Paylaş
Tüm Sayılar      2025      Sayı 243 – Eylül 2025      6-7 Eylül 1955’le 1964 Arasında

6-7 Eylül 1955’le 1964 Arasında


Dönemin basınında bir sayfa. Darbe yerine ‘devrim’ ve 2. Cumhuriyet’e vurgu en çok göze çarpan öğeler.

6-7 Eylül 1955’le 1964 Arasında: Hristo Mavrofridis’in Raporu ve Rum Toplumunun Kırılganlığı ve Beklentileri (1961)

Tarihin belirli bir yönde ilerlediğini düşünmek modern dönemin getirdiği anlayışın bir sonucudur. Bu sebeple bir çoğumuz tarihin belirli bir noktaya doğru ilerlediğini düşünürüz. Bugünden geçmişe baktığımızda iki nokta arasında tek bir çizgi olduğunu varsaymak, yani olayların oldukları biçim ve sırayı çoğunlukla doğal kabul ederiz. Tarihe böyle yaklaşmanın bugünü anlamamızı büyük ölçüde kolaylaştırdığı aşikârdır. Fakat bu kolaylık tarihin olduğundan farklı bir yöne dönebileceği (ama dönmediği/döndürülmediği) anları, yani gerçekleşememiş imkânları çoğu zaman görmezden gelmemize ve üzerine düşünmemize sebep olur.

Türkiye’deki Rum toplumunun tarihi, birbirini takip eden şiddet anları içerir. Türkiye ile Yunanistan arasındaki zorunlu nüfus mübadelesi sonrası varlığı İstanbul ve İmroz (Gökçeada) ve Tenedos (Bozcada) adalarıyla kısıtlanan Rum toplumunun mensuplarının yaşamları tarihçi Elif Kevser Özer’in ifade ettiği şekliyle kırılganlaşır, yani bireysel ve sosyal alanları kısıtlanır, şiddete maruz kalırlar ve ülkeden kovulurlar ve mülkiyet gibi kapitalist toplumların temel haklarından birinde dahi sorun yaşarlar.[1]  Birçok tarihçinin belirttiği üzere kırılganlaşan Rum toplumu giderek sessizleşir, görünmez bir hâl alır ve haklarını arayamaz.

1940’larda diğer gayr-i müslim toplumların da maruz kaldığı Varlık Vergisi ve 20 Kura Askerlik gibi uygulamalar sonrası bir yandan sosyal ve ekonomik açıdan zarar görür, toplumun üyelerinin de devletle olan güveni giderek zayıflar. 1950’lerde DP’nin getirdiği göreceli rahatlama ortamı ise 6-7 Eylül 1955’deki pogromlarda bıçak gibi kesilir. İstanbul’un bir çok semtinde Rum toplumunun ev ve iş yerleri yağmalanır, cinayet ve tecavüzler gerçekleşir. Bu olayların demografik sonuçları kadar yarattığı psikolojik travma Rum toplumuna geri döndürülemeyecek zararlar verir. Ama asıl yıkım 1964’te gerçekleşir, Kıbrıs’ın kaderinin askeri yöntemlerle belirlenmesi giderek tek çözüm olarak görülmeye başlandığı sırada, Türkiye’deki Rum toplumunun da kaderi belirlenir. 1930’larda Türkiye ile Yunanistan’ın yakınlaştığı dönemde Türkiye’de yaşayan Yunanistan vatandaşlarına tanınan haklar, 1964’te yürürlükten kaldırılır ve sürgün edilirler. Yunanistan vatandaşı olan Rum toplumunun üyeleri de buna tabidir; sonuçta Rum toplumu köklerinden sarsılır, aileler dağılır, işler kapanır. 1955’teki şiddete dahi dayanabilen Rum toplumu 1964’te kırılır. Bu anlatı yüzyıl başında imparatorluğun en büyük ve dinamik gruplarından olan Rum toplumun sayısının bugün iki binin altına inmesini birbirini takip eden olaylar silsilesi olarak özetler.

Peki bu yıkıcı olaylar arasında bu anlatıyı değiştirebilecek imkânlar hiç olmamış mıydı? Rum toplumunun kırılganlığı bu kadar önlenemez ve tek bir hat üzerinde mi büyümüştü?

1955 ile 1964 arasında sadece Rum toplumun değil, tüm Türkiye’nin de kaderi belirlenir. DP hükümeti askeri darbe ile indirilip Başbakan Menderes ve iki bakanı idam edildikten sonra, cunta yönetimi 1961’de yeni bir anayasa hazırlatır. Toplumun bir kısmının yeni anayasadan beklentileri büyüktür.  Hatta siyaset bilimci Kadir Dede’nin ifadesiyle anayasanın kendisi ‘siyasal bir özneye’ dönüşür.[2] Yeni anayasa, anti-demokratik bir ortamda üretilmiş olmasına rağmen DP’nin son döneminde kısıtlanan temel hak ve yeni anayasanın kendisi bu beklentiler yüzünden hürriyetler konusunda bireylerin haklarının genişlemesi ve iktidarın gücünün kurumlarla sınırlandırılması gibi getiriler ya da daha doğrusu bu yönde beklentiler doğurur. Resmi söylemlerde ve basında yaşananlar bir askeri darbe yerine ‘devrim’ olarak adlandırılır ve ‘İkinci Cumhuriyet’ ifadesine sıklıkla rastlanır.

Bu bağlam içerisinde gayr-i müslim toplumların üyelerine de yeni dönemden istekleri dile getirmeleri için imkanlar verilir. Mesela Getronagan ve Galatasaray Liseleri’nde matematik dersi veren ve Eseyan Lisesi’nin Müdiresi olan Hermine Kalustyan, Cemal Gürsel tarafından Kurucu Meclis’e davet edilir. [3] Keza Rum toplumundan da hukukçu Kaludi Laskari de Gürsel tarafından Kurucu Meclis’e seçilmiştir.

Adalar Müzesi’nde gerçekleşecek olan Büyükada Rum Yetimhanesi sergisine hazırlık için yapılan araştırmalar sırasında Devlet Arşivlerinde bulunan bir belge ise yeni anayasa sürecine Rum toplumundan daha geniş bir katılım olduğunu gösteriyor. Hatta Yeni Anayasa’nın hazırlandığı ve Ekim ortasındaki seçimlerin yaklaştığı bu dönemi Rum toplumunun 6-7 Eylül’ün gölgesinde dahi olsa bir imkânlar dönemi olarak gördüğünü söylemek dahi mümkün. Belge Rum Yetimhanesi’nin müdürü Hristo Mavrofridis tarafından hazırlanır ve CHP İstanbul İdare Heyeti’yle paylaşılır. CHP idaresi bu istekleri ‘Rumların İsteklerini havi rapor’ olarak isimlendirir.[4] Hristo Mavrofridis 1955’te Yetimhanede görev gelmiş ve Yetimhane’ye ‘altın çağını’ yaşatan değerli bir eğitimcidir.[5] Neden bu raporu toplumun ruhani ya da sivil/cismani önderlerinden birinin değil de Büyükada Rum Yetimhanesi müdürü Mavrofridis’in hazırladığını şu an için bilmiyoruz.

Rapor ‘İkinci Cumhuriyet’ten beklentilerini net bir biçimde dile getirmesi, geçmişte Rum toplumuna karşı şiddet ve ayrımcılık içeren muameleleri lafı dolandırmadan, metindeki ifade ile ‘bütün çıplaklığı’ ile belirtmesi ve bunların büyük kısmından sorumlu CHP’ye iletmesi bakımından oldukça önemlidir ve bu imkanlar dönemin ruhunu yansıtır.  Rapor bir yandan birbiri ardına sıraladığı hukuksuz muamelelerle Rum toplumun kırılganlığını yansıtırken öbür yandan da yaklaşan seçimlere vurguyla başlaması ve CHP’ye yazılmış olması sebebiyle İstanbul’da hâlâ hatırı sayılır bir seçmene sahip olan toplumun da pazarlık çabasını gösterdiğini düşündürebilir.

Mavrofridis vatandaşların kağıt üzerinde eşit olmalarına rağmen tatbikte dine göre ayrım yapıldığını belirterek söze başlar ve ayrımcılığa maruz kaldıkları ve yukarıda belirttiğimiz kırılma noktalarını sıralar. Kısacası yeni anayasadan Rum toplumunun beklentisi eşitliğin uygulanmasıdır. Ama bunun dışında da beklentiler vardır. O da Rum toplumunun azınlık hukukundan kaynaklanan haklarının karşılanmasıdır. Bu hakları garanti altına alan Lozan Anlaşmasının altında İsmet İnönü’nün imzası olduğu hatırlatılır; bu maddelerin anayasanın hükümleri gibi ‘aynı mükemmeliyet, bitaraflıkla, her türlü küçük hesaplardan azade bir şekilde tatbikini istirham’ ettiklerini belirtir. Rum toplumunun yaşadığı sorunların bu anlaşmanın bazı maddelerinin uygulanmamasından kaynaklandığının altı çizilir. Bu sorunlar ve beklentiler on bir madde halinde sıralanır.

  1. Mezarlıkların Rum vakıflarından alınıp belediyeye devredilmeleri ve bu şekilde tapu tescillerinin yapılmasının yarattığı sorunlar;
  2. İmparatorluğun son döneminde tüzel kişilerin mal tasarrufuna izin veren kanun sonrasında daha önce şahıslar üzerine yapılmış olan cemaat malların Patrikhane üzerine tescili ve mübadele sonrası malların aynı şekilde tahriri konusunda yaşanan güçlükler;
  3. Milli Emlak İdaresi’nin şüpheci tavrı ve gayr-i kanuni müdahaleleri;
  4. 1947’deki dernekler kanunundan sonra kurulan kültür derneklerine karşı yapılan muameleler ve yakın zamanda kurulmuş Türk kültür dernekleriyle birleşmelerine zorlanmaları ve müstakil faaliyetlerine son verileceğine dair korkular;
  5. Patrikhanenin listelerinde bulunmayan ama toplum tarafından kullanılan mülklerin patrikhane adına tescili;
  6. Papa Eftim’in toplumu bölmesi ve Cemaati olmamasına rağmen resmi makamlar nezdinde itibar görmesi ve bazı mülkleri yönetmesi;
  7. İstimlak dolayısıyla yıkılan Hristos Kilisesi, Kurtuluş Mektebi ve Tarabya Metropolitliği Kilisesi gibi binaların yapılmasına izin verilmesi ve istimlak bedelinin ödenmesi;
  8. Galata, Kadıköy ve Beyoğlu’nda toplumun müessesatından sorumlu olan idare heyetlerinin ihyasına izin verilmesi;
  9. Yeni bir nizamnameyle Rum toplumunun kanun çerçevesinde kendisini idaresine imkân verilmesi;
  10. 6-7 Eylül Hadiselerinde zarar gören kiliseler başta olmak üzere müessesesatın tamiratı işlerinin Vakıflar İdaresi’nce süratle yapılması;
  11. Eğitim işlerinin geliştirilmesi Resmi makamların Maarif Kanunları çerçevesinde, toplumun hususi durumu da göz önünde alınarak suhulet gösterilmesi.

Rapor içeriği kadar anlatısındaki netlikle nedeniyle de ilgi çekicidir. CHP içinde ne kadar önemsendiğini şu an bilememekle beraber, bazı yerlerde düzeltmeler yapılmış olması metnin daha yüksek parti organlarına sunulmadan önce incelendiği izlenimini uyandırmaktadır. Metin boyunca Mavrofridis 1955 ile 1964’ün ortasında Rum toplumu yeni anayasal düzende kanuna ve devlet kurumlarının kanun çerçevesinde işleyişlerine vurgu yaparak toplum üyelerinin haklarını korumak istediklerinin altını çizer. Raporda ifade edilen beklentilerin karşılanması, 1961 sonu seçimleri açısından önemlidir. Mesela Papa Eftim’le ilgili maddede şu ifade kullanılır: ‘1946 yılında ve C.H.P devrinde seçimlerden evvel Papa Eftim kanunsuz olarak elinde bulundurduğu Hristos Kilisesinden bir gecede uzaklaştırılmış ve bu isabetli durum Rum Cemaatini fevkalade mütehassis etmiştir.’ Yani geçmişte (tek parti döneminde) ve seçim öncesinde Rum toplumunun sorunlarından biri çözülmüş, bu ‘bir gecede’ yapılabilen bir şeydir ve sonuçta Rum toplumu bundan olumlu şekilde etkilenmiştir. Metin boyunca gerek tek parti döneminde ve gerek ise onu takip eden DP döneminde ayrımcı uygulamalara ve şiddete maruz bırakılan Rum toplumu yeni dönemin dilini (kanun çerçevesi) ve demokratik hakları (oy vermek) kullanarak kırılganlığını azaltmaya çalıştığı görülmektedir.

Tarihin bir çizgide ilerleyip ilerlemediği sorusuna dönersek bunun cevabını imkânların gerçekleşmesi belirler. Bu imkânların Türkiye’deki gayr-i müslim toplumlar için belirli tarihsel çizgileri kırmaya yok açamadıklarını hatta bu toplulukların kırılganlıklarını daha da arttırdıklarını görürüz. Tıpkı Mavrofridis gibi eğitimci olan ve Kurucu Meclis’e seçilen Kalustyan’ın muhtemelen beklentilerle geldiği bu görevinden birkaç yıl sonra Adalet Partisi iktidara geldiğinde ‘politikaya bulaştığı’ sebebiyle öğretmenlik ve müdürlük yapamayacağının kendisine söylenmesi ve ülkeyi terk etmesini engelleyemeyen kırılganlığı gibi. 1961’de yeni rejimden beklentilerini yazılı olarak ve açıklıkla belirtebileceği bir imkânın varlığına inanan Mavrofridis Büyükada Rum Yetimhanesi müdürlüğünden AP iktidarını beklemeden (Mavrofridis’in raporunda ifade ettiği şekliyle) ‘pek muhterem siyasi şahsiyet’ İsmet İnönü döneminde, 1964’te istifa edecek, Yetimhane de sürgünlerin gölgesinde kapatılacaktır.


Kaynaklar:

[1] Elif Kevser Özer-Albayrak, Re-Membering Citizenship: The Deportation of Greeks of Istanbul in 1964-65 (Boğaziçi Üniversitesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2024). Elif Kevser Özer-Albayrak’a bu yazıya dair görüşlerini paylaştığı için teşekkür ederim.

[2] Kadir Dede, “Altmışlı Yılların Anayasal Gündemi ya da Bir Siyasal Özne Olarak 1961 Anayasası,”  Türkiye’nin 1960’lı Yılları, Mete Kaan Kaynar (editör), (İletişim Yayınları, 2017), 809-845.

[3] https://www.agos.com.tr/tr/yazi/24076/27-mayis-sonrasi-devletin-sille-vurdugu-bir-isim-hermine-kalustyan

[4] 30-1-0-0 Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü-43-255-3 Dosya Ek: C1

[5] Ali Kazma, Dilek Winchester, Murat Germen ve Hera Büyüktaşcıyan, 206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi Üzerine Etüdler/Σιωπή 206 δωματίων: Μελέτες για το Ορφανοτροφείο της Πριγκήπου/206 Rooms of Silence: Etudes on Prinkipo Greek Orphanage, 79


Yayınlanma Tarihi: 06 Eylül 2025  /  Son Güncellenme: 06 Eylül 2025


Bu yazı hakkında yazarımıza ve editörlerimize iletmek istedikleriniz mi var?
Aşağıdaki formu kullanarak kendisine ulaşabilirsiniz.
(Bu formdaki bilgiler, yazarımız ve editörlerimizin mail adreslerine iletilecektir.)


Çerezleri Yönetin!

Sitemizde sizlere daha iyi hizmet verebilmek, güvenlik ve sizi tanımak adına çerezler kullanmaktayız, detayları öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gizlilik Politikanızı ve KVKK Aydınlatma metnini okumak için buraya tıklayınız.

Eğer sitede gezinmeye devam edersiniz politikamızı onaylamış sayılacaksınız.