Paylaş
Tüm Sayılar      2025      Sayı 246 - Aralık 2025      Ver Lefter’e Yaz Deftere…

Ver Lefter’e Yaz Deftere…


Bedri Rahmi’nin o meşhur dizeleri yeniden kulaklarımızda çınlıyor:
“İstanbul deyince aklıma Stadyum gelir
Kanımın karıştığını duyarım ılık ılık
Memleketimin insanlarına
Daha fazla sokulmak isterim yanlarına
Ben de bağırırım birlikte
Avazım çıktığı kadar
Göğsümü gere gere
Ver Lefter’e Yaz deftere!”

Eyüboğlu “İstanbul deyince aklıma stadyum gelir” diye başlayan dizelerinde Lefter Küçükandonyadis’i böyle anıyordu.  Şimdi ise o şiirin kahramanı, Fenerbahçe’de on yedi sezon forma giyen futbolcu Lefter Küçükandonyadis, 14 Kasım’da Netflix’te gösterime giren Lefter: Bir Ordinaryüs Hikayesi filmi ile yeniden hayat buluyor. Futbolcunun adalardan milli takıma kadar uzanan hikayesi bu kez tüm dünyaya açılıyor.

Filmin yönetmeni Can Ulkay, senaryosunu ise Ayşe İlker Turgut’un yazmış. Filmin danışmanlığını ise Lefter, Futbolun Ordinaryüsü isimli kitabın yazarı Haluk Hergün üstlenmiş.

Lefter: Bir Ordinaryüs Hikayesi yalnızca büyük bir futbolcunun yaşam öyküsünü anlatmıyor, bir ülkenin sancılarını, bir adanın hafızasını ve karakteriyle efsaneleşmiş bir insanın ruhunu da görünür kılıyor.

Hikâye, Lefter’in 1953’te Fiorentina ve Nice’te geçirdiği iki yılın ardından ülkesine dönüşüyle açılıyor. Avrupa’nın dev kulüplerinden gelen cazip tekliflere rağmen — hatta Real Madrid’i bile geri çevirerek — Fenerbahçe’ye bağlılığını ilan eden bir “Ordinaryüs” var karşımızda. Fenerbahçe onun için yalnızca bir kulüp değil, bir ev, bir aidiyet, bir karakter meselesi.

Filmin omurgası, Lefter’in Halit Kıvanç’a verdiği röportaj üzerine kurulmuş. Böylece anlatı, düz bir kronolojiden sıyrılıp bir insanın kendi hayatına dönüp baktığında duyduğu o derin, hem tatlı hem sızılı yüzleşmeye dönüşüyor. Büyükada’daki çocukluk yılları, yoksul bir balıkçı ailesinin içindeki sıcaklık ve mesafe, baba Hristo’nun “okuyup adam ol” ısrarı ile Lefter’in topa duyduğu tutku arasındaki gerilim, filmde tüm sahiciliğiyle hissediliyor. Baba Hristo’yu Halit Ergenç’in canlandırması bu duyguyu daha da inandırıcı kılıyor.

Lefter’in Büyükada takımında başlayan futbol serüveni, Taksim Stadı’nda keşfedilmesiyle büyür. Ardından Taksim Spor’a transfer olur.  Ancak tam o dönemde İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle hiç düşünmeden askere gider. Dört yılın ardından İstanbul’a döndüğünde ise  bu kez Fenerbahçe’den teklif alır. Neden Beşiktaş yerine Fenerbahçe’yi seçtiği sorulduğunda ise unutulmaz cevabı verir: “Baba Hakkı’nın olduğu yerde elim ayağım birbirine dolanır dedim.”

Kişisel hikâyeler hiçbir zaman toplumsal olaylardan bağımsız değildir; film tam da bu bağı ustalıkla kuruyor. İkinci Dünya Savaşı’nın kıtlığı, Varlık Vergisi’nin yarattığı adaletsizlik, Lefter’in ailesinin yoksulluk nedeniyle vergiden muaf tutulmasına rağmen dostlarının sürgüne gönderilmesi… Tüm bu kırılmalar Lefter’in ruhunda derin izler bırakıyor.

Lefter’in yaşamındaki dönüm noktalarından biri, Türk Milli Takımı formasıyla Atina’da Yunanistan’a karşı çıktığı maçtır. Rum olmasına rağmen Türkiye için oynaması nedeniyle bazı Yunan taraftarlar onu “Türk tohumu!” sözleriyle hedef alır ve sahaya çürük meyveler yağar.

6–7 Eylül 1955 gecesi yaşananlar ise onu derinden etkiler. Milli formayla ülkesine başarılar kazandırmış, tribünlerin sevgilisi bir futbol yıldızı olmasına rağmen Büyükada’daki evi taşlanır. Yunanistan’a gol attığı için sevinen insanlar, aynı gecede evine saldırır. Eşi Stavrini (Deniz Işın) ve iki kızıyla linç edilmek üzereyken askerlerin müdahalesiyle kurtulur. Haberi alan Fenerbahçe taraftarları adaya akın eder ve evi önünde nöbet tutarak Lefter’i korumaya çalışır. Sorulduğunda hiçbir saldırganı ele vermez, yalnızca şu cümleyi kurar:

“Aralarında harçlık verdiğim çocuklar da vardı.”

Yunanistan’da “Türk tohumu”, kendi ülkesinde kimi çevrelerce “Rum tohumu” olarak dışlanmak… O ise bu etiketlerin hiçbirini taşımak istememiş, ülkesini, adasını ve insanlarını sevmekten vazgeçmemişti.

Milli formayı tam elli kez giydi; Fenerbahçe ve Milli Takım’da çıktığı 665 maçta 445 gole imza attı. Tribünlerin sevgilisi, rakiplerin bile imrenerek baktığı bir ustaydı. Fakat zaman, en parlak sanatçıların bile hızını keser. kırk yaşına yaklaşırken, artık ayakları gençliğindeki gibi topu dinlemiyordu; Lefter de sahayı onurlu bir veda ile terk etti.

Ve o veda, Türk futbol tarihinde bir ilkti: Lefter, jübilesi yapılan ilk futbolcu oldu. Sahadan ayrılırken alkışlar sadece bir yıldızı değil, bir karakter adamı, bir Ordinaryüs’ü uğurluyordu.

Burada yaşadığı tüm acılarına rağmen Lefter’in ülkesine bağlılığı, gerçek hayat hikâyesinin belki de en dokunaklı yönü. Atina’da hastalandığında “Beni hemen adaya götürün, orada gömülmek istiyorum” demesi, onun kimliğini belirleyen en güçlü duyguyu açıklıyor: Sevgi ve aidiyet. Türkiye onu bir yandan “Rum tohumu” diye dışlamış, ama aynı zamanda Fenerbahçe Divan Üyesi Manol Taylan’ın ona layık gördüğü “Ordinaryüs” unvanıyla bağrına basmıştı. İşte bu çelişki, hem Lefter’in hem de ülkemizin ruh hâlinin bir aynasıdır.

Başrol oyuncusu Erdem Kaynarca’nın Lefter performansı zaman zaman abartılı olsa da takdire şayan. Lefter’in hayatındaki dostluklar da özenle işlenmiş: Metin Oktay’la kurduğu güven dolu bağ, Beşiktaşlı Baba Hakkı’ya duyduğu hürmet, kişisel vicdan çatışmaları… Bugünün gürültülü ve kirlenmiş futbol atmosferinde unuttuğumuz değerleri yeniden hatırlatıyor.

Fahir Atakoğlu’nun müzikleri ve aralara serpiştirilen Rumca ezgiler, dönem anlatısının kaçınılmaz küçük yapaylıklarını yumuşatarak hikâyeye duygusal bir zenginlik katıyor. Halit Kıvanç’a duyulan saygı ise filmin görünmez omurgası gibi, baştan sona hissediliyor.

İtalya’da forma giydiği yıllarda Lefter’in hayatına giren İstanbullu Rum genç kadın Meri (Aslıhan Malbora) ise daha çok filmde hikâyenin duygusal damarını oluşturan önemli bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Ancak filmin bu bölümü, biyografik gerçeklikten çok sinematik ihtiyaçlarla şekillenmiş gibi. Gerçek hayatta bu ilişkinin ne ölçüde yaşandığına dair kesin bilgiler bulunmadığı için, Meri karakteri filmin dramatik yapısını güçlendiren bir kurgu unsuru olarak değerlendirmek daha doğru olur.

Sonuçta Netflix’in Lefter filmi yalnızca bir biyografi değil, bir Ada hikâyesi, bir ülke hikâyesi, bir insanlık hikâyesi. Bir Ordinaryüs’ün seksen yedi yıllık hayatını doksan dakikaya sığdırmak elbette mümkün değil. Ama bu film Lefter’in insanlığını, yaralarını, zarafetini ve ona duyulan sevgiyi hatırlamak ve hatırlatmak açısından görevini başarıyla yerine getiriyor.

NOT: Burada sevgili Ersin Salman’ı anmadan geçmek mümkün değil. Rahmetli Ersin, Adalar Müzesi’nin 2012 programında yer alan “Lefter: Biz Bu Memleketi Seninle Sevdik” sergisinin küratörlüğünü üstlenmişti; sergi metinlerinin tamamı da ona aitti. Lefter’i yakından tanıyan isimlerin anıları ve arşiv niteliğindeki zengin görsel malzemeden oluşan sergi katalogu ise, daha sonra Adalı Yayınları tarafından basıldı.Ve tanıtımında şu satırlar yer aldı:

“Biz bu memleketi seninle sevdik…Eğer bu coğrafyada evini, adasını, toprağını, denizini, memleketini ve insanını, hiç ayrım gözetmeden seven, birbirini dostça, insanca kucaklayan kişiler varsa, bunda senin payın önemlidir Lefter. İyi ki varsın, iyi ki birlikteyiz.”


Yayınlanma Tarihi: 09 Aralık 2025  /  Son Güncellenme: 10 Aralık 2025


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.