Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 247 - Ocak 2026      Peki Şimdi Nereye?

Peki Şimdi Nereye?


Düşünmek, karar vermek ve yaratıcılık  yalnızca insana ait olmaktan çıkıyor.

“Her şeyi yapabilirim” diyen insan anlayışı iflas etti.

Özlem Yüzak, gazeteci-yazar, 1994 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde başlayan gazetecilik serüveni bugün hala aynı gazetede bilgi toplumu, makroekonomi ve ekonomi-politik üzerine yaptığı haber, araştırma ve makalelerle sürüyor.

İnsanın insan ve doğa üzerinde kurduğu tahakkümden rahatsız olduğu için sürdürülebilir kalkınma ,toplumsal cinsiyet eşitliği, çevre, iklim krizi gibi alanlar yazılarının omurgasını oluşturuyor.

Bilim ve teknolojiden herkesin yararlanması, egemenlerin gücüne güç katmaması, daha anlaşılır ve ulaşılabilir olmasını hedefleyerek 2018 yılından beri bağımsız bir popüler bilim dergisi olan “Herkese bilim teknoloji” dergisinin imtiyaz sahibi ve genel yayın yönetmeni.

Vapur adaya yanaşırken yüzündeki ifade yumuşayan, nefes alışı rahatlayan Ada sevdalısı bir adalı Özlem Yüzak. 2025 yılının son ayında, belki de yılın ve bundan sonra da çağın yanıtı en merak edilen sorusunu “Peki şimdi nereye? Bir çağ bitiyor, paradigma değişiyor” kitaplaştırdı. Yapay zekadan, iklim krizine, genetik mühendisliğinden toplumsal dönüşümlere uzanan sarmalın içindeki insanın elindeki bilgilerle ne yapacağını, bu dönemdeki yerini sorguluyor.  Bu zorlu konuları, akıcı ve anlaşılabilir dille aktarırken yeni çağda kendimizi nasıl tanımlayacağımızı da düşündürüyor.

 

Bu kitabı yazarken en önemli motivasyonunuz neydi?

Bu kitabın arkasında çok güçlü bir tanıklık ihtiyacı var. Yıllardır gazetecilik yapıyorum; bilimden ekonomiye, teknolojiden siyasete uzanan çok geniş bir alanda olup biteni izliyorum. Ama son yıllarda şunu hissettim: Olan biteni parça parça anlatmak yetmiyor. Büyük resmi görmeden, bu çağın ruhunu anlamak mümkün değil.

Bir de çok kişisel bir motivasyon var. Torunlarım Ada ve Nova… Onların nasıl bir dünyada yaşayacağını düşünmek. Çok yakında 3. torunum daha dünyaya gelecek: Balkan bebek. Bu kitap biraz da onlara bırakılmış bir iz, bir hafıza kaydı. “Biz bu çağda neleri gördük, neleri kaçırdık, nerelerde hata yaptık?” sorularına bir yanıt denemesi. Bilimi veri yığını olmaktan çıkarıp hayatla yeniden buluşturma isteği de bu motivasyonun parçası.

 

“Peki şimdi nereye?” diyerek dünyanın merak ettiği soruya yanıt arıyor, “Bir çağ bitiyor, paradigmalar değişiyor” diyorsunuz. Nereye gidiyoruz?

İnsanlık tarihinin belki de en büyük kırılma anlarından birindeyiz. İklim krizi, doludizgin ilerleyen, nasıl nerede duracağını kestiremediğimiz yapay zekâ, geleneksel yapı ve kurumların işlevselliklerini kaybedişi…Teknolojik, ekolojik, siyasal ve kültürel dönüşümler üst üste biniyor. Siyasi kırılmalar yaşanıyor, demokrasiler aşınıyor…Bir yandan olağanüstü bir bilgi ve teknoloji üretme kapasitesine sahibiz; öte yandan bu kapasitenin bizi nereye sürüklediği konusunda derin bir belirsizlik içindeyiz.

Kitapta altını çizdiğim şey şu: Artık “ilerliyoruz” demek yetmiyor; nereye ve kimin pahasına ilerlediğimizi sormak zorundayız. Hızlandık ama yön kaybettik. “Peki şimdi nereye?” aslında bir varoluş sorusu. Yaşamın devamını tehdit eden büyük krizler karşısında kendime sorduğum bir soru…

Eğer teknolojiyi ve bilimi yalnızca güç, verimlilik ve kontrol aracı olarak kullanırsak, gittiğimiz yer büyük olasılıkla daha eşitsiz, daha kırılgan ve daha otoriter bir dünya olacak. Ama bilimi etikle, dayanışmayla ve kamusal akılla buluşturabilirsek, başka bir yol mümkün.

 

Hangi paradigmalar değişiyor?

Değişen paradigmaları tek tek teknolojiler üzerinden saymak mümkün ama asıl kırılma, bu teknolojilerin insan, bilgi ve gelecek algımızı birlikte dönüştürmesinde yatıyor. Yapay zekâ ve robotik, kuantum teknolojileri, genetik ve biyoenformatik, uzay araştırmaları, süperiletkenler… Bunların her biri, insanlığın temel varsayımlarını sessiz ama köklü biçimde sarsıyor.

Örneğin yapay zekâ ve robotik, yalnızca işleri otomatikleştirmiyor; “düşünme”, “karar verme” ve “yaratıcılık” gibi insanı insan yapan özelliklerin ne olduğu sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Artık akıl, yalnızca insana özgü bir kapasite olarak tanımlanamıyor. Bu durum, eğitimden hukuka, emekten demokrasiye kadar pek çok alanın yeniden düşünülmesini zorunlu kılıyor.

Kuantum teknolojileri, belirsizliği bir kusur değil, sistemin temel bir özelliği olarak kabul eden bambaşka bir düşünme biçimi öneriyor. Bu, sadece bilgisayarların hızlanması anlamına gelmiyor; nedensellik, güvenlik ve bilgi kavramlarını da dönüştürüyor. “Her şeyi öngörebiliriz” varsayımı yerini, “belirsizlikle birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz” fikrine bırakıyor.

Genetik ve biyoenformatik alanındaki gelişmeler ise “insan doğası sabittir” düşüncesini kökten sarsıyor. Hastalıkları tedavi etmekten öte, insanın biyolojik özelliklerini seçme, değiştirme ve iyileştirme kapasitesine doğru ilerliyoruz. Bu da bizi çok temel bir etik eşiğe getiriyor: Her yapabildiğimizi yapmalı mıyız? İnsanlık, biyolojik olarak da sınıflara mı ayrılacak?

Uzay araştırmaları ve süperiletkenler gibi alanlar ise hem gezegenin sınırlarını hem de enerjinin, kaynakların ve mekânın nasıl tanımlandığını yeniden düşünmemizi sağlıyor. Uzay artık yalnızca bilimsel bir merak alanı değil; ekonomik, jeopolitik ve hatta ideolojik bir mücadele sahası. Süperiletkenler ise enerji, ulaşım ve hesaplama kapasitesinde köklü sıçramalar vaat ederek mevcut endüstriyel düzeni sarsıyor.

Bütün bu alanları bir araya getirdiğimizde, değişen şey tek tek teknolojiler değil; insanın kendini evrende nasıl konumlandırdığı. Kontrol eden, yöneten, bilen insan anlayışı yerini; karmaşık sistemlerin parçası olan, sınırlı ama sorumlu bir insan fikrine bırakmak zorunda. Paradigma değişimi tam da burada gerçekleşiyor.

Bir gazeteci, bilimin izini sürünce “merak” duygusu ikiye mi katlanıyor?

Kesinlikle. Gazetecilik zaten merakla var olur ama bilim, merakı derinleştirir. Çünkü bilim sizi yalnızca olayların sonucuna değil, nedenlerine götürür. Bir teknolojik gelişmeyi izlerken şu sorular kaçınılmaz hale gelir: Bu kimin işine yarıyor? Kim dışarıda kalıyor? Bu bilgi kime güç veriyor?

Merak, sadece öğrenme isteği değil; aynı zamanda itiraz etme cesareti… Merak etmeyen toplumlar, kolay yönetilir. Bu yüzden merak, hem bilimin hem de demokrasinin temeli aslında. Kitapta merakı özellikle vurgulamamın nedeni bu. Merak kaybolduğunda yerini korku, dogma ve itaat alıyor çünkü.

 

Yeni çağda insan kendini nasıl yeniden tanımlayacak?

Bence insan, kendini artık merkezde değil; ilişkiler ağının içinde tanımlamak zorunda. Doğayla, diğer insanlarla, makinelerle kurduğu ilişki üzerinden. “Her şeyi yapabilirim” diyen insan anlayışı iflas etti. Gezegenin kaderini belirleyecek kadar güçlüyüz ama o gücü taşıyacak bilgelikte değilsek, bu bir üstünlük değil, risk.  Bunun yerine “neyi yapmamalıyım?” sorusu öne çıkıyor.

Yeni insan tanımı, hızla yarışan değil; yavaşlamayı bilen, teknolojiyle yaşayan ama ona teslim olmayan, tüketen değil sorumluluk alan bir insan olmak zorunda. İnsan, biyolojik olarak çok değişmiyor ama zihinsel ve etik olarak büyük bir eşikte. Bu eşiği nasıl geçeceğimiz varoluşumuz açısından önemli bence.

 

Çağ değişiminde bize düşen görevler ya da roller var mı?

Var ve bu roller çoğu zaman sanıldığı gibi teknik değil. Asıl rolümüz, bilinçli yurttaş olmak. Bilimi savunan, yanlış bilgiyle mücadele eden, teknolojinin etik sınırlarını talep eden bir yurttaşlık anlayışı geliştirmek.

Kitapta umut ve umutsuzluk meselesini özellikle ele alıyorum. Umut, beklemek değildir; eylem halidir. Umutsuzluk da kaçınılmaz değil. Gelecek, bizim kolektif tercihlerimizin sonucu olacak. Bu yüzden seyirci kalamayız.

 

Kuraklık ve su krizi neden yapay zekâ kadar gündem olmuyor?

Yapay zekâ parıltılı, gelecek vaat ediyor, olağanüstü büyük paraları ve yatırımları çekiyor. İyi pazarlanıyor. Günlük yaşamlarına içine hızla sızıyor. Oysa kuraklık su krizi çevre krizi gibi olaylar sadece yaşandığında kısa süreli manşetlere çıkıyor sonra da çıktığı hızla kayboluyor. Çünkü mevcut ekonomik ve politik düzenin doğrudan sorgulanmasını gerektiriyor. Teknoloji ise çoğu zaman çözüm vaadiyle pazarlanabiliyor. Oysa iklim krizi, sistemin kendisini hedef alıyor. Görmezden gelmemizin nedeni biraz da bu yüzleşmeden kaçma hali. Kimin suya erişimi olacak, kimin olmayacak? Bu sorular politik olarak rahatsız edici. İklim ve su krizi, teknolojik değil; ahlaki bir kriz. Ve ahlaki krizler genellikle ertelenir. Ta ki artık ertelenemez hale gelene kadar.

Homo sapiens fizyolojik olarak değişecek mi? Android olacak mıyız?

Biyolojik evrim çok yavaş işler. Ama teknolojik evrim baş döndürücü hızda. Asıl dönüşüm, bedenimizden çok insan–makine ilişkisinde yaşanacak. Yapay organlar, beyin–bilgisayar arayüzleri, genetik müdahaleler…

“Android” olmayacağız belki ama insan tanımı hibritleşecek. Asıl tehlike, bu teknolojilerin eşitsiz dağılımı. Eğer bu dönüşüm yalnızca belli bir azınlığın erişimine açık olursa, yeni bir biyolojik sınıflaşma doğabilir.

Merak etmeyen, değişime kapalı insan demokratik yaşamı koruyabilir mi?

Zor. Demokrasi, sorgulama üzerine kurulur. “Ben inanmıyorum” diyerek kapıyı kapatan bir toplum, otoriterliğe çok daha açıktır. Değişimi sevmemek anlaşılır; ama anlamaya çalışmamak tehlikelidir. Bilimden korkmak değil, bilimi anlamamak sorun. Merak, demokrasinin oksijenidir. O oksijen kesildiğinde, demokratik kurumlar şeklen kalır ama içi boşalır. Bu yüzden kitapta merak ile demokrasi arasında doğrudan bir bağ kuruyorum.

 

Kitabın ana fikrini aktarır mısınız?

Bu kitap şunu söylüyor:
Bir çağ bitiyor ama insanın hikâyesi bitmedi.
Bilim, teknoloji ve bilgi bizi kurtarabilir; ama ancak etik, dayanışma ve demokratik akılla birleşirse. Aksi halde aynı araçlar bizi daha derin krizlere sürükleyebilir. “Peki şimdi nereye?” bir yol haritası değil; bir yüzleşme çağrısı. Çünkü doğru soruları sormadan doğru bir gelecek kurulamaz.

Ada ile ilişkiniz ne zaman nasıl başladı? Ada size neler kattı? Adalı olmak çalışmalarınızı, yaşamınızı nasıl etkiliyor? Bu kitapta Büyükada’nın rolü ne kadar?

Ben ve Ada o kadar birbirimizle bütünleşmiş durumdayız ki bu soruya yanıt vermek hem kolay hem de bir o kadar zor. Doğduğumdan beri adadayım. Adalıyım. Her ana karadan vapur yanaşıp adaya ayak bastığımda nefes alışımın değiştiğini fark etmek, ada havasını solumak, mevsim ne olursa olsun sokaklarında tek başıma dolaşmak, ormanın içine dalmak, ulaşım aracı olarak bisikletimi kullanmak, dertleri sevinçleri hüzünleri ada ile paylaşmak…Yüzmek, yüzmek, yüzmek…Çocukken okullar açılmadan önce adadan kışlık evimize dönerken toprağın kokusunu içime çektiğimi hatırlarım… Çok kültürlülük doğal yaşamımızın bir parçasıydı; Rum, Ermeni,  Yahudi, Kürt komşularımız ile büyüdük, çocukları ile oynadık. Sokağımızın ahengi sesleri hala kulaklarımdadır. Hoşgörüyü, sevgiyi, insana hayvana doğaya saygıyı Adada öğrendim.

Faytonlar döneminde o birçok insanın sevmediği at pisliği kokusu benim için hep özeldi, hep sevdim, hep ada ile özleştirdim… Daha ne diyebilirim ki…

Bu kitapta Büyükada’nın rolü ne kadar diye soruyorsunuz? İlk yazma fikri Büyükada’da oluştu. Ada bir anlamda bir mikro laboratuvar…Dünyanın yaşadığı dönüşümü, değerlerin nasıl değişebildiğini, vahşi kapitalizm çarklarının Prens Adaları gibi doğal ve kültürel SİT konumundaki özel bir bölgeyi bile nasıl öğütmeye çalıştığını görebiliyorsunuz. Bu erozyon karşısında biz adalıların nasıl direnmeye çalıştığını da… ‘Gelecek nesillere yaşanabilir bir Ada bırakma savaşı’ verilmeye çalışılıyor bir anlamda. Ama bir adalı ve gazeteci olarak, bu direnç gösterilirken yapılan yanlışları da görebiliyorum. Bir sürü ama birbirinden kopuk sivil toplum örgütlerinde boşa giden büyük çabaların ve enerjinin ne yazık ki örgütlü bir güce çevrilemediğini de kaygıyla izleyen biriyim. Bir dönem ben de adada bir sürü STK’da kurucu üye ve üye olarak çalışmalara katıldığım için süreçleri de iyi biliyorum.

İlk torunum yedi yaşında ve adı Ada. O da Büyükada’yı çok seviyor. Benim çocukluğumdan çok daha farklı bir adada büyüyor ne yazık ki. Tüm çocuklara yaşanabilir bir dünya bırakmak bizim borcumuz… Peki şimdi nereye? aslında buradan yola çıkarak sorulmaya başlandı.

Kitabı Büyükada- Moda-Vancouver üçgeni içinde yazdım. Moda’da başladım, ikinci torunumun doğumu için gittiğim ve üç ay kaldığım Vancouver’da Ada ile geçirdiğim sürede onunla sohbetlerimizle daha da şekillendirdim. Ve Büyükada’da tamamladım. Birkaç haftaya Balkan bebek dünyaya gelecek. Büyükada’daki evlerinde bebek odası şimdiden hazır. Ada sokaklarında büyüyecek, martı sesleri ile uyanacak, çam ormanlarında dolaşacak…

Peki şimdi nereye? sorusunu tüm adalılar olarak daha güçlü kendimize sormak ve ortak tek bir amaç doğrultusunda geniş katılımlı bir ‘biz’ yaratabilmek umuduyla…

 


Yayınlanma Tarihi: 11 Ocak 2026  /  Son Güncellenme: 11 Ocak 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.