Paylaş
Tüm Sayılar      2026      Sayı 247 - Ocak 2026      Doç. Mustafa Gürgüler ile Söyleşi

Doç. Mustafa Gürgüler ile Söyleşi


Kısa yaşam öykünüz ile başlayalım… Adaya nasıl ve ne zaman geldiniz? Nasıl bir motivasyon yönlendirdi sizi?

Benim sanat yolculuğum, çok güçlü ve köklü bir akademik temel üzerine inşa edildi. 1987 yılında, Türkiye’nin sanat damarı olan Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil Tasarımı Bölümü’nden mezun oldum. Yüksek lisans ve sanatta yeterlilik eğitimlerimi de yine aynı kurumun o benzersiz kültürel ikliminde tamamlayarak, sanatın mutfağından geldim. 2007 yılından bu yana Beykent ve Haliç Üniversitelerinde öğretim üyesi olarak sanat ve tasarımın eğitim kanadında yer alırken, eş zamanlı olarak erkek üst giyim tasarım danışmanlığıyla teoriyi pratiğin tam kalbinde harmanlama şansı buldum.

Ancak benim için Ada’ya geliş, sıradan bir taşınmadan ziyade, ruhsal bir buluşma hikâyesiydi. Yaşamımın merkezinde her zaman “an”ı ve o anın içindeki saklı estetiği arama tutkusu vardı. 2012 yılından itibaren Burgazada’nın yaz sakinlerinden biri olarak başlayan bu serüven, zamanla içsel bir çağrıya dönüştü ve son beş yıldır tamamen Ada’ya yerleşerek bu kadim toprağın kalıcı bir parçası oldum.

Beni yönlendiren motivasyon oldukça yalındı: Şehrin gürültüsünden kaçmak değil, İstanbul’un ruhunun en saf, en yalın haliyle kaldığı o dört eşsiz kara parçasına dokunabilmek. Adalar benim için gelip geçici bir huzur noktası değil, gerçek bir kök salma alanı oldu. Kışın o sarsıcı lodosunu, baharın ürkek uyanışını ve yazın kavurucu ışığını sadece izlemek değil, iliklerime kadar hissederek yaşama arzusu, beni bir Ada ressamı olmanın ötesine taşıyıp gerçek bir Ada sakini yaptı. Akademik birikimimle beslenen sanatım, Burgazada’nın bu zamansız döngüsünde kendine en huzurlu limanı bulmuş oldu.

Bu yılları nasıl geçirdiniz? Adada yaşamak size ve sanatınıza nasıl bir ufuk kazandırdı?

Adalar’da dört mevsimi yaşamak, bir sanatçı için devasa bir hafıza sandığının içine girmek gibi. Zamanla fark ettim ki Adalar sadece coğrafi bir mekan değil, yaşayan organizma. Bu yıllar bana taşın, ahşabın ve ışığın dilini çözmeyi öğretti. Sanatıma kattığı en büyük ufuk, “bakmak” ile “görmek” arasındaki o ince çizgiyi belirginleştirmesi oldu. Bir kapı eşiğindeki aşınmış mermerde ya da güneşten rengi solmuş bir ahşap panjurda yüzyılların hikâyesini görmeye başladım. Bu derinlik, eserlerimin ruhuna o özlediğimiz yalın dinginliği ve yaşanmışlığın mağrur duruşunu kattı.

Ada resimlerine başlangıcınız da böyle mi oldu?

“Bu sanatsal serüvenin somut adımı, geçtiğimiz yaz üyesi olduğum Güzel Sanatlar Birliği Resim Derneği  tarafından düzenlenen ‘Adalar’ temalı karma sergiyle atıldı. O sergi için çalışmaya başladığımda, Adalar’ın sadece birer estetik manzara değil, korunması gereken muazzam ve yaşayan bir kültür mirası olduğunu tüm benliğimle yeniden hissettim. Bu süreç benim için gerçek bir ruhsal dönemeç oldu; beni akademisyen ve tasarımcı kimliğimin ötesine taşıyarak, kendimi bu köklü mirasın bir parçası ve mirasçısı olarak konumlandırmaya itti.

İşte ‘Adalar’dan Günümüze Kalan’ fikri tam o an doğdu. Sokaklarda adımladığım her gün, o yorgun begonvillerin ve zamana direnen tarihi köşklerin bana fısıldadığı hikâyeleri kâğıda dökme ihtiyacı hissettim. Bu başlangıç, aslında kişisel bir aidiyet duygusunun görsel bir tanıklığa dönüşme hikâyesidir. Şimdi ise Büyükada, Heybeliada, Kınalıada ve ruhumu dinlendirdiğim Burgazada’nın izlerini taşıyan bu uzun soluklu yolculuğu, Galeri Ada’da sanatseverlerle buluşan kişisel sergimle, çok daha geniş ve duygusal bir kitleyle paylaşmanın mutluluğunu yaşıyorum.”

Bugüne kadar eserleriniz nerelerde sergilendi?

Bu akademik birikim, sanat pratiğimi uluslararası arenaya taşımamda en büyük rehberim oldu. Türkiye’de dört sergi açtım. Kosova ve Yunanistan’da açtığım kişisel sergilerin yanı sıra Bulgaristan, Litvanya, Ukrayna ve İspanya gibi ülkelerde uluslararası karma sergilerde yer aldım. Bu sergilerde özellikle tekstil malzemesini, kumaşı ve ipliği birer sanat nesnesi olarak yeniden yorumlayan eserler ürettim. Art Ankara ve Craft İstanbul gibi sanat dünyasının nabzını tutan fuarlarda, tekstil dokularını resim disipliniyle alışılmışın dışında bir üslupla buluşturan kişisel sergilere imza attım. Sanatımda daima zanaat, tasarım ve resim arasındaki o geçirgen yolu keşfetmeyi tercih ettim.

Kısaca tekniğiniz ile bilgi de alabilirsek mutlu oluruz.

Eserlerimde Adalar’ın o anlık ama zamansız güzelliklerini dondurmak için pastelin narin ve kadifemsi dokusunu tercih ettim. Aslında bu teknik bir seçimden ziyade, bir ruh birliği. Çünkü Adalar’ın karakteri de tıpkı pastel gibidir; yumuşak geçişli, çok katmanlı, ışığın açısına göre karakter değiştiren ve bazen tozlu bir hatıra kadar hassas…

Teknik açıdan bakıldığında pastel, bana renkleri üst üste yığarak o kadim ahşap evlerin yıllanmış dokusunu ve deniz ile göğün arasındaki mistik monoloğu yansıtmak için en samimi imkânı sunuyor. Diğer disiplinlerin aksine, arada bir fırça veya araç olmadan, doğrudan parmaklarınızın ucuyla renge dokunmak, bana Ada’nın dokusuna, o mermer eşiklere veya pürüzlü ağaç gövdelerine dokunmak gibi geliyor. Pastelin pigment yapısı, Adalar’ın o puslu sabahlarını ve güneşin batarken bıraktığı buğulu atmosferi yakalamak için eşsiz bir şeffaflık sağlıyor. Boyayı kâğıda yedirirken aslında o anki duyguyu da yüzeye hapsediyorsunuz. Bu teknikle, Adalar’ın sadece görüntüsünü değil, o narin ve zamansız nefesini de izleyiciye geçirmeye çalışıyorum.

Ada ressamlarını araştırma fırsatı buldunuz mu? Bu konuda bize söyleyeceğiniz bir şey olur mu? Resimlerinize etkisi olan sanatçılar açısından da bu soruyu değerlendirebilir misiniz?

Adalar, Türk sanat tarihinde edebiyattan resme kadar her zaman dev isimlerin vazgeçilmez ilham kaynağı ve doğal bir atölyesi olmuştur. Ben kendimi Burgazada’nın sokaklarında dolaşırken sadece bir sanatçı gibi değil, bazen Sait Faik’in bir öyküsünde sessizce gezinen bir karakter gibi hissederim; dolayısıyla resimlerimde o edebi hikâye anlatıcılığının izleri daima mevcuttur.

Sanatsal miras açısından ise, klasik Ada ressamlarının bıraktığı o eşsiz izleri her zaman omuzlarımda hissediyorum. Özellikle ışığın dramatik etkisi ve detaylardaki o vurucu sadelik konusunda usta isimlerin “an”ı yakalama becerileri benim en büyük rehberim oldu. Bu yolda ilerlerken; Hamit Görele’nin o güçlü form anlayışından ve kütlesel ışık yorumundan, Nurettin Gürpınar’ın doğaya olan naif ama sağlam bakışından ve Şeref Akdik’in akademik disiplini zarafetle birleştiren o eşsiz kompozisyon dilinden büyük ilham aldım.

Onların fırçalarında can bulan Ada ışığı, benim pastel tekniğimde daha kadifemsi ve puslu bir hâle bürünse de temelinde yatan o ‘mekânın ruhunu hapsetme’ arzusu aynıdır. Bu ustaların eserlerindeki ışık oyunlarını ve yerel atmosferi kurgulama biçimlerini kendi süzgecimden geçirerek; Adalar’ın hem o köklü geçmişine selam gönderiyor hem de bugünün naif gerçekliğini kendi dilimle belgelemeye çalışıyorum. Onların açtığı bu yolda, bir Ada sakini ve sanatçısı olarak yürümek benim için hem bir onur hem de sanatsal bir sorumluluktur.

Son olarak, önümüzdeki yıllarda Ada üzerine çalışmalarınız devam edecek diye anlıyorum. Bu konuda daha özel bir projeniz var mı?

Evet, Adalar benim için tükenmez, yaşayan bir kaynak. Önümüzdeki süreçte fırçamı sadece genel manzaralara değil, Adalar’ın “mikro tarihini” fısıldayan o gizli detaylara daha çok odaklamayı hedefliyorum. Belki sadece kadim kapıların, tanıklık dolu pencerelerin veya kendi içine çekilmiş mahzun bahçelerin hikâyelerini anlatan tematik bir seri üzerinde çalışacağım. Hızla değişen dünyaya karşı o “günümüze kalan” naif güzellikleri belgelemek ve hafızalarda taze tutmak benim temel misyonum.

Bu misyonun yakın dönemdeki durakları da şimdiden netleşti. 11-17 Temmuz 2026 tarihleri arasında, ağırlıklı olarak Büyükada’nın dokusunu çalıştığım eserlerimle Adalar Kültür Derneği sergi salonunda bir yaz sergisi gerçekleştireceğim. Ayrıca evim olan Burgazada’da, Burgazada Su Sporları Kulübü bünyesinde de bir yaz sergisi planlıyoruz.

Ancak kalbimde yatan çok daha geniş soluklu ve manevi bir proje daha var: Adalar Belediyesi’nin kardeş şehri olan Atina’nın Paleo Faliro bölgesi… Burası, Türkiye’den göçen Rumların yoğunlukla yaşadığı, hatıraların hâlâ çok taze olduğu bir yer. Hayalim; Adalar’ın o ortak ruhunu, ışığını ve naifliğini yansıtan eserlerimi orada sergilemek ve iki kıyı arasında sanat aracılığıyla kopmaz bir kültür köprüsü oluşturmak. Geçmişin izlerini, geleceğin barışçıl ve estetik diliyle birleştirmek benim için sadece bir sergi değil, bir gönül borcu olacaktır.


Yayınlanma Tarihi: 11 Ocak 2026  /  Son Güncellenme: 11 Ocak 2026


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.