Paylaş
Tüm Sayılar      2025      Sayı 246 - Aralık 2025      İnsan Yüzlü Balıklar

İnsan Yüzlü Balıklar


Sanatçıların adalarda yaşamayı tercih etmesinin bir nedeni vardır: Burada zaman başka türlü akar; ışık gün içinde farklı bir dille konuşur, sessizlik insanın içine işleyen bir derinlik taşır. Yaratıcılık da tam bu aralıklarda filizlenir.

Büyükada, yıllardır birçok sanatçı gibi Fikret Parlak için de böyle bir sığınak, böyle bir üretim alanı. Seramikle kurduğu ilişki, çamurdan sabırla yoğurduğu formlar ve özellikle balıkları bugün artık adanın görsel hafızasının bir parçası sayılır.

13 Aralık’ta Büyükada’daki atölyesinde açılacak yeni sergisi “Nakş-ı Derya” öncesinde Fikret Parlak’la buluştuk; adaya geliş yolculuğundan seramik sanatını kendisine öğreten sanatçı Turgur Tuna ile kurduğu ustalık–çıraklık hikâyesine, atölyesindeki üretim sürecinden ada yaşamının ritmine kadar pek çok şeyi konuştuk.

 Sanatınızı konuşmaya başlamadan önce buraya gelme hikayenizi sormak istiyorum. Anakaradan adaya geçmek özünde cesur bir karar çünkü bu sadece sıradan bir taşınma değil aslında yaşama biçimini değiştirme kararı. Siz bu süreci nasıl yaşadınız? Ve Büyükada seçimini nasıl yaptınız?

 Bizim için adaya taşınma fikri çok aniden gelişen bir heves değildi aslında. İçimizde uzun zamandır sıkışan bir şey vardı. 2000’lerin ortalarından itibaren şehirle ilişkimiz bozulmaya başladı; kalabalık, gürültü, trafik… Bunlar artık sadece yorucu değil, yaşamı boğan unsurlar hâline gelmişti. Bir hafta sonu nefes almak için Şile’ye gittik, yollar gözümüzde büyüdü. Riva’yı düşündük, orası da aynı şekilde. Sonra, hiç beklemediğimiz bir anda “Ada neden olmasın?” diye düşündük. O soru dönüm noktasıydı.

Ada fikrinin bir romantizmi vardı ama çok somut bir ihtiyaca da karşılık geliyordu: Sakinlik. Doğayla temas. Bir evin gerçekten yaşadığını duyabilmek. Burgazada derken Heybeliada’ya baktık, sonra Büyükada’ya geçtik. Emlakçı bizi bugünkü eve getirdi ve biz içeri girer girmez çok etkilendik.

İki kişiye fazla büyük, fiyatı da bütçemizin çok üstündeydi ama evin bize verdiği duygu ruhumuza çok uygundu. “Hani olacaksa böyle bir şey olmalı.” dedik ve böylece o büyük kararı aldık.

Aylarca süren bir restorasyondan sonra adalara taşınan herkesin tecrübe ettiği gibi zorlu bir taşınma süreci geçirdik, ama bir yıl gibi kısa bir süre içinde, 2009 yılında adada yaşamaya başladık. Meşakkatli bir dönemdi ama bütün o süreç, bizi yalnızca bir eve değil, bambaşka bir yaşama taşıdı.

 

Adalar’da yaşamayı seçen birçok insan başlangıçta benzer duygular hissediyor ama bir süre sonra adanın sakinliğinden sıkılmaya başlıyorlar. Siz nasıl deneyimlediniz ada hayatına uyumu?

Ada’daki ilk yıllar, şehirden uzaklaşmanın getirdiği ferahlıkla başladı. Yıllarca çok yoğun bir iş temposunda çalışmıştım; tekstil sektöründe önce mühendis olarak, sonra yöneticilik yaparak geçirdiğim uzun yıllar boyunca hep bir sorumluluk hâli, hep bir koşuşturma vardı. Kendi işimi kurduğum dönemde bu tempo daha da arttı. Krizler yaşandı, kapanmalar oldu, yeniden başlangıçlar denendi. Bu süreçler insanda hem büyük bir dayanıklılık yaratıyor hem de farkında olmadan ağır bir yorgunluk biriktiriyor. Bir noktada işimi kapatmak zorunda kaldım ve ada bu dönemde bize iyi geldi. Sessizlik, doğa, bahçe… İlk zamanlarda insanın omuzlarındaki yük hafifliyor.

Bahçeyle uğraşmak bir tür geçici iyilik hâli sağladı, evet. Toprakla temas etmek insanı toparlıyor ama şunu çok net hatırlıyorum: Bir süre sonra bahçeyle uğraşmak beni kesmemeye başladı. İş hayatının temposundan çıkınca insanın içi boşalmıyor aslında; tam tersine, bir şey yapma ihtiyacı daha belirgin hâle geliyor. Herkes için bu doğru mu bilemem ama benim için öyle oldu.

 Seramik böyle mi girdi hayatınıza?

Aslında seramiğe ilgim çok eskiye dayanıyor. Ben üniversiteyi Bursa’da okudum, sonra iş nedeniyle uzun süre orada yaşadım. O yıllarda ortak bir arkadaşımız sayesinde seramik sanatçısı Turgut Tuna’yla tanıştım. Bursa’nın bir köyünde, aileden kalma bir yapının içinde olağanüstü bir atölyesi vardı. Türkiye’de böyle bir atölye o zamanlar neredeyse yoktu; tam anlamıyla gözümüzü açan bir yerdi. Oraya her gittiğimde büyülenirdim. İçimden, “Keşke bir gün bu hayata dâhil olabilsem,” derdim ama o zamanlar imkânsız görünüyordu. Yeni mezun bir mühendistim, iş hayatının başındaydım, ayaklarım yere ancak basabilmişti.

Yıllar geçti; ara ara görüşmeye devam ettik ama meselenin somutlaşması çok sonra oldu. Büyükada’da daha sakin bir yaşam sürmeye çalışıyordum ama yine de eksik bir şey olduğunu hissediyordum. Üstelik sağlığımla ilgili bazı uyarılar da gelmişti. Doktorum açıkça, “Senin sabah kalktığında bir amacın olması lazım. Bu enerji senin bedeninde dönüp duruyor, onu bir yere yönlendirmen gerekiyor,” dedi. Bu söz benim için kırılma noktası oldu. Çünkü içimde gerçekten bir üretme ihtiyacı vardı ama neyin peşinden gideceğimi bilmiyordum.

Tam bu sıralarda Turgut Hoca İznik’teki üniversiteden ayrılıp tekrar Bursa’daki köyüne dönmüş ve fon destekli büyük bir atölye kurma hazırlığındaydı. On, on beş kişilik bir üretim ekibiyle çalışacağı bir projeydi bu. O projeye dâhil oldum. Hoca Bursa için hazırlanacak yeni seramik ürünlerin modellerini geliştirmemi istedi. Bu da benim için müthiş bir fırsattı.

Bursa’daki çıraklık dönemim iki yıl sürdü. Haftanın dört günü Bursa’da, üç günü adada geçiyordu. Usta–çırak ilişkisi dışarıdan romantik görünür ama oldukça zorlu bir süreçtir. Sabır gerektirir, tekrar gerektirir; bazen insanı çok zorlar. Ustamın sessizliği bile bir mesajdı. İş hayatında hızlı karar almaya alışmış biri olarak bu yavaş ritme geçmek hem güç hem de iyileştirici oldu. Sonunda bir gün ustam bana, “Artık git ve kendi yolunu aç,” dedi. Bu cümle benim için dönüm noktası oldu.

Adaya döndüm ve bahçedeki eski müştemilatı atölyeye çevirdim. Adaya fırın taşımak, değirmeni getirmek, malzemeyi yerleştirmek… Bunlar bile başlı başına mücadeleydi. Ama garip bir şekilde hiç yorulmadım. Sonrasında da çamurdan, seramikten hiç kopamadım.

Tekstil mühendisi olarak yıllarca çalıştıktan sonra radikal bir kararla seramiğe yöneliyorsunuz. Zorlu ama öğretici bir usta- çırak döneminde geçip bugün bulunduğunuz noktaya geliyorsunuz. İçinizdeki seramik sevgisi çok güçlü olsa gerek. Bunun temelleri nereden geliyor sizce?

Evet, hep elimde uğraştığım bir şeyler olur. Çocukken de öyleydim; karikatür çizerdim, resim çizerdim, bir şeyler kesip yapıştırırdım. El işi denilecek ne varsa hepsini yapmaya heves ederdim. Her çocuk yapar mı bilmem ama ben gerçekten severek yapardım. Kâğıt maskeler mesela… Kestir kartondan, boyarsın, şekil verirsin; onların birincisini yapmak hep bana düşerdi. O dönem televizyonda ne görsem -Sesame Street karakterleri bile olurdu- oturup yapmaya çalışırdım.

Yani böyle, elle bir şey üretmeye dönük bir meşgalem hep vardı. Bunda yetenek kadar istek de rol oynuyor bence; ikisi birlikteydi bende. Aslında dediğim gibi mühendislik okudum ve hayatımın bir bölümünde üretimin içindeydim ama yönetici pozisyonuna geçtiğinizde yaptığınız işi kendi elinizle üretmiş gibi hissetmiyorsunuz hiçbir zaman. Sonra bir dönem tamamen ticaretle uğraştım; üretimden tamamen kopmuş oldum. Ama üretmek içimde hep var olan bir şeydi. Muhtemelen mühendisliğe yönelmem de bundan.

Çamurla uğraşmak nasıl bir duygu sizin için?

Bir şeyi elle yapmak, sizin bizzat ortaya çıkarmanız… O süreç beni çok etkiliyor. Ustam “mineralden mücevhere” derdi hep, hakikaten öyle: Toz, toprak, çamur gibi görünen malzemeleri adım adım işleyip bambaşka bir şeye dönüştürüyorsunuz. Bu insana çok iyi gelen bir duygu. Çalışırken özellikle… O anda bu dünyada değilim sanki. Beni meşgul eden, zihnimi meşgul eden, yönlendiren şey bu.

Sizin adeta imzanın haline gelen meşhur, balık formunda seramikleriniz var. Bu formun çıkış hikâyesi de çok ilginç. Ustanız Turgut Tuna’nın sizi yönlendirdiğini söylemiştiniz. O süreç nasıl başladı?

Evet, hocam Turgut Tun—kendisi çok donanımlı bir insandır. Alman ustalar tarafından yetiştirilmiş, Tatbiki’den mezun, hem sanatsal yönü güçlü hem de ürettiği şeyin mühendisliğini bilen biriydi. Yani sadece nasıl görünmesi gerektiğini değil, ne zaman ne yapılacağını, hangi aşamada nasıl davranılması gerektiğini de bilirdi. Teknik tarafı inanılmaz kuvvetliydi.

Ben daha yolun başındayken bana, “Elinde bir işin olsun,” dedi. “Öyle bomboş çıkma bu yola; birlikte bir yerden başlayalım, sonra sen onu geliştirirsin.” Ve gerçekten bir “ödev” verdi bana. Büyükada’da olduğumu bildiği için ada üzerinden bir şeyle başlamamı istedi sanırım.

Bir kâğıt parçası verdi: Üzerinde eski Rumca yazılar ve altında bir balık çizimi… Bir şamdan çizimi gibiydi; 1770’lerden kalma gibi duran bir kroki. Tabii elimizde sadece bu bilgi var. Ne olduğu belli değil. Rum arkadaşlara gösterdik, kimse net bir şey söyleyemedi.

Sonra uzun bir araştırma süreci başladı. Akilas Millas’ın kitaplarından birinde bu çizime rastladım. Meğer bu balık, adada bir manastırda bulunan bir gümüş şamdanmış. Ama hangi manastır olduğu bile kesin değil. Derken araştırma derinleşti, izler bizi Aya Nikola’ya kadar götürdü. Aya Nikola’nın içinde küçük bir şapel var. Normalde kapalı, öyle gidip görebileceğiniz bir yer değil. Rum cemaatinden izin alıp uzun uğraşlardan sonra içeri girebildim. Ve gerçekten, o şapelin tavanından sarkan bir gümüş balık şamdanıyla karşılaştım. Zarif, üç boyutlu bir torik balığı… Üzerinde eski Rumca yazılar var.

Onun fotoğraflarını çekip anlamaya çalıştık. Yazıyı Rum arkadaşlara gösterdik ama okumakta zorlandılar; eski alfabe, büyük harfler, hatalar… En sonunda İstanbul Üniversitesi Eski Yunan Filolojisi’ne götürüldü ve orada okundu.

Yazıda özetle şamdanın balıkçı loncası tarafından 1883 yılında Aya Nikola’ya bir armağan olarak verildiği yazıyordu. Aziz Aya Nikola, balıkçıların koruyucusu olarak biliniyor. O yıl bereketli bir sezon olursa şamdanı hediye edeceklerine dair bir adak adadıkları anlaşılıyor.

Ustam aslında bütün bunların detayını tam bilmiyordu; sadece böyle bir balığın varlığını duymuştu. “Türkiye’den kendine bir konu çıkar,” demişti. O balığı görünce, “Evet, bu olacak,” dedik. Sonra birlikte gerçek balıktan kalıp almaya çalıştık. İlk denemeyi palamuttan yaptık. Çok ilginç bir tecrübeydi; yarısı güzel çıktı, yarısı çirkin. Bir daha denedik, tekrar palamut aldık. Sonra torik derken… Bu süreç bana hem malzemenin davranışını hem de üç boyutlu bir formun inceliklerini çok şey öğretti.

İlk yaptığımız üç boyutlu balık daha çok şamdanın bir yorumu gibiydi. Üstüne aynı eski Rumca yazıları yazdık. Ama ben o süreçte başka bir şey fark ettim, üç boyutlu formu herkes evine yerleştiremiyor. Zor bir obje. Ve dedim ki, “Ben bunun duvara asılacak versiyonunu yapayım.” Çünkü o balığın yüzeyinde müthiş güzel bir çizgi vardı; ona kıyamadım. O yüzden hem üç boyutlu hem duvar versiyonlarının kalıplarını aldık.

İnsanlar duvar balıklarını daha çok sevdi. O ilgiyi görünce ben de bu formu geliştirmeye başladım. Torikle başladık, palamut eklendi, çipura, uskumru derken ada sularının bütün balıkları birer birer seramiğe dönüştü.

Bu süreçte kullandığım teknik, modernize edilmiş bir çini tekniği aslında. Geleneksel Türk çinisini üç boyutluya uyarladım. Sır altı dekor yapıyorum; tüm desenler sırın altında kalıyor, o yüzden renkler çok parlak çıkıyor. Düşük sıcaklıkta çalıştığım için geniş bir renk skalası kullanabiliyorum. Bu teknik bana hem gelenekle bağ kurma hem de modern bir şey söyleme imkânı veriyor.

Yarattığınız balık formlu seramikler en güzel örneği tabii ama yine de ben adada yaşamanın  genel olarak sanatınızı nasıl etkilediğini sormak istiyorum. 

Tabii ki insan yaşadığı ortamdan çok şey alıyor. İlk yaptığım balık belki biraz yarı tesadüftü, yarı da hocamın yönlendirmesiydi ama ondan sonra fark ettim ki ada kendi kendine beni beslemeye başlamış. Balıklardan sonra martılar yaptım çünkü martı bence adanın en güçlü sembollerinden biri. Ama aslında adanın şöyle bir sorunu var: Turistik açıdan baktığınızda, herkesin aklına kazınmış ortak bir simgesi yok. Bu beni hep düşündürüyor.

Mesela bir ada silüeti… Dünyanın her yerinde şehirler ya da bölgeler kendilerini silüetle anlatır, bizde ise böyle bir standart oluşmamış. Vapura her bindiğimde, adalara hangi açıdan bakıldığında insanı çeken, “Evet bu Adalar’dır,” dedirtecek o çizginin ne olabileceğini zihnimde kurup duruyorum. Kroki deneyen çok, çeşitli denemeler de var ama hiçbirinin amacı bunun bir klasik hâline gelmesi olmamış. Benim kafam ise biraz daha o yönde çalışıyor.

Bir de hayvanların varlığının bana kattıklarından da bahsetmeden olmaz. Evde ve bahçede kedilerimiz var, ayrıca bahçede iki tane de kaplumbağamız bulunuyor. Onlarla yaşamak çok doğal bir iletişim alanı açıyor insana. Bu öyle anlatılır bir şey değil, daha çok hissedilen bir şey. Ve o his, farkına varmadan sanata da sızıyor. Ruhun beslendiği yerle üretimin beslendiği yer aslında aynı. Kaplumbağanın gelip ayağıma “tak tak” vurması bile yemek istediğini anlatıyor tabii bana şunu hatırlatıyor: Yaratmak dediğimiz şey, hızdan çok ritimle ilgili. Kaplumbağanın yavaşlığı, kedinin kendi hâline bırakılmış hareketi… Hepsi başka bir ritim öneriyor insana.
İşte o ritim atölyeye de taşınıyor. Ve sürekli yeni projeler geliyor aklıma.

Yeni bir konsept geliştirme süreciniz nasıl işliyor? Üzerinde uzun uzun düşünür müsünüz, yoksa bir anda mı belirir?

Benim için her şey önce zihnimde gelişiyor. Ama bu, masaya oturup “Hadi şimdi düşüneyim” dediğim bir süreç değil. Aklımın bir köşesinde hep bir şeyler çalışıyor; bazen farkında bile olmuyorum. Bir görüntü, bir form, bir renk… Bir şey takılıyor kafama ve orada kendi kendine büyümeye başlıyor. Hatta geceleri rüyamda bile sorun çözdüğüm olur. Sabah kalktığımda, “Tamam, bu mesele hallolmuş,” dediğim çok olmuştur.

Bazı fikirler aylarca, hatta bir yıl boyunca zihnimde dolaşır. Bir şey görürüm, bir detay dikkatimi çeker, onu geliştiririm kafamda. Bir süre sonra o fikir birden tamamlanır. Nasıl olduğunu tarif edemem ama o anı çok net hissederim. O fikir bittiği gün ise hemen üretime geçerim. Çünkü üretim sürecim inanılmaz hızlıdır; neredeyse bir günde bitiririm. O konuda biraz takıntılıyım. Kafamda çözülen şeyin tez elden ete kemiğe bürünmesini isterim.

Tabii daha büyük projelerim de var. Mesela seramikle heykeli birleştirmek istiyorum. Seramik aslında heykel için çok elverişli bir malzeme değil; kırılganlığı, teknik sınırlılıkları var. Bu nedenle birçok kişinin tercih etmediği, zorlu bir yol bu. Ama ben klasik heykele yakın bir formu seramikle buluşturmanın mümkün olup olmadığını merak ediyorum. Çiniyi, seramiği, heykeli bir arada kullanmak istiyorum.

Bu konuda düşündüm, denedim, hatta bazılarını ürettim. Fakat içime sinmediği için hiç kimseye göstermedim. “Bu değil,” dedim; sakladım. O işleri ortaya çıkarmamak da bir öğrenme sürecinin parçası aslında. Çünkü insan neyi yapamadığını da görmeli.

Sonunda dedim ki: “Tamam, bu iş böyle olmayacak. Daha fazla eğitim almam lazım.” Şimdi heykel dersleri alıyorum. Kafamdaki formu birebir üretebilmek için daha fazla teknik, daha fazla pratik gerektiğini fark ettim. Uğraşıyorum, bazı şeyler çıkıyor ama hâlâ hayal ettiğime ulaşmış değilim. O yüzden şimdilerde öğrenmeye ağırlık veriyorum; o büyük projenin zamanı geldiğinde hazır olmak için.

13 Aralık’ta yeni bir serginiz olacak ve serginin afişinden anladığım kadarıyla yine balık formları var ama bu sefer dekorunda Osmanlı minyatür etkileri var. Bu fikir nasıl çıktı ortaya ve bu sergide başka neler göreceğiz?

Bu seneki konseptimi genelde “Osmanlı resmi” diye tarif ediyorum. Osmanlı minyatürlerini çok severim; oradaki yüz tiplerinin çeşitliliği, burun-kulak oranları, sakallar, ifadeler… Hepsi çok karakter sahibidir. Ben o dili alıp kendi işlerime uyarlamak istedim.

Balık fikrinin sert, sade formuyla minyatürlerin detaylı yüz yapısı birleşince ortaya hem eğlenceli hem de ironik bir dil çıktı. Bu yüzler bazen ciddi, bazen bilge, bazen hafif şaşkın bir ifade taşıyor. Balığın dinamik formuna karşılık yüzün durağan olması ilginç bir gerilim yaratıyor.

Sadece balıklarda değil, tabaklarda ve başka birkaç formda da denedim. Yüzü yerleştirdiğimde ortaya çıkan şey beni çok heyecanlandırdı. Sanki zamanlar birbirine karışmış gibi; hem gelenekle bağını koparmayan hem de bugünün bakışını taşıyan bir dünya oluştu.

Bir de farkında olmadan Picasso etkisi girdi işin içine. Özellikle gözlerin konumu, ağızların asimetrisi… Böylece doğa, tarih ve modernizm bir araya gelmiş oldu.

Bunun yanı sıra, her zaman olduğu gibi klasik işlerim mutlaka olacak. İnsanların yıllardır tercih ettiği, alıştığı, vazgeçemediği bazı balıklar var. O turkuaz pullu balık, kırmızı pullu balıklar… Elbette her seferinde küçük değişiklikler yapıyorum, biraz yeniliyorum ama yine de o form hep aynı ruhla devam ediyor. Elle yapılan işlerde üretim kapasitesi sınırlı; on-yirmi adet ancak yapabiliyorum ama o küçük seri insanların ilgisini hiç kaybetmiyor.

Klasiklerin yanında her sene yeni bir form eklemeyi seviyorum. Mesela geçen yıl ilk kez tepsiler yapmıştım. Az sayıda üretmiştim; açıkçası ne olacağını, nasıl karşılanacağını ben de bilmiyordum. Sonra insanların tepkisine bakınca bu yıl o tepsileri geliştirmeye karar verdim. Şimdi çok daha fazla var. Hatta iki fincanlık küçük tepsiler tasarladım, onların yanına ufak peynir tabağı gibi eşlik eden parçalar ekledim. Aklıma geldikçe formu biraz büyütüyor, biraz dönüştürüyorum.

Sonuç olarak bu sergide hem tanıdık olanı hem de yeni denemeleri bir arada göreceksiniz. Benim için de heyecanlı bir şey bu çünkü klasiklerin yanında her yıl yeni bir kapı açmış oluyorum.

 Son sorum: Bir sanatçı olarak adayı nasıl görmek istersiniz? Bugünkü yaşam biçimi sizi memnun ediyor mu, yoksa içinizden geçen başka bir ada hayali var mı?

Açıkçası adanın en büyük sorunu artık turizm. Kalabalık öyle bir seviyeye geldi ki, nereye gitseniz aynı şeyi hissediyorsunuz: Büyük bir kaos. Dünyanın birçok yerinde turist olarak bulunduğunuzda da kalabalık olur ama burada başka bir yoğunluk var; Ada’nın kendi ölçeğini aşan bir baskı yaratıyor. Bu da doğal olarak yaşamın ritmini, huzurunu bozuyor.

Herkesin kafasında benzer bir ideal vardır ya: “Çalışayım, para kazanayım, sonra sessiz sakin bir kasabaya yerleşeyim; mümkünse deniz kıyısı olsun.” Ama o kasabalar da artık kalmadı. Bodrum koca bir şehir oldu, Ayvalık hakeza öyle… Küçük, sakin kalması gereken yerler büyük şehirlerin sıkışıklığını taşımaya başladı. Ada da bu baskının dışında değil.

Elbette kapitalizmden, turizmden bütünüyle soyutlanmamız mümkün değil; kimsenin böyle bir lüksü yok. Ama yine de daha nitelikli bir kültürel alanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Mesela bir sokağın üzerinde birkaç sanat galerisi olsun isterim. Yan yana, birbirini besleyen, Ada’ya yakışır mekânlar… Bunun karşılığı eskiden olmazdı, ama bugün ciddi bir potansiyel var.

Klasik müzik konserleri hayal ediyorum mesela. Bu kadar denizin, bu kadar açık alanın olduğu bir yerde, Ada’nın üzerinde bir sahne olsa; insanlar gelip otursa, konseri izlese… Belki fazlasıyla “elitist” bulunabilir ama bence Ada’nın ruhuna yakışan şeyler bunlar. Ben de böyle bir ortamda üretmek, böyle bir kültürün parçası olmak isterim.

Kısacası benim Ada’dan beklentim, sakinlik. Ocak–Şubat aylarında hissettiğimiz o dinginliği yılın geri kalanında da yaşayabilmek. İnsanların kahve içmek için bile sıra beklemek zorunda kalmadığı, yürürken çarpışmadığı, nefes alan bir ada…


Yayınlanma Tarihi: 09 Aralık 2025  /  Son Güncellenme: 09 Aralık 2025


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.