Cuma, 01 Mayıs 2020 22:49

Tarihte salgınlar ve Adalar

Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

İstanbul’un yanı başındaki Adalar, tarihte İstanbul’u etkisi alan kolera, veba, tifo gibi salgınlarda sığınılan başlıca yerlerden biri olmuş.

Dünyayı ve Avrupa’yı kırıp geçiren veba salgınlarından, İstanbul da çok büyük ölçüde etkilenmiş.

541 yılında İstanbul’da baş gösteren ve adına da Jüstinyen vebası denen salgın Bizans’ı yıkımın eşiğine getiriyor örneğin.

Avrupa’da 1346-50 yılları arasında kara ölüm olarak bilinen veba nüfusun neredeyse üçte birini yok ediyor. Avrupa’da son veba salgını 1665’te Londra’da görülüyor ama salgın Osmanlı topraklarını 20. yy başına kadar etkilemeye devam ediyor.

Osmanlı’da veba salgınlarında bilinen ilk büyük kırım 1555 yılında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşanıyor. Bahar aylarında başlayan ve üç ay süren salgında her gün 500’den fazla insan ölüyor.

7 yıl sonra İstanbul daha korkunç bir salgının etkisinde kalıyor. 1562 yılında payitahtı neredeyse tümüyle boşaltan, nüfusun büyük bölümünü kırıp geçiren bir salgın yaşanıyor.

Akillas Millas Heybeliada kitabında bu salgınlardan ayrıntılı olarak söz ediyor: “Veba Konstantiniye’de her daim mevcut bir afet idi. Salgın bilhassa bir kıtlığı takip eden ilkbaharda başlıyor, kuvvetli sıcaklar gelinceye kadar devam ediyordu.”

“Tott’a göre bir defasında İstanbul’da 150.000 kişi ölmüştü. Ölü miktarı o kadar çoğalmıştı ki, artık başka çare kalmadığından camilerde Cenabı Hakk'ın bu hastalığı ortadan kaldırması için dualara başlanmıştı.”

“Griffitus, Türklerin ‘hastalığa karşı hiç bir tedbir almadıklarını, sakin ve serinkanlı kaldıklarını, bu vaziyetin Edirnekapı’ndan günde 999 ölü çıkıncaya kadar devam ettiğini, bundan sonra da Allah'tan hastalığı kaldırmasını niyaz ettiklerini’ yazmaktadır.” (Akillas Millas, Heybeliada – Halki, Adalı Yayınları)

Salgından kurtulmak isteyenler için sığınak, Adalar.

Adalar hem Bizans döneminde ve hem de Osmanlı döneminde, İstanbul’da yaşanan salgından kaçmak isteyenlerin sığındığı başlıca yer oluyor.

Yine Akillas Millas’a kulak verelim:

“Avusturya İmparatoru’nun elçisi Baron de Busbeck, Konstantiniye’yi 1555’te kıran veba salgınından korunma amacı ile Büyükada’ya sığınacaktır. Yazılarında Ada halkının misafirperverliğini, denizde Rum balıkçılarla geçirmiş olduğu günleri coşku ile anlatacaktır: ‘Devlet merkezi aynı zamanda veba hastalığından kırılıyordu. Söylendiğine göre günde beşyüzden fazla hasta ölmekteydi. O yıllarda Levanten ve Fenerli Rumların en zenginleri evlerini terkediyor, geçici olarak Prens Adaları’na yerleşiyorlardı. Şehirle arasındaki deniz mesafesi, adaları eskiden beri salgın hastalıklarından korumaktaydı. Avusturya İmparatoru’nun büyükelçisi Büsbecq, kendi evinde hizmetçilerinin birbiri ardına öldüklerini görünce, ailesiyle daha güvenli bir yere taşınabilmek için Sadrazam Rüstem Paşa’dan izin istemişti.”

Yazdıkları çok ilginçtir: “Sultan bu isteğimi öğrenince şaşkınlığını gizleyemedi. [...] Mekân değiştirmemin ne faydası olabilirdi ki? Veba da Tanrı’nın gönderdiği ve daima hedefini bulan oklardan biri değil miydi? Tanrı bu yoldan bana yaklaşmak istediğinde bundan kaçabilir miydim? Veba hastalığı onun sarayında da yok muydu? Sarayını terk etmeyi hiç aklından geçirmemişti.”

Sonunda uzun çabalar ve arabulucuların gayretlerinden sonra istenen izin verildi. Elçi bundan sonrasını şöyle not etmiş: “O zaman ikâmetim için Pringipos denen bir adayı seçtim. Konstantinupolis’ten dört saatlik mesafede ve şehre yakın adaların en güzeli, en hoş olanıydı. Diğer adaların aksine iki köyü vardı. Diğerlerinde bir köy vardı. Çoğunda ise hiç köy yoktu. [...] Orada çok hoş üç ay geçirdim.” (Akillas Millas, Büyükada, Ada-İ Kebir, S. 23)

Yine Akillas Millas’tan:

“1562’de yeni ve daha kötü bir salgın, halkı korunmak için Prens Adaları’na kaçmaya mecbur etti. Bir kısmı manastırlarda misafir edildi. Doğal olarak o kadar kalabalığın kalabilmesi için manastırlara yeni binalar eklendiğine veya Bizans’tan kalma temeller üzerinde bazı yeni manastırlar inşa edildiğine şahit olmaktayız. Müslümanlar bu manastırlara daima hürmet eder, keşişleri “Allah’ın adamı” sayarlardı. Tabii ki vergilerini ödemeleri şartıyla. Fetihten sonra meriyette olan yasalara göre manastırların ancak “eskiden mevcut oldukları yerlerde” inşa edilmeleri mümkündü. Janin, 16. yüzyılda, Konstantinupolis ve civarında mevcut üç yüz yirmi beş manastırdan yalnız on sekizinin faaliyette olduğunu yazmaktadır. Bunların en az üçte biri adalarda bulunmaktaydı.

“1620’de yeni korkunç bir veba salgını İstanbul’u perişan etti. Binlerce kişi devlet merkezini terk ederken, yabancı elçiler Prens Adaları’nın en rahat mekânlarına taşınmak için koşturuyorlardı.”

O yıllarda Boğaziçi de keşfedilmeye başlanmıştır. Adalar’ın yanısıra, Boğaziçi’nde de sığınılacak yerler arasına girmiştir. Üstelik deniz aşırı olmadığı için ulaşım sorunu da bulunmamaktadır: Adalar’daysa kabaran deniz ulaşımı engelleyebilmektedir: “Hava aniden bozup, deniz kabarınca şehre dönüş imkânsızlaşıyor, bu da birçok diplomatın Boğaziçi’ndeki banliyöleri, Tarabya, Büyükdere ve Belgrat’ı tercih etmesine sebep oluyordu. Oraların havası o kadar temiz olmasa da ve veba salgını arada bir oralara kadar yayılıyor olsa da at veya arabayla şehre dönebilme avantajı vardı. Oysa adalarda, bazen günlerce süren fırtınanın dinmesini beklemek zorundaydılar.”

19. yüzyıl başından itibaren Adalar İstanbul’un sayfiyesi haline gelecektir. Ağırlıkla İstanbullu Hristiyan azınlıklar Adalar’ı tercih etmektedir. Bu tercihte, başkentteki salgın hastalıklar da etkili olmaktadır: “Yaz aylarında nüfusları artmakta, çünkü Konstantinupolis’in zengin Rumları, Ermenilerin ve Frenklerin çoğunluğu adaların temiz ve serin havasından istifade etmek ve veba salgınından korunmak için oraya taşınmaktadırlar.”

Veba salgını 20. yy başlarına kadar İstanbul’u etkilemeyi sürdürür: “1912’de, karşı sahillerdeki köy ve kasabalarda veba salgınının yayıldığı bir dönemde, köylerin ileri gelenleri (Aya Yorgi) manastır(ın)a çıkıp, Aziz’den kendilerini hastalıktan kurtarmasını rica ettiler. Papaz Hrisanthos Mandas’ı da yanlarına alarak, ikonayı bir mavnaya yüklediler ve karşı taraftaki, Katırlı, Armutlu, Aya Paraskevi, Kuri vb köylerde gezdirdiler. Hastalık geçinceye kadar, ikonayı bütün evlerde dolaştırdılar, dualar ettiler.” Aya Yorgi yortu gününün karşı sahillerde bu kadar popüler olmasının ardında bu salgın günlerinin etkisi var olmalı: “O zamandan beri her yıl, karşı sahillerdeki köylüler Aziz’in yortu günü yaklaştığında kayık ve mavnalarla ve büyük kalabalıklar halinde Ada’ya gelir, manastıra çıkar ve önündeki düzlüğe kurdukları çadırlarda konaklarlardı. Akşamları yaktıkları ateşin etrafında o geniş şalvarları ve geleneksel kıyafetleriyle durmaksızın danseder, zurna ve lavtalarının eşliğinde şarkılar söyler dağları çınlatırlardı. “... Bu arada başkeşiş, Aziz’in ikonasının yanında oturur, adak olarak getirilen koyunları çifter çifter teslim alır, sonra onları haç işareti ile takdis ederek bize teslim ederdi. Biz de inziva odalarının altında bulunan ağıla götürür kapatırdık.” (Akillas Millas, Büyükada, Ada-İ Kebir, S. 262)

Son değişiklik Pazartesi, 04 Mayıs 2020 17:59
Yorum yapmak için oturum açın