
Neredeyse beşikten beri yakın arkadaşım Ceyden Güran ile uzun süredir Adalı Dergisi için bir söyleşi yapmak istiyordum. Binbir türlü marifeti olan, canı ister, aklına koyarsa parmağının ucuyla düyayı taşıyabilen bu çok yönlü adalı dostumu farklı konularla dergiye konuk etmek mümkündü, ben de yeni kitabı Ayna Yaşımı Bilmiyor!’un yayınlanmasını fırsat bilerek spor, ada, sağlıklı yaşam üzerine odaklanmayı tercih ettim…
Ceyden’ciğim seninle kadim ve yakın arkadaşlığımız malum, dolayısıyla seni çok yakından tanıyorum ama adalılar ve Adalı Dergisi okurları da seni daha yakından tanısınlar istedim. Bize biraz kendinden bahseder misin?
Kendimi tabi ki Adalı olarak tanımlayabilirim; üçüncü nesli Büyükadalı, aynı eve doğmuş biri olarak adalı olmanın ayrıcalığını hayat boyu hissettim. Adalılık bence insana çok farklı, açık bir bakış sunmakla kalmıyor, aynı zamanda da doğayla bütünleşmesini, hareketi sevmesini sağlıyor. Küçükken adaya dair en güzel anılarım dedem Muhterem Kolay ile balığa çıktığımız, çapariyle istavrit avladığımız, arkadaşlarımla bisiklet turları yaptığımız, mahallede futbol oynadığımız anlar. Küçükken biraz erkek çocuk gibi ve çok enerjiktim; ağaçlara tırmanıp erik toplar, kayalara çıkar, yine mahalle arkadaşlarımızla film çekerdik. Devamlı bir koşturma içinde olduğumuz, vapurlara yetiştiğimiz, arkadaş evlerine giderken yokuşlar tırmandığımız hareketli bir ortam. Hatta hep onu söylerim: herkes benim bu bacak kaslarını ağırlıklar kaldırarak yaptığımı sanırken aslında bunun alt yapısı tamamıyla ada bayırlarına dayanıyor!
Ben de her zaman seni bisikletle özdeşleşmiş olarak düşünüyorum.
Bisiklet benim ayakkabım gibi; o kadar çok binmişliğim var ki herhangi bir ayakkabıdan daha çok eskitmişliğim, rahat bir ayakkabıyı değiştirememek gibi bisikletlerimi de çok uzun zaman kullanmışlığım var. Hiç unutmuyorum, bir bisikletimin vitesi bozulmuştu ve yıllarca onu on dördüncü viteste düz vites gibi kullandığım için müthiş bacak çalışmıştım.

Tam da bundan bahsetmek istiyorum. Seni farklı becerilerin ve meslek hayatındaki farklı uğraşlarla çok yakından takip ediyoruz sevenlerin ve hayranların olarak. Ama şu anda çok bambaşka bir evreye gelmiş vaziyettesin. Biraz bunu açalım mı?
Evet bambaşka bir evre ve genelde insanlar bunu hafif eleştirel bir bakışla söylüyor. Halbuki ben çeşitlilik seven bir insanım. Belki ada hayatı da beni bu yüzden çok tatmin ediyor. Yüzersin, yelken kullanırsın, bisiklete binersin, doğada oturur meditasyon yaparsın, kitabını okursun, resim çizersin… Ada insana çok farklı anlamlarda tatmin alanları sunuyor. Çok sade bir hayat olmasına rağmen o sadelikten beslenmeyi ve belki de doğa içerisinde bunları yaparken güçlü konsantrasyon sahibi olmayı öğreniyorsun adada. Kendinle, kendi yaptıklarınla mutlu olmayı. Spor hayatı da böyle; o sakinlik ve sadelik içinde kendi disiplinini kurmayı öğrendiğin bir alan. Dolayısıyla benim galiba kuvvetli tarafım, “onu yaparım, bunu yaparım”dan ziyade bu yaşadıklarımdan birer öğreti almam ve yaptıklarımı uygulamam diyeyim. Sporda da böyle geldi. Üniversite eğitimi için Amerika’ya gittikten sonra orada fitness dünyasıyla tanışmıştım. O zamanlar Türkiye’de bu sadece Jane Fonda üzerinden bilinen, ev kadınlarına adanmış bir çalışma tipi gibi görülürken orada ağırlıklar, trainerlar, spor salonları benim çok ilgimi çekmişti. Sonra bunu devam ettirdim; her gördüğüm şeye meraklanıyorum—step meşhur olursa, step yaparak, Pilates meşhur olursa onun da bir en ileri seviyesine varmaya çalışarak… Spor insanı çok konsantre tutuyor, çok güçlendiriyor, ben de güçlü olmaktan hoşlanıyorum hem zihinsel hem de bedensel anlamda. Biraz daha içine girdikten sonra da kendime bir hedef koydum—her yaptığım işte kendime hedef koyarım, yoksa uçuşurum. Bunda da dedim ki ben şampiyon olayım en iyisi.

Minik ve mütevazı bir hedef…
Maalesef hedeflerim hep çok yüksektir. İnsanın bir hedefi varsa disiplin bunun vazgeçilmez bir parçası oluyor. Dolayısıyla çok adanmış bir şekilde ağırlık sporuna yöneldiğimi söyleyebilirim; aşırı disiplinli ve çalışkan olduğum için de çok hızlı bir şekilde ilerledim.
Evet ama bu yalnız ağırlık sporuna yönelmenin disiplini de değil. Ben o süreci seninle birebir yaşadığım için çok iyi hatırlıyorum. Yediğin yemekten, aldığın tuz miktarından, içtiğin suya, gerçekten de çok meşakkatli ve muazzam bir öz disiplin isteyen, kolay kolay benim diyen adamın yapamayacağı bir iş.
Orası kesin ama eğer bir hedef söz konusuysa onunla beraber gelen meşakkatleri iyi değerlendirmen ve hedefini de buna göre belirlemen gerekiyor. Bunlar beni korkutmadı. İşin açıkçası heyecanlandırdı ve heveslendirdi çünkü zorlanmayı da seviyorum. Zorlanmanın sonunda gelen ödüle bayılıyorum diyeyim ya da. Bu bir tek sporda değil, örneğin bir resim projesi yaparken de bende aynı heves oluyor. Bu yarışma kariyerinin ne kadar sert bir süreç olduğunu bilerek içine girdim. Üç sene üst üste yarıştım, bu da yaklaşık dört buçuk sene kadar “bootcamp” disiplini içinde yaşamam anlamına geliyordu. Disiplin derken de hafif bir şeyden bahsetmiyorum: akşamları on buçukta yatmak, sabah altıda kalkmak, günde beş saat spor yapmak, yediklerini tuzuna kadar ölçmek, hayatta hoşlandığın her şeyden vazgeçmek, ki buna sosyal hayatın büyük bir bölümü dahil. En önemlisi de bütün yargılarını, programlarını ve kararlarını da bu hedefin etrafında yeniden düzenlemekti. Tabii bu süreç bir tek benim açımdan zor değildi. Bana yakın insanlar için de zordu. Mesela çocuklarım; biz bir aslında ekip gibi yaşadık. Ama son derece yalnız da bir yol, onu da söyleyebilirim çünkü o kadar adamış ve odaklanmış hâldesin ki insanların yüzde doksan beşinin bunu anlaması mümkün değil. Yarışmaya kırk sekiz yaşımdan sonra başladığım için de çoğu insan bana delirmiş gözüyle baktı ve çok tenkit aldım. Dolayısıyla çok kararlı olmaktan başka bir şansın yok ama düşüncenin arkasındaysan, yapabileceğine inanıyorsan, muazzam bir güç buluyorsun kendinde ve ister istemez de her şeye kulağını tıkıyorsun.
Ne açıdan tenkit aldın mesela?
Çok yargılayıcıydı bazı insanlar – hatta şaşılacak bir şey ama kadınlar erkeklerden çok daha acımasızca eleştirdi beni. Ağzına bir lokma fazlanın atamadığın ve senelerce süren bir beslenme metodu var mesela. Çok sosyal bir insanımdır; davet severim, seyahat severim—bu hepsine bir ara vermek demekti, büyük bir feragat. Ama çok memnunum bunu yaptığım ve daha doğrusu yapabilmiş olduğum için; özgüvenim tavan yaptı.
Yalnız yapmakla kalmadın bir de şampiyon oldun!
Evet ama olmayabilirdim. Yine de o sahneye kadar gelebilmek bile yeterli Bunu yaparsan, yapabilirsen her şeyi yapabilirim duygusunu veren bir disiplinden bahsediyorum; insanın enerjisiz günü var, moralsiz günü var, hasta günü var, diğer sorumlulukları, çocuğu, işi-gücü var. Bunların seni engellemesini alıkoyduğun noktada büyük bir muktedirlik veren düzeye erişiyorsun. Bir kere gelişimin sonsuz bir şey olduğunu öğreniyorsun. Bu çok özgürleştirici ve aynı zamanda da ayaklarını yere bastırıcı bir tecrübe. Şımarma ihtimalin sıfır çünkü “mükemmel” olmanı gerektiren yarışma sürecinde hep eksikleri görmeye yöneldiğin bir iş yapıyorsun. Özünde havaya girme ihtimali çok yüksek insanoğlunun—bundan soyutlanabilmek çok özgürleştirici. Keza birilerinden onay alma duygusundan uzaklaşmak. Bir de yarışma süresince çok farklı katmanlardan, çok farklı sporcularla tanıştım. Şunu görüyor insan: bu yarışta tek başına değilsin, herkes en iyi olmak için orada ve senden daha elverişsiz yaşayan insanlar da var.
Yarışıma da çok enteresan. Ben bu konuyu duyduktan sonra tabi ki işin içerisine girip araştırdım, zira Türkiye’de çok da bilinen bir spor ddalı değildi. Herkes bale bilir, voleybol, basketbol bilir ama bikini fitness?! Bu aslında 1970ler’de ortaya çıkmış bir spor dalı. Eskiden erkeklere vakıf olan vücut geliştirmeye kadınları da dahil etmek ve daha uluslararası bir camiada spor dalı olarak tanıtmak üzere kurgulanmış o yıllarda. Dolayısıyla bunun da kategorileri var. Benim yarıştığım kategori en feminen olanı—feminen bir vücudun gelebildiği maksimum atletik yapıyı ortaya koyan bir dal. Daha üst seviyelerde daha da büyüdüğün, kasının çok daha ön planda olduğu, daha erkeksi bir vücudun da sahnede sergilendiği kategoriler var. Ben onu hiçbir zaman tercih etmedim. Bunlardan birinci sebep ilaç kullanımı. Ben doğal sporcu olarak katıldım zira hormon veya ilaç kullanmaya karşıyım. Benim yarıştığım kategoride halen bir kadın olarak gözüküyorsun ama formun bir Yunan heykeli gibi olmak zorunda; atletik yapının en güzel, en kendini belli eden ve simetrik hâli. Şöyle tarif edeyim: vücudun sağ ve solunun tamamıyla simetrik, duruşunun feminen, vücut tipinin kum saati gibi -omzunun geniş, belinin daha dar- poponun gösterişli ve kalkık, bileklerin ince olduğu, fakat atletik bir duruş sergilediğin bir kategori. Bu sadece vücudunu geliştirip orada durduğun bir şey değil. Aynı zamanda yürüyüş, sahnede belirli duruşlar çalışmak zorundasın.
Bu da ciddi bir çalışma gerektiriyor sanırım. Bırak antrenmanı, yemeyi, içmeyi, bu sahne performansı için de ayrıca çalışıyorsun herhalde değil mi?
Ayrıca çalışıyorsun. Yürüme prosedürü var bunun ve çok basit gibi gözükmekle beraber aylarca çalışmak zorundasın zira insan duruşuna aykırı pozlarda uzun zaman kaslarını kasarak beklediğin, son derece büyük performans gerektiren seni ter içerisinde bırakan bir süreç. Duruş bile öyle; o dik duruşun yeterince dik olduğunu sanırken başka bir türlü durmayı öğrendiğin vücudunun üst tarafını öne doğru çevirirken alt tarafını yana doğru döndürüp bütün kaslarını kasarak ama çok zarifmiş ve hiçbir şey olmuyormuş gibi gülümseyerek yürüdüğün, parmak ucu topuk yaptığın ve çeşitli pozlarda sahnede beklediğin bir süreç.
Bir de yürüyüş faslı var—sadece bir dakika sürmesine rağmen müzik eşliğinde bir salınma ve çeşitli pozları jüriye sergileme bölümü. Bu gerçekten de tuhaf bir şekilde zor ve çalışma gerektiriyor; her gün bir parça çalışıyorsun öyle söyleyeyim. Ben her gün çalışıyordum bu yürümeyi ezberlemek için çünkü sahne ne de olsa heyecanlandırıcı, korkutucu. Yüzlerce insanın seni seyrettiği, büyük bir jüri grubunun seni yargılamak üzere baktığı ve yalnız başına durduğun ışıltılı bir ortam. Onca ayın belki senelerin sergilemesini yapıyorsun. Dolayısıyla çok heyecan verici. Ama o yürüyüşü eğer uykunda bile yapamıyorsan, sahnede yapman imkânsız. Dolayısıyla bu çalışmayı defalarca üst üste müzikle senkronize yinelemek zorundasın. Sahneyi de iyi kullanman gerekiyor. Ama esas zorluk, tabi ki vücudunu simetrik, doğru kasların en dolgun ve en yuvarlak, doğal ve ama keskin hatlarıyla gösterebildiği şekle getirmek. Bunu yaparken deri kaliteni korumak da söz konusu—aşırı kurumamak, aşırı zayıflamamak, aşırı sulanmamak.
Bunların hepsinin ayarı var. Çok basit gibi görünmekle beraber sürekli bir ayar yapmak zorundasın. Her hafta yeni bir diyet metodu yaptığın, yeni çalışmalarla bazı detay noktalarını değiştirmeye çalıştığın bir egzersiz tipini uzun zaman boyunca uyguluyorsun.

Maraton koşularında gözlemlemiştim, bitiminde muazzam bir boşalma söz konusu:
ayılıp bayılanlar, kahkahalarla gülenler, iki gözü iki çeşme ağlayanlar, kusanlar. Vücudu bu kadar zorladıktan sonra muazzam bir duygusal boşalım da yaşıyorsun aynı zamanda, her anlamda. Yarışma sonrasında sende nasıl bir his oldu? Benzer şeyler yaşadın mı?
Çok duygulandığım kesin. Çok yüksek bir duygu seviyesine ulaşıyorsun. Bende daha çok öforik duygular olmuştu. Bir şeyi başlayıp bitirmekle mükellefsin bir kere; hedefe ulaşma, bir şeyi sıfırdan bitiş noktasına getirme. Bu bende çok büyük bir tatmin duygusu yaratıyor. Hep öyle oldu, bir tek bu yarışmada değil. Artık dopamin, endorfin, serotoninin zirvesi mi diyeyim öyle bir duygu yaratıyor. Çok büyük bir mutluluk ve zafer hissi. Burada kaçıncı olduğunun da önemi yok. Madalya almak üzere gidiyorsun evet, şükür ki ben her yarışımda madalya aldım ama almasaydım fark etmezdi çünkü zaten belirli bir noktaya gelmeden seni sahneye de kabul etmiyorlar. “Ben yarışmaya katılacağım” deyip elini kolunu sallayarak gittiğin bir şey değil bu. Ön jüriye çıkıyorsun, ölçümlerin var, belirli kademelerden geçmen gerekiyor; sahneye çıkabilme seviyesine ulaşmış olman bile zaten çok büyük bir aşama. Ama sahne tabi ki çok farklı çünkü o bir yarış. Ayrıca büyük stresleri var. Kramp girebilir, duramayabilirsin. Çok gördüm yarışmacılarda—yerde kıvrananlar, vücut krampları geçirenler; vücudundan büyük bir miktarda mineral ve su gidiyor.
Hatırlıyorum, sen son yirmi dört saat mi ne hiç su içmemiştin…
O kadar uzun değil, on iki saatlik bir süreç ama o noktaya gelinceye kadar son on gün su diyeti denilen bir şey yapılıyor. Çok yüksek su miktarları ile başlayıp kademe kademe azaltırsın ve en son on iki saat hiç içmezsin ki derin suyu komple çeksin ve bütün kastlarındaki lifler gözükecek şekilde vücudun sanki hiç etin yok da tamamen kastan oluşmuşsun gibi bir görüntüyü sergilesin. Sahne ışıkları, vücudunun boyanması o görüntüyü daha da çok vurguluyor ve gösterişli elbette. Oraya gidip diğer sporcuları izlemek bile başlı başına bir deneyim. Bir insanın anatomik olarak bu kadar ideal seviyelere gelebileceğini ve kendini zorlama aşamasında bu kadar maksimize edebildiğini görmek çok etkileyici. Beni en çok ne etkilemişti onu da söyleyeyim: bunları yirmi ila otuz yaş aralığında yapmak elbette ki daha kolay çünkü direncin, gücün, şevkin, enerjin daha fazla. Ama sen bunları ellinin üstünde yaptığın zaman -kendim için de söylüyorum- o başka bir merhale. Hiç kolay değil; hormonların, kemiklerin ve eklemlerine karşı da savaşmak zorundasın. Yetmiş yaş erkekler grubunu yarışta izlemiştim—önünü ilikle, şapkanı çıkar, iki büklüm eğil, o derece etkileyici. “Benden/bizden geçti” lafı vardır ya bizde, hiç hazzetmediğim; üstünü artık nelerle silersin bilmiyorum. Sana sildirten bir görüntüydü bu. Zımba gibi bir beden, bir omurga, bir dik duruş, bir kendinden eminlik… Herkesin bunu görüp sporun bir insanı nereden nereye getirebileceğini anlamalarını isterdim. İşte o zaman, “Yaşasın, 36 beden pantolonuma girdim” bir konu ya da övünç meselesi olmaktan çıkardı belki.
Bütün yaşadığın bu deneyim aklıma ister istemez “kas yapma” sürecini getirdi: Ağırlık çalışırken kas yırtılıyor sonra ertesi gün iyileşirken daha çok güçleniyor. Sanki bütün bu süreç için bu bir metafor da aynı zamanda. Çünkü sen içsel olarak da bedensel olarak da aynı şeyi yaşıyorsun.
Bu gerçekten yerinde bir metafor: yıprandığın anlar da aynı kasın yırtılması gibi; kendini iyileştiriyorsun bir şekilde ve daha kuvvetli devam ediyorsun.
Kitaba gelelim biraz, daha doğrusu son kitabına diyeyim çünkü aslında senin başka kitapların da var, dolayısıyla yazarlık senin için yeni bir meşgale ya da meslek değil.
“Ben yazar değilim ki” dediğim zaman yayınevine, “siz kendinizi hiç anlamamışsınız” diye cevap vermişlerdi ama çok samimiyetle söylüyorum, kendimi “yazar” olarak gördüğüm için bu kitabı kaleme almadım. Evet on bir tane çocuk kitabım var ama bunları yazarken de kendimi “yazar” değil, daha ziyade “çizer” olarak tanımlıyordum. Yine de orada bir hikâye anlatıyordum ki bu da bana daha sıcak, sempatik ve uyarlanabilir gelmişti, belki de çocuklarım olduğu için. Bu ise benim yaşıt insanlara hitap ettiğim ilk kitabım diyebilirim.
Nasıl çıktı ortaya peki’?
Benim sporcu ya da hoca kimliğimi sosyal medyada takip eden kişilerden çok sayıda mesaj alıyordum farkında olmadan hayatlarını ne şekilde değiştirdiğime dair—sağlık, evlilik, aklına ne gelirse. Ara sıra yazdığım deneme tarzı küçük yazılar yayınlıyordum Instagram sayfamda. “Kitap ne zaman geliyor” talepleri artmaya başladı ve ben de dedim ki gerçekten insanlara bunlar yararlı geliyorsa, bir kitap aracılığıyla bundan üç-beş kişi daha yararlansa ne güzel olur. Bir de şu var: Instagram platformumun yüzde 85’i kadın takipçi. Ben de şu anda sadece kadınlarla çalışıyorum derslerde. Hemcinslerimin problemlerini iyi biliyorum, çok da dinliyorum öğrencilerimi. Spor yaparken bir kasın çalışması, beynin de çalışmasıyla beraber işliyor galiba ve insanlar rahatlamaktan çok hoşlanıyorlar. Dolayısıyla terapist gibi de çalışıyorum. Kimi problemleri aşma şekillerim var benim, spordan öğrendiğim; bunları paylaşmak istedim çünkü bir şekilde işe yarıyor. Bu kitap da o ana fikir üzerine kuruldu. Evet, spordan bahsediyorum, beslenmeden bahsediyorum, kası anlatıyorum, metabolizmaya değiniyorum belki ama aslında altyapı dertler, yaşlanmak, çocuklar, ailevi problemler, iş, bütün sorumlulukların üstüne yığılması, kendini bulma çabaları—herkesin benzer dertleri var ve konuşmak da dinlemek de iyi geliyor insanlara. Bunları yazarken de konuşurken de “ben öğretiyorum” demiyorum elbette. Aksine, ben de öğreniyorum, ben de dinliyorum, ben de gelişiyorum. Kitap o anlamda kendi büyümeme de yaradı. Okurken belki mini bir motivasyon romanı gibi bir algı veriyor ama aslında altyapısında ciddi anlamda bir fitness bilgisi de barındırıyor ve hatta bir adım ileriye gidip de kendini geliştirmek isteyenler için sonunda başlangıç, orta ve ileri seviye antrenmanları da mevcut. Ayrıca içinde QR kodları var, dolayısıyla her konunun sonundaki bu QR kodlarına telefonunu gösterip ilgili bir egzersiz rutinine veya ilgili bir reel’e bağlanabiliyorsun.
TÜYAP’a katıldığını biliyorum. Yazın adada da bir imza gününü düzenlemeyi düşünürsün herhalde artık diye tahmin ediyorum.
Neden olmasın? Aslında ben başka bir şey düşünüyorum: Belki bir uygulama etkinliği ve ondan sonra kitap üzerinde konuşma, bazı şeylerin birlikte denenmesi ve daha canlı, daha birlikte bir şeyler yapmaya çalıştığımız, interaktif ve bir açıklama etkinliğini tercih edebilirim.
Hocalık yapmaya devam ediyorsun. Yakın gelecek için başka projelerin var mı sporla ilintili?
Grup ve bireysel derslerle hocalığa devam ediyorum. Benim bunların dışında bazı beslenme programlarım oluyor, adı da Metamorfoz—topyekûn zihinsel ve fiziksel değişimine işaret eden bir program. Hem bir sporcu gibi beslenmeyi ve kas kazanımını, hareketleri öğreniyorsun hem de haftada iki verdiğim, kimi zaman fizyoterapistlerden jinekologlara, ortopedistlerden psikologlara kadar bir seri doktor röportajı yaptığım canlı yayın konferanslar da var. Çok da müteşekkirim o insanlara çünkü sonuçta bunu bila bedel, vakit ayırarak yapıyorlar. Katılımcılara daha da bilinçlenerek hayat yolunu kendi kendine çizebilmeyi öğreten bir program; ben bugün hoca olarak orada varım. Yarın yoksam ne olacak? Konuya bütüncül bakmak lazım: hem spor felsefesi, hem hareket bilgisi, hem de uygulama ve yol çizimi anlamında. Bir trainer olarak benim hedefim hep bu oldu: salt halteri kaldır, ipi salla benim işim değil. Beslenmesinden, doğru hareketine, zihninden bedeninle olan ilişkine bir şeyi anlayarak yapmakla ezbere yapmak arasında hayatta çok büyük bir fark var. Önümüzdeki en büyük problemlerden bir tanesi beslenme ve beslenmenin altyapısı psikolojik—bu zaten biliniyor. Biz metabolizma derken neden bahsettiğimizi bilmezsek, insan vücudunu nasıl işlediğini anlamazsak, eşin psikolojisinin ne kadar değerli olduğunu ve bu altyapıyı nasıl sağladığını bilmezsek, istediğimiz kadar kendimize üç aylık, beş aylık, on aylık programlara alalım sürekliliği ve sürdürülebilirliği olmaz. İnsanın kendi kafasını yenilemeden fiziksel olarak iyileşmesi mümkün değil. Ben kendi çapımda bunu anlatmaya çalışıyorum insanlara. Kitabımın da, böyle bir sayfamın olmasının da sebebi bu.
Özellikle kadınların üzerinde daha farklı bir çevresel ve sosyal baskı oluyor. Bazı şeyler tabu olduğu için konuşulamıyor, paylaşılamadığı için kilitlenmiş vaziyette kalıyor, dolayısıyla ilerleme kaydedilemiyor gibi sanki…
İnsanlar belki gençken dertlerini kendi içlerinde daha hafife alabiliyorlar ama yaş ilerleyince bunlar üst üste biniyor. Kadınlar kendilerini çok kapatıyorlar; dertlerini içlerine atıp normalize etme özellikle bu toplumda da tabii ki var. Başka toplumlar adına konuşamam Amerika dışında yurtdışında yaşamadığım için ama bizde durum bu. Bir şey yapabildiğin zamanda da toplumsal olarak aşağı çekilme potansiyeli kendi kadın toplumumuz içinde çok var; ben kendi bikini fitness yarışmamda bunu çok gördüm. “Ceyden vücudunu sergiliyor,” “Ceyden erkekleri etkilemeye çalışıyor”dan tut, “erkekleşme yolunda gidiyor”dan “çok çirkin olmuş”a… Dolayısıyla bunlar bir tabu olarak da alınabiliyor. Bir kadının belirli bir yaştan sonra spora yönlenmesinden çok evinin kadın olması, dizini kırıp oturması bizim toplumumuzda daha mantıklı bulunan bir şey. Hani spor sanki belirli bir yaşa kadar yapılır, ondan sonra hayatta bir gayen olduğu zaman da artık bırakılır gibi görülen bir durum.
Spor dışında farklı ilgi alanların da olduğunu biliyorum. Bu konuda yeni çalışmalar var mı?
Şu andaki yeni hedefim bir resim sergisi, o yüzden de yazıdan çok resme kanalize oldum bu aralar. Sanat bir iletişim dili olduğu için aklıma geldi bu konu. Ben de çok mimikle ve el hareketleriyle konuşan bir insan olarak bazı şeyleri anlatırken ellerimden çok yararlandığımı gördüm ve biraz araştırma yaptım. Farklı kültürlerde konuşma diliyle iç içe girmiş el hareketleri var, işitme engelliler için evrensel bir dil var—el çok önemli bir iletişim aracı ve ellerin çok dramatik bir görüntüsü var. Bazen hiç konuşmak gereği duymadan bir el hareketiyle kendini ifade edebiliyorsun. Emoji denilen bir şey var ya günümüzde—etiketlerle elli bin tane şey söylüyorsun. Artık kimse oturup bir şey yazmıyor; bir tane emoji koyuyorsun yetiyor. Bence günümüzün konusu iletişimin dilden uzaklaşması. Bu yüzden sergim el çizimleri üzerine olacak; beni hem heyecanlandırıyor hem de çok dinlendiriyor.
Dönüp dolaşıp yine konuyu adaya bağlayarak bitirelim istersen. Büyükada’da Hamson Kayalıkları’nda yetişmiş bir kadın olarak adada yeterince spor yapıldığını düşünüyor musun?
Asla düşünmüyorum. Her şey var, hiçbir şey yok, ya da her şeyden çok az var. Üstelik de herkesin erişebileceği kadar yok. Bir de pahalı—örneğin tenis: sadece parası olanın ulaşabileceği şey olmamalı. Ada zaten insanın kendi kendine yetmesi gereken ve doğayla iç içe olduğu bir yer. Adada parasız yapabildiğin tek şey yüzmek ve yürümek. Bizim Türk halkı zaten spora yönelmiyor. Yüzüyorsun, kaç kişi yüzüyor? Plajlar da artık bedava olmaktan çıktı; çoğu yerde denize girmek için bile para vermek zorundasın. Bir tane sörf yapan yok. Kano yapabilirsin. Biz kano yaparken hiç kimseyle karşılaşmıyoruz, ki aşağı yukarı her gün kano yapıyoruz. Tırmanabilirsin, bisiklete binebilirsin. Sürekli üşenip ada taksi çağırmak nedir? Bisikletle azıcık bir yol gideceksin alt tarafı. Ben elektrikli bisiklete de karşılıyım biliyorsun. Hâlâ normal bisiklet kullanıyorum. Bacaklarım tuttuğu müddetçe de kullanmayı planlıyorum. Beden sağlığı ve iyi yaşlanmaya günlük hareketler önemli ölçüde katkı sağlıyor: bir yere giderken, bir şey almak için yürümek, bir bisiklete atlayıp yol yapmak, evin içinde bir şeyleri kendin kaldırmak, düzenlemek, bunların çok büyük önemi var. Bir taksi çağırıp bisiklete binmediğin zaman vücudun günlük işlerlik mekanizmasının ilerleyebildiği hareketlerden de olmuş oluyorsun. Spor da yapmıyorsan çöküyorsun, bitiyorsun. İşleyen demir ışıldar. Ama adada da hiç yeterli bir şey olduğunu düşünmüyorum. Belediye’nin çok hoş, çok düzgün, herkese açık, potansiyel pek çok alan organize ediyor olması lazım. Tenisten, voleybola, basketten, yüzmeye, doğa sporlarından, su sporlarına bir sürü şey yapılabilir. Manejler yapılabilir…
Neyi düşünüyordum biliyor musun? Pek çok Avrupa şehrinde bisiklet turları oluyor. Bir tane rehber var, misal on kişi yazılıyor, yöreyi turluyor. Adada niye yok? Bilen bilmeyen herkes bisiklet kiralayıp dolaşıyor, sonra gelsin kazalar. Güvenli bir ortamda bilinçle gezmek ve gezerken de spor yapmak varken… Tabi bu konulara girecek olursak yüz bin tane şey konuşuruz, malum adanın dertleri de çözüm önerileri de bitmez… Ama maalesef görüyorum ki spor bizim kültürümüzün bir parçası değil. Küçükten itibaren çocuklara, “hayta mı olacaksın, bırak futbolu, dersine çalış”la başlayan, “aman çocuğum koşma terlersin, düşersin”le devam eden bir kültür ve bunda da spora teşvik maalesef çok az.
Konu konuyu açıyor; biz alışığız hem kıkırdayıp hem derin sohbetler etmeye. Ama nihayetinde bu bir dergi söyleşisi, bıraksak otuz iki kısım tekmili birden olur. “Belki başka bir sayıya” diyerek teşekkür ediyor, güzel yanaklarından öpüyorum Ceyden’i…
https://www.instagram.com/ceyden_flows?igsh=cTl5dmUyZTBnaTN5 ve söyleşi için de ceydenflows1@gmail.com
Yayınlanma Tarihi: 09 Şubat 2026 / Son Güncellenme: 09 Şubat 2026
Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.
Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.