Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 248 – Şubat 2026      Eksilmeyen Şeyler Üzerine: Kınalıada’da Zamanı Tutan Kuyu

Eksilmeyen Şeyler Üzerine: Kınalıada’da Zamanı Tutan Kuyu

Burgazada Mahalle Meclisi katılımcısı


Adanın arkasındayız; deniz kenarında. 1970ler’in ortası. Akşamüstü. Güneş Sivriada’nın üzerinden batıyor, kızıllığı, ada kayalarının kınasıyla yarışıyor. Arkadaşımla yüzüyoruz; kıyıdan elli metre açıklardaki büyük iki yarı batığın üstüne çıkıp çıkıp denize atlıyoruz.

Ailelerimizden uzağız. 1970ler’de çocuk olmak, denetlenmeden var olmayı öğrenmekti. Zaman ağırdı; çocuklar uzaklaştıkça kaybolmazdı. Göz önünde olmamak bir eksiklik değil, bir hâldi. Korunarak değil, bırakılarak deneyimlenen bir hâl. Saatlerce ortadan kaybolabilirdin; kimse bu sessizliği bir alarma çevirmeye kalkmazdı. Çünkü panik, düzenli bir dünyanın refleksidir. Oysa o yıllarda hayat zaten kontrol altında sayılmazdı. Gün, eksiklerle, aksaklıklarla ve belirsizliklerle akardı. Temiz ve lezzetli içme suyuna erişememek bile adanın konuşulup geçilen meselelerinden biriydi. Anne babalar sorunları büyütmezdi; İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerini yaşamış bir kuşağın ölçüsünü taşıyorlardı.

Onlar, biz yüzerken makilerin bittiği, deniz kıyı taşlarının başladığı çizgide oturuyorlar şimdi. Havluların üzerinde. Gölgeleri arkalarında, yüzleri denize dönük. Ne hakkında konuştuklarını duymaya gerek yok. Biliyoruz: Adanın temiz içme suyu. Biz taşlara basıp suya atlarken, onların sözleri de aynı yerden sekiyor sanki. Aynı cümleler, aynı tereddütler bir efsaneye dönüşmüş kuyuda birleşiyor: adanın arkasındaki kayıp kuyuda.

Dairesel işaret, kuyunun yeri. Sol üst köşedeki kayalar denize atlığımız yarı batıklar.

Kıyıya onların yanına geldik. Nedense denize gelince hep aynı yere seriyoruz havluları. Biraz çukurlaşmış bir yer vardı; taşlar orada bizi kendine çeker. Sanki ada, “buraya oturun” demiş, biz de yıllardır o sözü dinlemişiz gibi.

Adanın deniz kenarındaki kayıp kuyusu konuşulurken sözler, su gibi tasarruflu kullanılıyor. Kuyuyu eski Rum komşulardan duymuşlar. Onu bulmuşçasına; suyuyla çay mı demlenmiyor, yemekler mi yapılmıyor. Ne çok aramışlardı. O zamanlar su aramak bugünkü gibi harita işi değil, kulak işiydi. Toprağın altında bir şey nefes alıyorsa, taşın içinden bir serinlik sızıyorsa, orada su vardı.

“Kalpazankaya’dan büyük mağaraya giderken kuyu varsa burada neden olmasın,” diyor biri.

“Kuyuyu bulsak bile deniz suyu karışır,” diyor diğeri.

Bu cümleyle sohbet her seferinde kapanıyor. Kuyu konuşuldukça biraz daha derine gömülüyordu sanki. Coğrafyada değil, cümlelerin arasında saklanıyordu.

Güneş, batmak için acele etmiyor. Kızıllık taşlara siniyor, taşlar susuzluğu daha çok belli ediyor. Arkadaşımın annesi, oturduğu yerde, farkında olmadan elinin altındaki taşları ayağının bir iki metre ilerisine atıyor. Sanki bir alışkanlıktır bu. Derken ses değişiyor. Metalik bir susuş başlıyor. Taşlar hepten açılıyor. Altında, denizle karanın arasına sıkışmış bir şey duruyor. Yüzyıldır beklemiş gibiydi. Bir göz kapağı gibi. Evet. Gördüğümüz bir kuyu kapağıydı.

Aşağıdan soğuk bir nefes yükseldi. Sanki kuyu, yüz yıldır tutup sakladığı soluğu o ana kadar içinde biriktirmişti. Rutubet değil, geçmiş kokuyordu. Cumhuriyet’ten önce kazılmış bir kuyu, hâlâ hayattaydı, hâlâ su tutuyordu. Ama o an kimse “kuyu” diye bağırmadı. Çünkü bazı kelimeler, söylenmeden önce biraz daha susmak ister; kuyunun suskunluğuna eşlik etmek ister. Sanki ada, yıllarca susuz kalmış da şimdi kendi çocukluğunu hatırlamıştı—panik yapmadan.

Hatırlanmayı bekleyen bir canlı gibi duruyordu kuyu orada; adanın içinden yukarı doğru konuşmak istiyordu. Kınalıada’nın susuz yıllarını, çocukların çatlamış dudaklarını, kadınların erkeklerin kovalarla yokuş çıkışını, hepsini görmüş, hepsini saklamıştı. O an yükselen serinlik değildi sadece. Yıllardır “buradayım” diyememiş birinin söze kavuşmasıydı.

Artık yapılması gereken belliydi: temiz bir şişe bulunacak, numune alınacak, ilk vapurla İstanbul’a gönderilecek, bir laboratuvarda analiz edilecek, sonuçlar beklenirken herkes diken üstünde duracaktı. Elbette anne babalar öyle yapmadı

Bir kova indirildi. Bir kova çıkarıldı. Tadına bakıldı. Tuzlu mu? Değil. Kokusu var mı? Yok. Lezzetli mi?  Hem de nasıl. Kimse, “ya kirliyse?” demedi. Çünkü ada, kendi içinden gelen suya itiraz etmezdi. O kuşak, riskin boyutunu içgüdüsel olarak kestirebiliyordu. Kuyunun zehirli olması için bir neden yoktu. En kötüsü, içilemeyecek bir tadı olabilirdi, o kadar.

Sonra kovalar inmeye başladı. Her çıkan su, biraz geçmiş getiriyordu. Sabah denize bırakılan ağların akşama kadar taşıdığı umut, Rum balıkçıların bekleyişiyle çocukların bitmeyen oyunu arasında asılı kalmıştı; hepsi ağdan değil, kuyudan çekiliyordu şimdi.

Ne kadar su çekersek çekelim, eksilmiyordu—ne kuyu ne de geçmiş. Çünkü kuyu bir sarnıç değildi. Sarnıçta seviye vardır. Boştur, doludur ya da yarı doludur. Henüz gelmemiş zamanı depolar sarnıç.

Kuyu ise biriktirmez. Yaşatır. İçinde duran şey su değildir yalnızca, zamandır. Ama donmuş değil akan bir zaman. Geçmişi, şimdiki zamanın içine sızdırır kuyu, bir zaman kapsülü gibi. Her kova, başka bir yıla değmiştir. Her yudum, bir başka mevsimden gelmiştir.

Kuyu, kocayemişlerin derinlere uzanan kökleri, sumakların keskin damarları, sakız ağaçlarının reçine taşıyan lifleri… Hepsi yerin altında birbirine değiyor, bir ağ gibi suyu taşıyordu.

Taşların içinden sızan su, bir akış değil, bir fısıltıydı. Yavaş, sabırlı, yüzlerce yıl süren bir cümle. O yüzden kuyu yalnız değildi. Altında bütün bir ada vardı. Bir beden, bir hafıza. Ve biz, o gün, adayı susuzluktan değil, unutulmaktan kurtarmıştık.

Neden hiç dolmadığını, neden su çektikçe eksilmediğini tam olarak bilemezdik. Üzerinde durmazdık. Ama kovayı her indirdiğimizde oradaydı. Nedenini açıklamak zorunda değildik çünkü çalışıyordu. Kuyu, π gibiydi. Nedeni bilinmeden kullanılan şeylerdendi. Hesaplarda var, hayatta var ama kendisi hiçbir zaman tamamlanmıyor. Ne kadar çekersek çekelim eksilmiyor, ne kadar bakarsak bakalım sona ermiyordu. Çünkü bazı şeyler anlaşıldıkları için değil, sürdükleri için gerçektir.

Biz de kuyuyu bir π gibi kullandık. Son basamağına inmeden. Bir yudumla test ettik. π’yi 3.14’e yuvarlar gibi, suyun tadını dilimizle içeceğimiz kıvama yuvarladık.

Kuyuya bir zamanlar taş ocağı olarak kullanılan yerden gidiyorduk. Makilerle sıkılaşmış dar bir patikayı geçiyorduk; adım attıkça açılan, yürüdükçe arkamızdan kapanan bir patikadan. Orası adanın çevre yolu olmasına direnen son çizgilerden biriydi. Adı büyük çukurdu, gerçekte ise bir büyük kuyu ağzıydı. Dinamitlerle patlatılmış, içinden adaya özgü makiler fışkırmıştı. Ada da kuyu gibi eksilmiyordu; büyük parçalar koparılsa da kendini yeniden dolduruyordu. Ada küçüktü ama her zaman yeni yerler, yeni saklanmalar, yeni gizemler barındıracak kadar da büyüktü. O patikadan sapınca bile ada hâlâ keşfe açıktı.

Adaya yol yapılacaktı. Yapılmalıydı. Adalılar öyle istemişti. Dozerler yolu açarken biraz daha dikkatli olsalar, kuyunun üstüne taşlar yığılmayacaktı.

Kimse “orada bir şey var” demedi. Çünkü asfalt konuşuyordu artık. Asfalt, sudan daha ikna edicidir. Tam o sıralarda ada bir çembere kavuştu. Çevre yolu dediler. Adanın etrafını saran pürüzsüz bir halka.

O çember, kuyu gibi çalışıyordu ama tersine. Kuyu içeri doğru çekerdi. Suyu, zamanı, geçmişi. Çevre yolu ise insanları çekti. İstanbulluları. Günübirlikleri. Kalabalığı.

Meğer açılan yol nedeniyle kapanan o patika, adanın eski köy hayatının son parçasıymış. Baharla yumuşayan yamaçlarından yabani incir toplanır toplu halde, kabukları soyulup kirece batırılır, reçele dönüşürdü. Böğürtlenler orada yenir, parmak uçlarında mor bir hatıra bırakırdı. Sumak öylesine boldu ki, Kınalıada’nın gizli adının o olduğunu düşünürdüm; rüzgârla yayılan ekşi kokusu adanın dili gibiydi. Karabaşlar toplanır, kaynatılır, sakinleşmek isteyenlere verilirdi, iksir niyetine.

Kuyu çökmedi, yalnızca kapatıldı. Hâlâ kıyıda. Sabretmiyor çünkü kuyu beklemez. Saat tanımaz, takvim bilmez. Geçmişi, geleceği ve şimdiki zamanı bir rüya gibi hizalayarak yaşar.

Ada şimdi iki çember arasında yaşıyor: biri kullanıldıkça genişliyor, diğeri unutuldukça derinleşiyor. Tıpkı π gibi—adanın gizli bir sabiti olarak.


Yayınlanma Tarihi: 09 Şubat 2026  /  Son Güncellenme: 09 Şubat 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.