor, çamaşırlar yıkanıyor; gene de kimsenin yüzü gülmüyor. Herkes şekvacı, her dilde ayni nakarat:

Üç aydır öksürüp tıksıran annem bir kere hapşırdı mı, Adadan. Haminnemin kırk yıllık yarım baş ağrısı mı tuttu, Adadan. Büyük teyze dört kere geyirdi mi, Adadan. Esved bacının doğma büyüme romatizması mı tepti, Adadan. Dadımın dişinin zonklaması, Adadan. Ayvazın gaz tenekesi açarken parmaklarını kesmesi, Adadan. Ahretliğin yatağını ıslatması, Adadan… Babamın son vapura kalması da Adadan.

Artık dad bir, feryad iki. Pılıyı pırtıyı toplamağa başladık. Annem dinçleşmş; haminnem de neşe, teyzenin ağzı kulaklarında; Vahide hanım bülbül; zirzop Eda manide; uşak, ahçı, Ayvaz memleket türkülerinde.

Denklerle beraber iskeleye indik. Ortalık mahşerdi. O gün meşhur (Ayayorgi) panayırı imiş. Soran sorana, şaşan şaşana:

  • Hıristos, Ayayorgi, Ayanikola tepesine çıkmadan mı gidiyorsunuz?

Kartala giden vapura kendimizi dar attık. Biner binmez geniş bir nefes:

  • Oooh, kurtulduk!

Kartal istasyonundan trene atlayıp Göztepeye iner inmez de:

  • Yarabbi şükür, dünya varmış!

O gÜn Fenerbahçenin Hidrellezini kaçırmadığımıza ne buyurulur?

Sermed Muhtar Alus

Akşam, 2 Şubat 1941, Pazar


HİKÂYE
Bir Ada gezintisi

Yazan : DİLARA AKÇURA

Vapur Büyükada iskelesine yanaştı. Kesif bir kalabalık renk renk çiçekler gibi yollara dökülmeğe başladı. Şose ihtiyarlar, orta yaşlılar, gençler, çocuklarla dolmuştu. Çeşit çeşit konuşan binlerce insan bir arı kovanını andırıyordu. Nafiz, sarı saçlı çekik gözlü sevdiği Aytenle çamlara tırmanıyorlardı. Biraz sonra gölgeli bir çamın altına serilmişlerdi. Gençlik işte, akşamın nasıl olduğunu anlamadılar bile … Nafiz şöyle saatine bir göz attı. Yerinden sıçradı.

  • Eyvah, son vapuru kaçırıyoruz Ayten.
  • Ayten heyecanla sordu.
  • Nafiz, saat kaç?
  • Yedi…

Genç kız irkildi. Vapurun kalkmasına on beş dakika vardı. Dünyada yetişemezlerdi.

Telaş içinde çırpınan Nafize baktı:

  • Yetişemiyeceğiz Nafiz.

Koşa koşa Dile geldiler. Vapur dumanlarını savuruyor, son düdüğünü öttürüyordu.

Uçsalar bile yetişemezlerdi. Çünkü iskele alınmıştı. Nafiz ümitsiz ümitsiz başını salladı:

  • Ayten adada kaldık..

Kız, vapura yaşlı gözlerle bakarak hıçkırmağa başladı:

  • Anneme ne cevap vereceğim? Hem burada tanıdığımız yok.. Nereye sığınacağız?

Nafiz omuzlarını silkti.

  • Otele gideriz..

Kız heyecanla bağırdı:

  • Gazetelere yazılmamızı mı istiyorsun?

Delikanlı ciddi bir düşünceye daldı:

  • Ayten ben birşey düşündüm. Şurada kayıklar var. Bir tanesini kiralar Kartala geçeriz. Oradan da trenle İstanbula gideriz olmaz mı?

Ayten ellerini çırptı… Onlar kayıkla uzaklaşırken karanlıklar adayı iyice sarmıştı.

Çam tepeleri simsiyahtı. Sahiller ışık halkaları içinde pırıl pırıl.. Ayın son ışıkları galgalar arasında oynaşıyordu. Sularda yalnız kürek, şıkırtısı.. Nafiz sordu:

  • Memnun musun Ayten?

Genç kız kıvrak kıvrak güldü. Uzaklaştıkça küçülen, küçüldükçe sönen adanın son ışıklarına baktı:

  • Daha yolumuz çok mu? Nafiz?

Delikanlı arkasına döndü. Gözlerile karşıyı hesapladıktan sonra:

  • Epeyce var.

Genç kız, çelik gözlerinin korkulu bakışlarını karanlık sulara çevirdi. Nafiz mırıldandı.

  • Ne romantik bir gece..

Ayten fısladı:

  • Bu ıssız gece içinde, sallana sallana gelen dalgalar içime ürküntüler veriyor.

Biraz sonra sahilin tek tük ışıkları gözüktü. Kenara yanaştılar Rıhtıma atladılar. Ayten sordu:

  • Nafiz kayığı ne yapacağız?

Delikanlı omuzlarını silkti:

  • Sahile bağlarız.

Hemen istasyona koşmağa başladılar.

Eyvah! Son tren Kartaldan kalkmış dümanlarını tüttüre tüttüre uzaklaşıyordu. İki genç heyecanla sarsıldılar. Ayten kaçan karayılana bakarak ağlamağa başladı: Şimdi bu Kartal tepeleri, bostan araları içinde yalnız kalmışlardı. Karanlıklar korkunçtu. Uzaktan köpek ulumaları aksediyordu.. Nafiz sevgilisinin ellerinden tuttu:

  • Nafile ağlama. Gôrüyorsun ki ne ev var ne otel.

Elele vererek bostan arkalarından koşmağa başladılar. Genç kızın ipek çorapları çalılara takılıyor, parçalanıyordu. Delikanlı durdu:

  • Ayten iyi bir fikrim var. Böyle koşacak değiliz ya. Büyük bir ağacın üstünde sabahı bekliyelim.

Güzel bir ceviz ağacı buldular. Tırmandılar. Yerleştiler. Genç kız yorgun ve heyecandan yorulmuştu. Derhal uyudu.

Gözlerini açtığı zaman şafak söküyordu.

  • Günaydın küçüğüm.

Kız pembe dudaklarını uzattı.

  • Günaydın cicim.

Bir saat sonra iki genç trenin birinci mevki kompartımanlarından birinde tatlı tatlı gülümsiyerek İstanbula doğru uçuyorlardı…

Son Telgraf, 9 Şubat 1941, Pazar


Şehir Meclisinde
Pide adasında yapmak sayfiye yapmak istiyenlerin dilekleri makama havale edildi

İstanbul Şehir Meclisi dün Vali ve Belediye Reisi Lütfi Kırdarın başkanlığında toplanmıştır.

Heybeliada karşısındaki Pide adasına temellük iddia edenler burada sayfiyeler vücude getirmek için ifrazını istemekte idiler. Arazinin kabiliyeti sıhhi vaziyeti ve sairesi dolayısile tetkikat icrası için evrak makama havale edilmiştir.

Cumhuriyet, 26 Şubat 1941, Çarşamba


Adalardan hasta nakli için sür’atli bir motör yapılacak

Acil vak’alarda Adalardan İstanbula hasta nakli için bir imdadı sıhhi motörü yapılması teminen 25 bin lira tahsisat konulmuştur. Bu motör aynı zamanda itfaiye emrinde de kullanılabilecektir.

Diğer taraftan Haliç için de bir motör alınacaktır.

İkdam, 14 Şubat 1941, Cuma


Adalar ve Haliç için İtfaiye Motörleri Yapılıyor

İstanbul Belediyesi, Adalar için hem itfaiye ve hem de sıhhat işlerinde kullanılmak üzere seri bir motör yaptırmıya karar vermişti. İtfaiye müdürlüğü bu motör için 25 bin liralık tahsisatı bulmuştur. Hazırlanan teklif derhal Meclise verilecektir.

Diğer taraftan Haliç için yapılması takarrür eden itfaiye motörü için dört beş bin liralık bir motör bulunmuştur. Bunun teklifi de Meclise verilmek üzeredir.

Vatan, 14 Şubat 1941, Cuma


Vâli dün Adalarda tetkikler yaptı

Vâli ve Belediye Reisi Lütfi Kırdar dün Büyükada ve Heybeliadaya giderek Adaların imarı, ihtiyaçları, yollar ve ucuz su temini meseleleri etrafında esaslı tetkikler yapmış icap eden direktifleri vermiştir.

İkdam, 28 Şubat 1941, Cuma


Adaların su işi bahara kadar halledilecek

Vali ve Belediye Reisi Dr. Lütfi Kırdar, dün Büyükadaya giderek geç vakte kadar tetkikat yapmıştır. Lütfi Kırdar Adanın en mühim ihtiyaçlarından biri olan su meselesinin ilkbaharda esaslı bir şekilde halledilmesi için alâkadarlara direktifler vermiştir.

Vali ve Belediye Reisi, Prost plânı mucibince Adanın İmar işleri etrafında da bazı tetkiklerde bulunmuştur.

Son Posta, 28 Şubat 1941, Cuma


Belediye Haberleri:
Adaların Su İhtiyacı
Bu Sene Tamamen Karşılanmış Olacak

İstanbul Belediyesi Adaların su meselesini bu sene kati bir şekilde halletmeğe karar vermiş bulunmaktadır. Ayni zamanda Adaların güzelleştirilmesi için de çalışılmaktadır. Vali ve Belediye Reisi doktor Lütfi Kırdar dün Adalarda teftişe gitmiştir. Bu teftiş neticesinde Vali alâkadarlara Adaların güzelleştirilmesi için direktifler verecektir.

Vatan, 28 Şubat 1941, Cuma


Ada çamlarını büsbütün mahvolmaktan kurtarmak için

Ada çamlıklarına tırtıl haşaratı ârız olduğu görülmüştür. Bu hususta vilayete müracaat edilerek ziraat müdürlüğünün çamlarda şimdiden temizlik yapması istenmiştir. Henüz sürfe halinde olan bu tırtıllar şimdiden temizlenmezse ileride bütün çamlıkların mahvolacakları söylenmektedir.

Son Telgraf, 10 Şubat 1941, Pazartesi


Adalar ve Kadıköy Vapurlarını Belediye işletmek istiyor

Haliç vapurları idaresi, Belediyeye müracaat ederek bu sene de çok ziyan edildiğini bildirmiş ve geniş miktarda yardım istemiştir. Belediyede yapılan bir toplantıda Haliç vapurlarının hesapları tetkik edilmiş ve ilk iş olarak idarenin zarardan kurtarılması için Eyübe işliyen otobüslerin sahili takip etmemeleri ve Köprüden Eyübe direkt postalar ihdası kararlaştırılmıştır. Belediye Münakalât Vekâletine vaziyeti bildirmiş ve Haliç vapurlarının ya Denizyolları İdaresine devredilmesini, yahut ta bu zararı başka bir hattın kârıyla kapamak için Kadıköy, Adalar ve Yalovaya işliyen vapurların Belediyeye devredilmesini teklif etmiştir.

Tan, 16 Şubat 1941, Pazar


Heybelide feci bir deniz kazası
Bir su motörü battı makinist boğuldu

Dün akşam saat 19,30 da Heybeliada açıklarında feci bir deniz kazası olmuştur:

Büyükadada oturan ve Palan sokağında 7 numarada suculuk yapan aslen Nevşehirli Yorgi oğlu Katıcıoğluna ait “Zafer” motörü Çubukludan su alıp Büyükadaya getirirken Heybeliada önünde batmış ve içinde bulunanlardan kaptan Mehmetle makinist Ekrem denize dökülmüşlerdir.

Kaptan Mehmet kurtularak Heybeliada sanatoryomuna kaldırılmış, zavallı makinist Ekrem yüzme bilmediğinden boğulmuştur.

Son Telgraf, 28 Şubat 1941, Cuma


Vapurdan Denize Düşen Yolcu Sandalcılar Tarafından Kurtarıldı

Beyoğlunda, Bedrettin mahallesinde Şimal sokağında 15 numaralı evde oturan Andon oğlu Abdon isminde biri Göztepe vapurile Büyükadaya gitmekte iken Sarayburnu açıklarında ayağı kayarak denize düşmüştür. Andon boğulmak üzere iken etraftan yetişen sandalcılar tarafından kurtarılmıştır.

Vatan, 27 Şubat 1941, Perşembe


Heybeli ortamektebi son sınıf talebelerinin tetkikleri

Dün Heybeli orta mektebi son sınıf talebeleri müdürleri Orhan Onayla beraber Eminönü Halkevinde Ercümendin resim sergisini gezmişlerdir. Talebelere bizzat ressam Ercüment ve hocaları tarafından izahat verilmiştir.

Vakit, 14 Şubat 1941, Cuma


Heybeliada Halkodası

Heybeliadada, Halkevi kuruluncaya kadar, bir Halkodası açılması kararlaştırılmış ve bu maksadla bir bina tutulmuştur. Heybeliada Halkodasının açılma merasimi, Halkevlerinin yıldönümü olan önümüzdeki Pazar günü yapılacaktır. Yeni Halkodası Heybelileri sevindirmiştir.

Son Posta, 21 Şubat 1941, Cuma


SATILIK VİLLÂ

Büyükadada çamlıkla muhat ve ayrıca gül bahçesi bulunan ve keza bahçe içinde 2 odalı maa müştemilât ayrı bir bölüğü havi iki daireli beton villâ (12000) liraya satılıktır. Geliri yüzde 6 dır. Taksim Abdülhak Hâmid caddesi No. 23 Bozkurtemlak. Telefon: 43532.

Akşam, 2 Şubat 1941, Pazar


BÜYÜKADADA

Asfalt üzerinde çamlı 6438 M2 arsa satılıktır. Dosya No. 406 Galatasaray lisesi karşısında No. 184 Emlakiş. Telefon: 49010 İstanbul şubesi: Eminönü. Anadolu han birinci kat Telefon: 24694

Akşam, 23 Şubat 1941, Pazar


Satılık çamlık

Büyükadada Madende Türkyılmaz caddesinde 27 metre cephesi, 240 metre derinliği olan 6438 metre murabbaındaki çamlık arsa satılıktır. istiyenlerin matbaamıza H. M. adresine müracaatleri.

Cumhuriyet, 26 Şubat 1941, Çarşamba


Adalar Sulh Mahkemesinden:

Büyükada Karanfil mahallesinde Zeytinlik sokağında 2/1 numarada mukim iken ikametgâhı meçhul kaim Yorgi Çalavaya:

Hazineye aid Büyükada Karanfil mahallesinde kâin 2/1 numaralı arsayı fuzulen işgal ettiğinizden dolayı ecrimisil olarak 920 kuruşun tahsili hakkında hazine avukatı Zülfikar Ozanın aleyhinize açtığı davanın duruşma günü 21/2/941 tarihine müsadif Cuma günü saat 14 de mahkemeye gelmeniz için çıkarılan davetiye zahrına verilen şarha nazaran ikametgâhınızın meçhul bulunduğu anlaşılmış olmakla ilânen ve ilânın neşrinin ertesi gününden tebliğat icrasına ve duruşmanın 28/3/941 tarihine müsadif Cuma günü saat 14 de bırakılmasına karar verilmiştir. O gün ve saatte mahkemeye bizzat veya bir vekil göndermeniz lüzumu tebliğ olunur. 941/47

Son Posta, 25 Şubat 1941, Salı

Yahudi Basının’dan

Hazırlayan: Rozi Asa


NOTLARIM
Moşe Grosman
Doğa Gözlere Mektup

GEÇEN pazartesi beş sularında Kalpazan Kaya yolunda, ahırlara yakın oturup karşı koyu çizdim. Güneş, denizi altın rengine boyamıştı. Saçlarını düşündüm. Güneş, koyu, güz yaprağı rengine boyamıştı. Gözlerini düşündüm. Kınalı ince bir sisin altında kalıp yeşile boyandığında, Gök maviliğini yitirdiğinde yine gözlerini düşündüm. Sen, yeşil gözlü değil, “doğa gözlüsün”.

Deniz, gecelerdeki gibi hırçın değildi. Duruydu. Sessizdi. Senin gibi. Sana yaklaşmak isteyip de yaklaşamadığım anlardaki sen gibi. Yanıbaşımda kocaman yapraklar vardı. Yaban yapraklar. Yel estikçe koluma değdiler. Uzak değildiler deniz gibi. Aralarından birini koparıp fırçamı sildim. Yeni bir renk kullanacaktım çünkü.

Zaman zaman sevenler, sevenleriyle geçtiler, yaptığıma, sonra da doğaya baktılar. Gözlerini gördüler mi? Bilmem… uzaklaşıp gittiler sarılarak birbirlerine. Ben yine yalnız, ben yine seninleydim.

Koyun tepelerinde beyaz evcikler vardı. Kırmızı damlı… orda yaşayanlardan bir tanesi başka bir tanesini, seni benim sevdiğim gibi sever mi? Görebilir mi gözlerini dağlarda taşlarda, sularda, yapraklarda? Seni görünce gözlerine bakmağa korkar mı?

Diyojen geldi aklıma. Öğrencileri onu bir yontuya (heykele) yalvarırken görmüşlerdi. “Hocam” demişlerdi. “Bizi bağışlayın ama ne yaptığınızı çık merak ediyoruz!…” öğrencilerinin büyük saygısı vardı hocalarına. Yeni bir şey öğreneceklerini biliyorlardı. Yine de aralarından birinin hocalarının akıl sağlığını yitirmiş olduğunu sanmışsa bilmem. Birkaç dakika yalvarmasını sürdüren Diyojen’e öğrencileri aynı soruyu sorunca ciddi ciddi konuştu Diyojen: “Reddedilmeyi öğreniyorum!…”

Hep merak ederim, sana biraz kendimi anlatsam karşımda Afrodit’in yontusu gibi durur musun?

Yapraklar hışırdadı deniz yüzüne çıkmış küçük kayaları çizdiğim zaman. Mutsuzluğunu anlattılar bana. Geceleri uykudan uyanıp ağladığını söylediler. Sevgimi bilmediğini, beni anlamadığını, sensizken seninle olduğumu düşünemediğini söylediler.

Bu fısıltılarımı duyar da, bir başkasına söylediğimi sanırsan sana ilk ve son kez kızarım. Benim, “En güzel” olarak varsaydığım, böyle hatalara düşmez. Senin gibisini tanımadığımı, tanıyamayacağımı söylemiştim sana. Daha başka şeyler de söyleyecektim ama korktum. Sen insanı konuşturmazsın…

Çoğu kez geceleri denizin seviye olan hırçınlığını anlatan şarkılarına eşlik eden Ağustos böceklerinin şarkılarını dinliyorum. Bir balıkçı teknesinin fenerine takılı kalıyor gözlerim. Bir haftalık yaşamları olan kelebeklerin mutluluğunu düşündükçe kendime kızıyorum.

Duru sulara bakıp da kendi güzelliğine âşık olan Safo’ya benziyorsun da Safo değilsin biliyorum. Bir sabah küçük bir adanın üstünden yükselen güneşe bakacağında kalbimi göreceksin. Ona gülümse. Kimse kumlara uzanıp ısısını duymadan.

Her ne ise… Tablom bitti. Gerçeğe dönelim biraz da. Ne söylesem anlatamam ki!… Sen yoluna, ben yoluma… Benim yolum, Faruk Nafiz’in “Han Duvarları”ndaki arabacının yolu gibi bittiği yerde başlar.

Şalom, Temmuz 1977


NOTLARIM
Moşe Grosman
Vapurda bir sabah

ADALAR uçmuştu sabah… Biz yerimizde miydik? Bir vapur vardı iskelede. Olmamalıydı. Ya gitmiş, ya gelecek olmalıydı. Hep böyle olur ya zaten günlerin doğuşunda…

Kardeşim var yanımda. Benden sonraki. Sekizbuçuk yıldır Usta’nın dükkânının açmışlardır. Yedibuçuğa binmiştik yetişmek için işe. Kalkamadık gitti saat sekizbuçukta… Kınalı’da dört vapur olduk yanyana. Patronlarımdan hangisi kim bilir, dolaşıyordur bir yukarı bir aşağı, bilmem hangi vapurda?!…

Yaşamının büyük bir kısmını Burgaz Adasında geçirmiş ünlü yazarımız Sait Faik, bu vapurda olsaydı ne yazardı? Karşısına oturan insanları mı? Yoksa sevdiğini mi düşünürdü sisli bir rüyanın tam ortasında? Sevmek mne güzel şey!…  Sevmeden yaşanır mı? Yaşamıyorlar demektir. Sevgisiz yaşayanşar varsa aramızda.

Bilmen ki Sait Faik bir saatlik yolculuğu üç saatte yapsaydı ne olurdu? Kendine bile söyleyemediklerini ak bir sayfaya döker miydi? Olağanüstü buluşları kapsayan sözcüklerle sevdiğinin güçlü bir portesini çizer miydi? Anlatır mıydı onu bize?!… Ölümsüzleştirir miydi? Yapardı ama yapmak istemezdi sanırım yerimde olsa.

Bir şey beklemiyorum yaşamdan. Yaşam, benden beklesin. Bir tutatm sevgiyle, yazdığım birkaç satıra mutlu olmuyor muyum? İnsanlığın başarısına, mutluluğuna ağlamıyor muyum?

Sis vardı demiştik ve dört vapur yanyanaydı. “Bir gazeteci yok mu” diye söylendi biri. Vapurlarda bulunanlar kendi vapurlarındakilerden sıkılmışlar komşu vapurdakilerle söyleşiyorlar. Ne denli ilginç değil mi? Bir gazeteci yeter mi ki? Güven oylamasının ertesi, gazeteye geçmesi gereken olaya bakın…

(…) geldi gözlerimin önüne. Tanısanız siz de seversiniz. “Sana kahve yapıyorum oğlum!…” diyor sanki.. Yanılmıyorsam eğer (…) altmışbeşindedir. Yanılmıyorsam yine eğer (…) okumasını bilmez. Ona, onu yazdığımı anlatsalar, “Mangal Kayfesi” ile ünlü Fatma Hanım gibi: “Yazacak bulamadın da beni mi yazdın oğul?” der mi?

İşte benim insanlarım!… Kendi kralları ile kendilerini tutsak edenlere hiç benzerler mi? Bilmedikleri, anlamadıkları konuları başkalarına öğretmeğe kalkarlar mı?

Deniz ortasında neler gelmiyor insan aklına!… Kardeşim: “Korkma vapur batmaz” diyor sakallı bir adamı göstererek “Aramızda papaz var.” Sabah sabah gülümsüyorum. Küçük kardeşim, iki öğrenci kızla söyleşiyor. Sınava gidiyorlardı. Yetişirler mi ki? Babam, bir adamın geçmişini anlatıyor.

Bir kâğıda duyduklarımı diziyorum dize dize. Bir çift güzel gözün felsefesine dalmışım. Bu sisin içinde öylesine aydınlık ki. Gülüşmelerin, bağrışmaların içinde suskunluk yaratan ve bu suskunluk iinde konuşan gözlerin… “Geçmişle yaşamak, zayıflık anlatımıdır. Kişiler için de, toplumlar için de” demiştim düşündüğüm zamanların birinde. Son kerte güçlüyüm bu sabah. Geleceğimle yazıyorum. Her sabah gibi.

Hafta sonu yağmurluydu. Oturup felsefe okudum. Bugün de Pazartesi. Sisli bir dünyanın içinde kalakalmışız. Tanrı’nın işi yok galiba bizimle eğleniyor. Tanrı’yı duyuyorum içimde. Benliğim gittikçe sonsuzlaşıyor. Zaman zaman konuşup karşılık aldığım büyük Tanrı!… Yeni kitabım bu vapurda mı biçimleniyor?

Düşüncelerim dağıldı, işte böyle. Vapur kalkınca yırttım yazdığım şiiri. “Bizim burda dünya kadar işimiz var, sen oturmuş şiir yazıyorsun” diye söyleniyordu kardeşim. Baştan yazacağım şiirimi. Yaşayarak yazacağım daha güçlüsünü. Nasılsa bu şiir hiç bitmeyecek…

Şalom, Eylül 1977


Moşe Grosman

1 Mayıs 1952 İstanbul doğumlu. Musevi Lisesi mezunu. Şalom gazetesinde 1967-83’te köşe yazarı, 1980-83’te sorumlu yazı işlleri müdürü olarak görev yaptı. 1971’de Yaprak dergisinde, 1972’de Çağdaş Sanat dergisinde yazdı 1973’te Günaydın gazetesinde köşe yazarı, serbest araştırmacı, yazar ve muhasebeci olarak görev yaptı (…) Gazeteci, yazar ve şairdir. Türkiye Aşkenazlarındandır. Şiir kitaplarının yan sıra David Markus’u anlattığı bir “Dr. Markus” adlı eseri bulunmaktadır. Bu eser Türk-Yahudi toplumunun dönüşümü ile ilgili önemli bilgiler içermektedir. Kendisi bir dönem “Tiryaki” isimli b dergi de çıkarmıştır. Nisim Behar’ın öğrencilerindendir. Aşkenaz cemaati yönetim kurulu üyesidir.

Eserleri: Yalnız Adam (Öyküler, 1973), Kısır Leke (Roman, 1975), Dr. Markus (Araştırma, 1990).

Şalom, Eyül 1977


Büyükada’da yapılacak olan Hastane Binası için Yardımlarınızı Bekliyoruz

Şimdiye kadar adalarda ve özellikle Büyükadada, biri hastalandığında, zor anlar geçirirdik. Motor kiralayıp, şehre gidip orada hastayı iyileştirmek gerekirdi. Denizin durumu, vakit kaybı, hastayı ağırlaştırır ve hastayı kurtarmak daha da zorlaşırdı.

Bugün Büyükada’daki hastanede farklı servisler var. Kalp bölümü, nöroloji (sinir), üroloji ve ameliyat bölümleri açılmak üzere. Allah korusun, biri bir enfraktüs geçirirse, anında harekete geçip iyileştirilebilir. Fakat binayı bitirip gereken makineleri alabilmek, Büyükada’da ve diğer adalarda evleri olanlar, bu hastanenin gerçekleşmesine  katkıda bulunmalıdırlar.

24 saat boyunca hastalara servis verecektir.

Büyükada’daki Anadolu Kulübünde, yapılan müzikli bir gecede, toplanan bağışlardan sonra, İsrailli meşhur şarkıcı “Michal Tal”  bir konser vermiştir.

Dr. Hüsamettin Yakal ve eşi 25.000 TL.’lik bir bağış yaparak, “Akut Kalp Hastalıkları” servisinin açılmasın önayak oldu. Bu önemli bağış, Büyükada’da evi olup ta yaşayanlara, ve diğer ada halklarına bir örnek olmalıdır.

Büyükada’da bulunan “Adalar Hastanesini Yapma ve Yaşatma Derneği” bağışlarınızı kabul etmek için hazır olarak beklemektedir.

Şalom, Eylül 1977


BÜYÜKADA’DA  HAYAT

Sabahın yedisinden beri kahveler insanlarla dolu!. Havanın tatlılığı, güneşin pırıltısı, Marmara denizinin coşkusu parlak bir nehir gibi parıldıyor. Tüm bunlar insana bir sarhoşluk getirir.

Bize çok güzel bir tabiat armağan ettiği için, Allah’a şükretmek gerekir. Öyle bir tabiat ki en yetenekli bir ressamın bile yapamayacağı harika bir tablo gibi…

Bu toplulukta göze çarpan tek şey, “Yahudi ada sakinleri” dir. Mücevherlerle süslenmiş  çok güzel giyinmiş kadınlar, sabahtan konuşmaya başlarlar. Masa masa dolaşarak, kart oyunu için kendilerine eş ararlar. Oyunu da pahalı oynarlar. Yabancıların farklı gözle baktıklarını ve kıskandıklarını, bu durumun göze battığını düşünmezler. İhtiyaçlılar bu zenginliği görünce tabii ki üzülürler. Bu hanımlar o kadar gürültü yaparlar ki, başkalarını rahatsız ettiklerinin bile farkında değildirler.

Bu hanımların başkalarının dikkatini çekmemek için her şeyi daha sakin bir şekilde yapmaları çok iyi olurdu!…

Büyükada’ya “Prens Adaları” denirdi. Çünkü o zamanlar adalılar daha azdı ve de zengindiler. Maalesef bugün durum değişti. O zamanlar, oyun oynanırdı ama belli edilmezdi, bugünse bağırarak oyun oynanıyor.

Oynayıp, tabiatın güzelliklerini de içine çekerken, bu hanımlar biraz da sosyal kurumlarda çalışıp, açları doyurup, evlerine gereksinimlerini alamayanlara el verip, bu hayat pahalılığında, onları sevindirirlerse, manevi bir tatmin hissedeceklerdir.

Şalom, Eylül 1977


Yayınlanma Tarihi: 31 Ocak 2026  /  Son Güncellenme: 05 Şubat 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.