Paylaş
Tüm Sayılar      2025      Sayı 242 – Ağustos 2025      Burgazada’nın Sessiz Yüzü: Yalnız Kadınlar Üzerine

Burgazada’nın Sessiz Yüzü: Yalnız Kadınlar Üzerine

Burgazada Mahalle Meclisi katılımcısı


Kınalıada’nın 1971’li yıllarına denk gelen, taş döşeli sokaklarında geçen çocukluğumda, sabahları aynı saatte pencereyi aralayan, kedilerin kabına su koyan, balkonundaki saksılara eğilen kadınlar vardı. Pek konuşmazlardı ama her biri ritmiyle anlatırdı kendini; gözle, tavırla, rüzgâra bakan sessiz bir duruşla… Onlara dair hiçbir şey yüksek sesle değildi. Ne bir unvanları var gibiydi ne de anlatmak istedikleri hikâyeler. Ama her biri, adanın sabahında ince bir tül gibi süzülen o başka ritmin taşıyıcısıydı.

Sabahın serinliğinde havaya karışan bir şey vardı: iç sessizliklerini taşıyan, duvarlara sinmiş, sokak köşelerine yerleşmiş, görünmez bir melodi. Kimisi duldu, kimisi evlenmemiş. Kimi insan yerine kedileri dost edinmişti. Bahçeye adım atmadan önce şöyle rüzgârı selamlayan bir kadın, saatlerce balkonda dalgın dalgın yasemini izleyen bir diğeri… Hepsinin kendine özgü bir ritüeli, zamanla örülmüş bir gündelik ayini vardı: aynı saatte içilen çay, aynı adımlarla atılan yürüyüş, aynı köşeye bırakılan bir avuç kedi maması.

Ada onlara ne unvan verdi ne de ün, ama biz erkek çocuklar olarak o yaşlarda çoğu zaman kimine isimler takardık. Yine de o çocukluk hâlimle bile onların sessizliğinde bir bilgelik sezinliyordum.

O kadınlar bana hep aynı şeyi düşündürürdü: Kendiyle baş başa kalabilen bir insanın çevresi ne kadar sadeleşirse, içi o kadar derinleşiyor olmalıydı. Zaman aktı, yıllar geçti. Adalar değişti ama yalnız kadınlar hâlâ burada. Şimdi, yıllar sonra Burgazada’dayım. Komşu ada… Manzara değişmiş, ritim değişmiş ama o kadınların varlığı aynı kalmış. Artık kimi emekli bir bankacı, kimi serbest çalışan bir editör, kimi de İstanbul’un kırıcı temposundan kaçıp buraya sığınan eski bir müzisyen. Kimi kiracı, kimi ev sahibi… Ama her biri, bir zamanlar Kınalı’da tanıdığım sessizliğin mirasını hâlâ taşıyor. Örneğin, vapurlar çalışmayınca İstanbul’dan adaya dönemeyip de “Kediler ne olacak?” diye endişelenen kadınlar var hâlâ. Zaman değişti ama bu incelikli kaygı hiç değişmedi.

Ada kadınları kendilerini gizlemiyorlar.  Ama görünürlük çağında fark edilmemeyi seçmek başlı başına bir tercih, bir duruş sanırım. Metropolde parlamak için çabalarken eksilenlere karşı, bu adada kadınlar yalnızlık pahasına derinleşiyor. Gözlerini vitrinlerden değil, içlerinden yana çeviriyorlar. Gülümsemeleri bir onay talebi değil; kendiyle kurulmuş bir barışın alçakgönüllü izdüşümü. Kariyerin peşinde değiller, çünkü içlerindeki sessizliğin ihtişamı onları yeterince aydınlatıyor.

Metropol, görünmenin zorunluluk, ilişkilerin ise sürekli bir pazarlık olduğu yer değil mi? Alkışın, onayın, hızın hüküm sürdüğü, iç sesin bastırıldığı dev bir sahne… Oysa ada, başka bir ritmin, başka bir varoluşun coğrafyasıdır. Burada hayat, göstermek için değil, hissetmek için yaşanmıyor mu? Ada kadını kimseye bir şey kanıtlamıyor. Görünürlüğün bir iltica hâline dönüştüğü bu devirde, kendi inzivalarını seçen kadınlar, çağın gürültülü alkışlarına sırt çevirmiş, görünmezliğin huzurunda varlıklarını sürdürüyorlar.

Onları adaya çeken ne kimsesizlik ne de bir boşluk. Bilakis, kendini bilme arzusu… Ada kadınları çoğu zaman yanlış okunur. Sessizlikleri mesafe sanılır; duruşları bencillikle karıştırılır. Ada onlar için bir yer değil, bir iç yansımadır. Gözlerini metropole değil, kendi içlerine çevirirler. Ne kalabalıkların önünde yürürler ne de arkasında sürüklenirler. Kendi yollarını sabırla açar, kendi rutinlerine sadakatle yaşarlar. İşte bu yüzden, hızla dönen metropol çarkına ve gösterişin parıltılı illüzyonuna karşı sessiz bir isyan taşır duruşları. Onlar derinliği arar; metropolse cilalı yüzeylerde kayıp gider. Onlar ruhu çağırır; metropolse anlık hikâyelerde silinir.

Ve Burgaz’daki bu sessizliğin simgelerinden biri Madam Martha idi. Madam Martha, Burgazada’nın çıplak kayalıklarına kendi ritmini işlemiş bir kadındı. Ne zamana boyun eğdi ne de beklentilere… Şehirden uzak, kıyıya yaslanmış bir kulübede yaşadı yıllarca. Yaz kış demeden, sabahın en erken saatinde, bedenini sulara bırakarak selamladı adayı. Üzerinde ne bir palto ne bir utanç vardı; yalnızca denizin tuzuyla kardeş bir ten ve rüzgârla konuşan bir ruh…

Kadınlığa dair dayatılan her şeyi bir bir söktü üzerinden: süsü, onayı, beklentiyi… Kendi bedenini sahiplenmenin ötesinde, ona bir yeryüzü uzantısı gibi davrandı. Her takısı, her bandanası doğadan ödünçtü. Deniz kabukları, tahta boncuklar, bileklerinden düşmeyen çanlar… Ritim onunla yürürdü Burgaz sokaklarında.

Toplumun gürültüsünden çekildikçe, doğanın sessizliğinde çoğaldı. Onu anlamayanlar “deli” dedi; anlayanlar ise “cesur”… Oysa Martha ne deliydi ne de efsane olmak istiyordu. Sadece kendi doğasına sadıktı. Ve bu sadakat, onu bir kadından bir kıyıya, bir kıyıdan bir belleğe dönüştürdü. Burgazada artık onun sessizliğinde soluk alıyor.


Yayınlanma Tarihi: 12 Ağustos 2025  /  Son Güncellenme: 12 Ağustos 2025


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.