Salı, 03 Aralık 2019 10:52

Sait Faik Abasıyanık ile Bir Gün

Fatma Çeltikli
Ögeyi değerlendirin
(1 Oylayın)
Sait Faik Abasıyanık ile Bir Gün Fotoğraf: Sait Faik Abasıyanık Müzesi Arşivi

“Bir gün doğup büyüdüğüm topraklardan ayrılmak zorunda kalsaydım, vatan diye en çok yüreğim sızlayarak özleyeceğim yer Burgazada olurdu. Benim için Burgaz vatandır. Ben daha küçücük çocukken, ailece aşık olduk ona. Önce babam, sonra her birimiz tek tek kendimizce... Ve hiç bitmedi bu aşk...” demişti Sait Faik. Onu vatanında ziyaret etmek istedim. Bu sözün çağrısına uydum. Üzüntüsünden kaçarken sığındığı; balıkçıları, martıları dost bildiği ve vazgeçemediği sevgilisi Burgazada’ya yol alan Kadıköy İskelesi’nden Adalar vapuruna bindim.

Bu yolculukta elbette bana Sait Faik’in kadim dostları martılar eşlik etti. Vapur, ilk durağı olan Kınalıada’ya doğru yol alırken rüzgarı ve martıların arkadaşlığını hissetmek için dışarı çıktım. Vapura binmeden önce aldığım simitleri çantamdan çıkartıp martılarla paylaşmaya başladım. Belki Sait Faik’in martı dostlarına denk gelir ve onlarla Sait Faik hakkında sohbet ederim diye geçirdim içimden.

Bir martı vapurun kenarına kondu. Göz göze geldik. Martıyı bekletmeden simitten bir parça kopardım. Onu kaçırmamak için yavaşça bıraktım simit parçasını; hemen kapıverdi. Belki henüz arkadaş olduğum bu martı, Sait Faik’in Sivriada Geceleri’nde; sandalı kıyıya çektikten sonra ölmek üzere olan martıyı duymuştur.

“Ölen martıyı tanıyordum, dedim. Hani iki hafta önce ölen Tahir’in martısıydı. Başka türlü bir martıydı o... Ne Tahir onsuz, ne o Tahirsiz yaşayabilirdi. Üç gün sırt sırta rüzgar esse, Tahir de balığa çıkmasa, martı tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı. Tembel miydi. Şair miydi bilmem ki...”

Martının Sait Faik’e ne çok benzediğini fark ettim. İçimden yineledim: “Tembel miydi. Şair miydi bilmem ki...”

Prens Adaları’nın üçüncü güzeli olan Burgazada’da vapurdan indim. İnsan ne tarafa baksa denizi görüyor. Deniz kokusunu derin derin içime çektim. Az önceki keşmekeş, gürültü yerini vapurun ayrılık sesi ve martıların sevinç çığlıklarına bıraktı. Bu güzelliklerin ruhumu okşamasına izin verdim. Orada birkaç dakika durdum, dinledim.

İskeleden balıkçı teknelerine doğru yürümeye başladım. Teknelerin birinde balık avlamak için ağlarını hazırlayan birini görünce Sait Faik’in balıkçıyla olan şu anısı geldi aklıma:

“Yakaladığı balık pek küçük olunca onu öper ve tekrar denize atar. Yanındaki balıkçı biraz şaşırarak: Ne yaptın hiç balık öpülür mü? Diye sorar. Cevap şu olur: Olsun, bu denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor artık.”

Tenezzül etmeyen bir martı... Sait Faik’in öptüğü bir balık... Demek ki dünya böyle güzelleşiyor. Dünyaya yeni anlamlar katarak... Sait Faik’in ruhunun derinliklerini biraz anlamaya başladım.

Martıyla, balıkla, balıkçıyla vedalaştım. Başladım adanın sokaklarını arşınlamaya. İşte Burgazada’daki evinin önündeyim. Bu muhteşem beyaz köşk Sait Faik’in yaşamına tanıklık etmiş birçok eşyayla ve anıyla dolu. Bahçe kapısından girdikten sonra yazarın heykeli tüm samimiyetiyle ve kibarlığıyla beni evine misafir olarak kabul etti. Bana evini gezdirdi. En önemlisi de aslında yuvasını.

“İşte çocukluğumun ve ilk gençliğimin haritalarındaki adalar beni, sonunda bir gün özlediğim adaya tesadüfen bırakıverdi. Yaşım orta yaşı bulmuştu ama nihayet eski yuvama döndüm.”

Müzenin giriş katındaki misafir odası ve yemek odasındaki o zamanlarda kullanılmış eşyaların dışında köşkün ilk sahibi olan Dr. Spanudis’in aileye hediye ettiği tablo ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun hediyesi olan bir testi bulunmaktaydı. Duvarlardaki fotoğrafları inceliyorum. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ve Nazım Hikmet’in Sait Faik ile ilgili anılarını ve sözlerini okuyorum. Ne çok anı! Ne çok tanıklık!

Ahşap merdivenler beni yatak odası, kitap odası ve yazarın hayatını anlatmak için düzenlenmiş iki odanın olduğu birinci kata çıkarıyor. Sait Faik’in eserlerine konu olan anıları görmek beni heyecanlandırıyor. Yatak, çalışma masası, gözlük kabı, zarf açacağı ve okul defteri gibi kişisel eşyalar burada yıllar boyu sergilenebilirken o artık aramızda değil. Hayır, aslında aramızda! 48 yıllık kısa ömrüne sığdırdığı eserleriyle ve anılarıyla aramızda. Ölümünden sonra onunla ilgili yazıları okuyunca sanatçıların dünyada kalıcı izler bırakabildiğini daha iyi anlıyorum. Orhan Kemal’in dediği gibi:

“O ölmedi ki... İnanmazsanız kitaplarından herhangi birini rastgele açın. Eminim onun çarpan kalbinin sesini duyacaksınız.”

Müzenin ikinci katında “Sait Faik Burgaz’ı” odası ona esin kaynağı olan adayla dolu. Fotoğraflar ve yazılar bunun tanığı. Yazı yazmayacağını, balık tutacağını söylese de Burgaz’da da yazmadan durulmaz ki. Tıpkı ‘Son Kuşlar’da dediği gibi:

“Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet mene gerekti? Yapamadım, koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Müzede girdiğim son odanın adı “Mektuplar Odası”. Şimdi mektupların tanıklığı... Arkadaşlarına, kardeşlerine ve annesine yazdığı mektuplar. Martı, balıkçı, fotoğraf, yazı, şiir... Ve mektuplar! Mektuplar oku daha iyi tanımamı sağlıyor. Odanın “Sait Faik’e Mektuplar” bölümünde ise “Ah bu ilk mektup! Bir elime geçse... Onu ben de size göndermek isterdim” Diyen Sait Faik’e mektup yazabiliyorsunuz. Evden ayrılmadan önce ben de ona bir mektup yazdım.

İnsana, tabiata sevdalı birinin bizlere de derinden hissettirdiği sevgi, hayal olsa bile bir gün gerçekleşeceğine dair umut vererek; hikayeleriyle Sait Faik, bugün benim yol arkadaşımdı.

“Siz bir adamı görmeden, iki dakika evvel öyle bir adamın İstanbul ilinde yaşadığın bile bilmeden, birdenbire, zanaatından ve adından seviverdiniz mi? İçinizi hiç bilmediğiniz bir İstanbul semtinin akşamı kaplarken ve evinin önünde oturup sigara içen, gözkapakları kirpiksiz ve kıpkırmızı bir ihtiyar adamı hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla andınız mı? Hiç içinize taş gibi, ağır bir su gibi bir sevgi oturdu mu? Oturmamışsa Allah aşkına vazgeçin şu yazımı okumaktan”

“Gün Ola Harman Ola” hikayesindeki satırlarına karşılık ben de kendi cümlelerimle veda etmek istiyorum Sait Faik’e:

Siz bir şairi, bir adalıyı, bir öykücüyü, onun evine gidip evinde oturup, eserlerini, mektuplarını okuyup hiç görmeden sevdiniz mi? Yürüdüğü sokaklardan hiç geçtiniz mi? Onun hayranlıkla ve sevgiyle baktığı Burgazada’ya siz de o gözle baktınız mı? Ben baktım. Bakmasam eksik kalacaktım.

Son değişiklik Perşembe, 05 Aralık 2019 06:00
Yorum yapmak için oturum açın